Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetini takip etmekten başka Allah Teâlâ’ya giden hiçbir yol yoktur.
(Seyyid Muhammed Sâkî Elhüseyni [kuddise sırruhû])
Serhend Takvim
#İran Dışişleri Bakanı Erakçi ile #Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Al Sani Tahran'da bir araya gelerek bölgesel gelişmeleri ele aldı
https://t.co/awmjWr6PTz
Hâfız-ı Şîrâzî’nin 46. gazelinin tamamının, mânayı ve şiir zevkini korumaya çalışan tercümesi şöyledir. Gazel 11 beyittir.
1
گل در بر و می در کف و معشوق به کام است
سلطان جهانم به چنین روز غلام است
Gül koynumda, bâde elimde, sevgili muradımcadır;
Böyle bir günde cihanın sultanı bile bana gulâmdır.
2
گو شمع میارید در این جمع که امشب
در مجلس ما ماه رخ دوست تمام است
Söyleyin, bu meclise bu gece mum getirmesinler;
Zira meclisimizde dostun ay yüzü dolunay gibi parlamaktadır.
3
در مذهب ما باده حلال است ولیکن
بی روی تو ای سرو گلاندام حرام است
Bizim mezhebimizde bâde helâldir; lâkin
Ey gül bedenli servi, senin yüzün olmadan haramdır.
4
گوشم همه بر قول نی و نغمه چنگ است
چشمم همه بر لعل لب و گردش جام است
Kulağım bütünüyle neyin sözüne, çengin nağmesine verilmiş;
Gözüm ise hep o lâl dudağa ve kadehin devrine dikilmiştir.
5
در مجلس ما عطر میامیز که ما را
هر لحظه ز گیسوی تو خوش بوی مشام است
Bizim meclisimize başka ıtır katma;
Zira senin zülfünden her dem burnumuza hoş kokular erişmektedir.
6
از چاشنی قند مگو هیچ و ز شکر
زان رو که مرا از لب شیرین تو کام است
Bana ne şekerin tadından söz et ne de kanddan;
Çünkü benim damağım senin o şirin dudağından tat almıştır.
7
تا گنج غمت در دل ویرانه مقیم است
همواره مرا کوی خرابات مقام است
Senin gamının hazinesi bu viran gönlüme yerleştiğinden beri,
Benim makamım daima harâbâtın köşesidir.
Buradaki «گنج غمت / دل ویرانه», “gam hazinesi / viran gönül” karşıtlığı bakımından özellikle güzeldir: Gönül virandır ama sevgilinin gamını taşıdığı için aslında bir hazine mahalli olmuştur.
8
از ننگ چه گویی که مرا نام ز ننگ است
وز نام چه پرسی که مرا ننگ ز نام است
Bana ârdan ne söz edersin? Benim nâmım zaten ârdandır;
Nâmımı ne sorarsın? Benim için asıl âr, nâm u şöhrettir.
Burada Hâfız ننگ / نام — neng / nâm kelimeleriyle çok zarif bir cinas yapıyor: “Halkın ayıp saydığından korkmam; benim için asıl ayıp, şöhret ve itibar peşinde koşmaktır.”
9
میخواره و سرگشته و رندیم و نظرباز
وان کس که چو ما نیست در این شهر کدام است؟
Meyhârız, sergerdânız, rindiz, güzelliğe nazar edenlerdeniz;
Söyleyin, bu şehirde bizim gibi olmayan kim vardır?
Burada Hâfız’ın meşhur rind tavrı ve toplumun zahirî ahlâkçılığına karşı ironisi belirginleşiyor.
10
با محتسبم عیب مگویید که او نیز
پیوسته چو ما در طلب عیش مدام است
Muhtesibi bana ayıplayıp durmayın; zira o da
Bizim gibi daima zevk u safânın peşindedir.
Yani zahirde insanları denetleyen, bâdeyi ve eğlenceyi yasaklayan muhtesibin kendisi de gizliden aynı zevkin peşindedir. Hâfız’ın riyakârlığa yönelik hicivlerinden biridir.
11
حافظ منشین بی می و معشوق زمانی
کایام گل و یاسمن و عید صیام است
Ey Hâfız! Bir an bile bâdesiz ve maşuksuz oturma;
Zira günler, gül ile yasemin günleri ve oruç bayramıdır.
Rasûlullah ﷺ şöyle buyurdu:
“Allah’ım beni önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden (gelebilecek her türlü bela ve musibete karşı ) muhafaza eyle. Altımdan kahrına uğramaktan senin azametine sığınırım.”
(Ebu Davud, Edeb, 110)
Subhanallah!
Nepal’de yaşanan sel görüntülerine bakınca insan, Allah’ın suya verdiği muazzam kuvveti bir kez daha görüyor.
