Çanakkale’de otel odasında iki küçük çocuğu istismar eden adam suç üstü yakalanmış.
Ancak ne aşağılık çocuk istismarcısı adamın ne de çocuk istismarına aracılık eden otelin adı geçiyor.
Çocuk istismarcılarının adını geçtim adresleri bile afişe edilmeli ki insanlar çocuklarını onlardan kollayıp korusun.
Ayrıca bu aşağılıkça suça aracılık eden otel de afişe edilmeli ve çocuk istismarı gibi büyük bir suça göz yumarak ortak olan herkes cezalandırılmalı
İlker Ayrık, kaldırımda bile başkasını düşünmeyen insanların kendisini gerdiğini anlattı:
🔸 “Başkalarını düşünmemek çok geriyor beni.”
🔸 “Mesela çok basit bir şey söyleyeyim.”
🔸 “Kaldırımda yürüyoruz.”
🔸 “Belli ki bir hacim var.”
🔸 “O kaldırımdan beraber geçeceğiz.”
🔸 “Beni de görüyorsun.”
🔸 “Senin de minicik bir hareket yapman lazım.”
🔸 “Benim de minicik bir hareket yapmam lazım.”
🔸 “Ama sen o minicik hareketi yapmayınca...”
🔸“Ben senin yerine de kocaman hareket yapmak zorunda kalıyorum.”
🔸 “Bu beni çok geriyor.”
🔸 “Sosyal varlıklarız.”
🔸 “Başkasının da düşünmesi gerekiyor.”
🔸 “O düşünmeyince küçük bir şey gibi duruyor.”
🔸 “Ama bana çok batıyor.”
Her okula bir güvenlik görevlisi atanması acı da olsa güzel bir durum. Ancak gelin size Türkiye’ye çağ atlatacak bir öneride bulunayım;
Ülkedeki her parka 5 yıldızlı otellerdeki gibi bir çocuk etkinlik kulübesi yapılsın ve buralara bir çocuk gelişim uzmanı, psikolojik danışman ya da psikolog atansın.
Hem aileler rahatlasın hem çocuklar gelişsin
Bir genci öldürmenin cezası daha çok olmalıydı! O genç topluma ailesine yararlı bir birey olacaktı. Öldüren kişi ise yine alkollü araba kullanacak ve canlılara zarar verebilecektir.
Tıp öğrencisi Yaren'i hayattan koparan s��rücünün cezası belli oldu
Kayseri'de motosiklet sürücüsü tıp fakültesi öğrencisi Yaren Mercan'ın (22) hayatını kaybettiği kazaya ilişkin otomobil sürücüsü Kadir E. tutuklu yargılandığı davada 7 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılarak tahliye edildi.
https://t.co/yz9immVVBt
ÇENELERİ ÇÜRÜYEN KİBRİTÇİ KIZLAR🥺LONDRA (1903)
Bu fotoğraf, 1903 yılında Doğu Londra'daki Bow'da bulunan Bryant & May kibrit fabrikasının içinde çekildi.
Genç kadınların yüzlerine bakın. Çeneleri şişmiş, çürümüş, karanlıkta parlıyor. Onlar ergenler — 14, 15, 16 yaşında
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu, güler yüzlü bir bey yanıma geldi:
“Hocam, elinizi öpmek istiyorum.” dedi.
El öptürmekten pek hoşlanmadığım için, “Yanaktan öpüşelim.” dedim. Öpüştükten sonra merakla sordum:
“Hayrola, neden elimi öpmek istedin?”
“Hocam, üç yıl önce verdiğiniz bir seminere katılmıştım. O seminerden sonra hayatım değişti. Artık daha mutlu bir ailem var. Size teşekkür etmek için elinizi öpmek istedim.”
“Ne oldu, nasıl değişti hayatın?” diye sordum.
Bir süre düşündü, ardından anlatmaya başladı:
“Şirketimizin düzenlediği iki günlük seminerin sonunda şöyle demiştiniz:
‘Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir anne ve babanın en önemli görevi, çocuğunun çocukluğunu doya doya yaşayabilmesine imkân sağlamaktır.’
Hatta daha da ileri giderek:
‘Bir milletin en önemli görevlerinden biri, çocuklarının çocukluğunu doyasıya yaşayabileceği bir ortam oluşturmaktır.’ demiştiniz.
O an kendime şu soruyu sordum:
‘Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşayabilmesi için ne yapıyorum?’
Dokuz yaşındaki oğlum, ben işten eve geldiğimde beni görmemeye ve benden kaçmaya çalışıyordu. Çünkü onu görür görmez ilk sorum hep aynı oluyordu:
‘Oğlum, bugün ödevini yaptın mı?’
Gözlerini kaçırır, yapmadığını belli ederdi. Ben de hemen kızar, söylenir ve ‘Neden ödevini yapmıyorsun?’ diye çıkışırdım. Aramızda sürekli tartışmalar yaşanır, sonunda bütün aile huzursuz olurdu.
Seminerden çıktıktan sonra İstanbul’dan Kayseri’ye dönünceye kadar düşündüm. Otobüste bütün gece kendime şu soruyu sordum:
‘Ben nasıl bir babayım?’
Sonunda eşimle konuşmaya karar verdim. Ona:
‘Oğlumuz isterse beş yıl sınıfta kalsın ama çocukluğunu doya doya yaşasın. Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşaması için bilinçli bir çaba göstermedik. Gel, bundan sonra bunu değiştirelim.’ dedim.
Eşim hayretle yüzüme baktı:
‘Bu nasıl seminer böyle? Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken diğer çocuklar sınıflarını geçip ilerleyecek. Öyle şey olmaz!’ dedi.
Ama pes etmedim. Üç gece boyunca eşimle konuştum. Sonunda bana:
‘Peki, ne hâlin varsa gör.’ dedi.
Ertesi sabah eşofmanımı ve spor ayakkabılarımı kapının yanına bırakarak işe gittim. Akşam eve geldiğimde oğlumun gözlerinin içine baktım ve ilk kez:
‘Oğlum, bugün doya doya oynadın mı?’ diye sordum.
Hayretle yüzüme baktı ve “Hayır.” anlamında başını salladı.
‘O hâlde hazırlan, birlikte dışarı çıkıp oynayacağız.’ dedim.
Eşofmanlarımı giydim ve oğlumla birlikte sokağa çıktım. Bizi pencereden gören arkadaşları da aşağıya indiler. Akşam altıdan sekiz buçuğa kadar hep birlikte oynadık.
Eve döndüğümüzde ikimiz de toz toprak içindeydik. Birlikte duş aldık. Onu havluyla kurularken ikimiz de çok mutluyduk.
O günden sonra her akşam oğlumla oynamaya başladım. Her gün, hiç aksatmadan…
Aradan yedi sekiz gün geçmişti. Bir gün banyodan çıktıktan sonra onu havluyla kurularken kolumu tuttu, gözlerimin içine baktı ve:
‘Baba, ben seni çok seviyorum.’ dedi.
Hocam, o an nefesim kesildi. Gözlerim doldu, konuşamadım. Çünkü oğlumun bana daha önce hiç ‘Seni seviyorum.’ demediğini fark ettim. Daha da kötüsü, bunu hiç fark etmeden belki de ömür boyu yaşayabilirdim.
Ne büyük bir tehlikeymiş!
İki hafta sonra okuldan veli toplantısı için davet geldi. Önceki toplantılarda öğretmeni sürekli oğlumdan şikâyet ederdi:
‘Oğlunuz akıllı bir çocuk ama ödevlerini özensiz yapıyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itip kakıyor. Lütfen onunla ilgilenin.’ derdi.
Bu nedenle toplantıya gitmekten çekiniyordum. Eşime birlikte gitmeyi teklif ettim ama kabul etmedi. Tek başıma gittim. Mahcup olacağımı düşündüğüm için diğer velilerin öne geçmesine izin verdim. Öğretmenle yalnız konuşmak istiyordum.
Sonunda sıra bana geldi. Öğretmen yüzüme baktı, gülümsedi ve:
‘Siz bu çocuğa ne yaptınız?’ diye sordu.
Başımı öne eğdim. Çok kötü şeyler duyacağımı düşünüyordum.
‘Çok mu kötü, öğretmenim?’ diye sordum.
‘Hayır, tam tersine… Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor. Ödevleri düzeldi, dikkatli ve özenli çalışıyor. Tam istediğim öğrenci oldu. Siz bu çocuğa ne yaptınız?’ dedi.
Öğretmenin karşısında ağlamaya ba��ladım. Kulaklarıma inanamıyordum. İçimden sürekli:
‘Ah evladım, biz sana bugüne kadar neler yapmışız…’ diyordum.
Eve döndüğümde gözlerim ağlamaktan kıpkırmızıydı. Eşim yüzüme baktı ve:
‘O kadar mı kötü?’ diye sordu.
Cevap veremedim. Sadece ağladım. Bir süre sonra yaşananları ona da anlattım.
İşte bunun için elinizi öpmek istedim, Hocam. Oğlumun, küçük kızımın ve bütün ailemin hayatını değiştirdiniz.
Gerçekten de insanın ana vatanı çocukluğuymuş. Ana vatanı mutlu olan bir çocuk; okuluna, derslerine ve hayatına bütün gücüyle sarılıyormuş.”
“Gel, seni bir kez daha kucaklayayım.” dedim.
Kucaklaştık…
Çocuklar gülsün diye yaşayalım. Çünkü insanın ana vatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek ve oynayarak büyürse, gelecekte büyükler de güler. Büyükler mutlu olduğunda ise bütün ülke, hatta bütün insanlık gülümser.
Çocukların yüzündeki tebessüme hizmet eden herkese selam olsun…
Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu
@sedanursdiary Asgari ücretle gelindiğini söylediğiniz kişiler, yemezler. Önemli gıdalar evlerinde olmaz. Süt, yumurta, et gibi. En ucuz evlerde otururlar, kenar mahallelerde. Yinede yetmez ya bankaya ya da aile bireylerine borçlanırlar. Bu borç da katlanır gider!
Sessiz Zehir:
Yeğenlerim birkaç gün bize geldi. Normalde evde televizyonu neredeyse hiç açmam. Ancak talepleri üzerine birlikte Cartoon Network’ü açtık. İlk dakikalar eğlenceliydi. Sonra fark ettim: konuşma yok. Diyalog yok. Anlamlı cümle yok. Sadece saçma sapan hareketler, abartılı mimikler, sürekli bağırış, koşuşturma ve anlamsız ses efektleri ile tutum ve tavırlar. Karakterler birbirine bakıyor, bir şeyler yapıyor ama hiçbir şey söylemiyor. konuşmak yasaklanmış adeta…
Eski çizgi filmleri hatırlayın. Tom ve Jerry bile sessizdi ama hikâyesi vardı, mizahı zekiceydi. Bugs Bunny, Scooby-Doo, Dexter’ın Laboratuvarı, Powerpuff Girls… Karakterler konuşurdu. Diyalog kurardı. Problem çözerdi. Kelime dağarcığı gelişirdi. Çocuk hem eğlenir hem de dil öğrenirdi, sebep-sonuç ilişkisini görürdü, empati kurardı. Şimdi ise ekranda sadece görsel gürültü var. Beyin hiçbir şey üretmek zorunda kalmıyor. Sadece izliyor. Tepki veriyor. Tüketiyor.
Abarttığım düşünülebilir ama bence bunlar tesadüf değil.
Çocukların zihinsel gelişimini kösteklemek için bilinçli olarak tasarlandığına inanıyorum. Konuşma olmayan, sadece hareket ve ses efektinden ibaret içerikler, dil gelişimini yavaşlatır. Kelime dağarcığını kısırlaştırır. Dikkat süresini kısaltır. Hayal gücünü pasifleştirir. En önemlisi mentalizason becerisini azaltarak reaktif devinimi artırır. Bu da bizi düşünemeyen tepkisel olarak çalışan bireyle haline getirir. Çocuk “neden” ve “nasıl” sorularını sormayı bırakır. Çünkü soracak bir şey kalmamıştır. Hikâye yoktur, sadece dizi dizi absürt hareket vardır. Beyin, karmaşık düşünce yerine anlık uyarıya alıştırılır. Tıpkı sosyal medya algoritmaları gibi: hızlı, yüzeysel, bağımlılık yapıcı…
Kimse “çocukların zekâsını düşürelim” diye toplantı tutanağı tutmuyor belki. Ama sonuç aynı. Ekran karşısında saatlerce oturup hiçbir şey öğrenmeyen, sadece “eğlenen” çocuklar.
Daha az konuşan, daha az sorgulayan, düşünme yetisi körelmiş, anlatmaya değil haz ve anlamsızlığa mahpus olmuş ve daha kolay yönlendirilen nesiller. Aileler “zararsız” diye düşünüyor çünkü şiddet yok, küfür yok. Oysa asıl tehlike sessizce geliyor: zihinsel tembellik.
Eski çizgi filmler çocuklara “konuşmayı, düşünmeyi, hayal etmeyi�� öğretirdi. Yeniler ise “sadece izle, tepki ver, unut” diyor. Bu bir gerileme değil, bir tercih. Ve bu tercih, çocuklarımızın zihinlerini yavaş yavaş köreltiyor.
Ve burdan uyarmak istiyorum bu eğlence değil; sessiz bir zehir.
Vicdansızlığın böylesi... 90 yaşındaki annesini icra yoluyla evden çıkarmaya çalıştı
Amasya'nın Taşova ilçesi Alpaslan köyünde yaşayan Merdane Albayrak (90), yıllardır oturduğu evden oğlu tarafından icra yoluyla çıkarılmak istendiğini öne sürerek, "Oğlum beni evimden atacak. Ben nereye gideyim?" dedi.
29 yaşında buz patenine başladı.
Çünkü çok sevdiği arkadaşını kaybetmiş, depresyona girmişti.
Elektrik-elektronik mühendisiydi. Acısını unutmak için çıktığı buz, hayatını değiştirdi.
32 yaşında ilk kez dünya şampiyonu oldu. Bugün 41 yaşında ve Dünya Artistik Buz Pateni Şampiyonası’nda 7. kez zirvede.
Milli sporcumuz Naz Arıcı, salonda Mustafa Kemal Atatürk’ün adını haykırdı.
Mustafa Kemal’in kızları, azmin ne olduğunu dünyaya göstermeye devam ediyor.