Suyun önüne kattığı her şeyi sürüklemesi, yolları parçalaması, araçları ve tonlarca ağırlıktaki cisimleri sürüklemesi…
İnsan, Allah’ın yarattığı bu kuvvet karşısında ne kadar da aciz!
Peki ya kıyamet günü?
Bugün bize böylesine güçlü görünen denizler, Allah’ın emriyle kaynatılacak:
وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ
“Denizler kaynatıldığı zaman…”
(Tekvîr, 6)
Dağlar, bugün sapasağlam durdukları hâlde pamuk gibi atılacak:
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ
“Dağlar da atılmış renkli yün gibi olacaktır.”
(Kâria, 5)
Yıldızlar sönecek, gökyüzü yarılacak, yer sarsılacak…
Bugün bir selin kuvveti karşısında hayrete düşen insan, Allah’ın kıyamet günü kâinatta meydana getireceği hadiseleri nasıl tasavvur edebilir?
Bugün suyun gücü bize Allah’ın kudretini hatırlatıyor.
Fakat kıyamet günü göreceğimiz kudret, bugün gördüklerimizin çok ötesindedir.
Öyleyse bunları sadece seyretmeyelim.
İbret alalım, Rabbimizi hatırlayalım ve O’nun huzuruna çıkacağımız günü düşünelim.
Subhanallah… Allah’ın kudreti karşısında insan gerçekten ne kadar da aciz!
Uhud savaşında peygamberin dişinin kırıldığını duyunca Veysel Karani’nin de bütün dişlerini kırdığı rivayet edilir. Annesi vefat edince Kufe’ye göçmüş, Hz. Ömer’in ısrarlarına rağmen yardım kabul etmeyip yoksulluk içinde yaşamış.
Böyle bir hayatı da Sıffin savaşında Hz. Ali’nin safında savaşırken şehadetle süslemiş. Selam olsun.
Revvadiler ailesine akraba Şeddadoğulları Gence'yi kendilerine payitaht yaptılar. Ermeniyye'nin bir hayli parçası Şeddadiler'in hakimiyeti altında idi. Bu emirliğin kurucusu olarak hesap edilen Muhammed İbn Şeddad menşece Kürt idi. O Dvin civarında yaşamakla siyasi faaliyete 10.yüzyılın ortalarında başlamıştı.📍
Tanınmış Sevkarîler de Bugün: E. Muş Milletvekili Sayın Faruk Işık
Faruk Işık, 1 Ocak 1963'te Muş’un Konukbekler köyünde doğdu. Baba adı Ahmet, anne adı Serayi'dir. Mülki İdare Amiri olan Işık; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi, yüksek lisansını ise aynı üniversitenin İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler Bölümünde tamamladı.
TEK İstanbul İl Müdürlüğünde göreve başladıktan sonra bir süre serbest avukatlık yaptı. İngiltere’nin Chester ve Brighton şehirlerinde "Dil ve Yönetim Organizasyonu" konusunda eğitim aldı. Bingöl'de Kaymakam Adaylığı; Samsun 19 Mayıs, Sinop-Ayancık ve Burdur Altınyayla ilçelerinde Kaymakam Vekilliği görevlerinde bulundu
.
Çankırı Orta, Sinop Saraydüzü, Bolu Cumayeri ilçelerinde Kaymakam; Şanlıurfa, Erzincan ve Ankara illerinde Vali Yardımcısı olarak görev yaptı. İçişleri Bakanlığında Hukuk Müşaviri olarak bulundu ve yurt dışında çeşitli konularda eğitim ve çalışma programlarına katıldı.
Muş Eğitim ve Kalkınma Vakfı Kurucu Üyesi; Vefa İlim ve Kültür Derneği, Birlik Vakfı ve Fenerbahçe Spor Kulübü Kongre Üyesidir. 24. Dönemde Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyesi olan Işık, iyi düzeyde İngilizce bilmekte olup evli ve 2 çocuk babasıdır.
Sevkarî Aşireti
Sevkari eserlerinde bugün; Sevkari beylerinden Kars beylerbeyi Seyit Yusuf Paşa tarafından günümüzde Kars merkezde kendi ismini taşıyan Yusufpaşa Mahallesi'ndeki tarihi Yusufpaşa Camii, bölgedeki Sevkari eserlerinden en bilinenlerdendir.
1664 yılında Kars Beylerbeyi Seyit Yusuf Paşa tarafından inşa ettirilen bu tarihi yapı, Osmanlı mimarisinin Doğu Anadolu'daki en karakteristik ve köklü simgelerinden biridir.
Mimari şekli ve özellikleri incelendiğinde;
Kars yöresine özgü kesme gri ve beyaz bazalt taşından inşa edilmiştir. Bu özel taş işçiliği, yapının yüzyıllara meydan okumasını sağlamıştır.
Tek katlı, yüksek tavanlı ve dikdörtgen planlı bir yapıya sahip olan cami, içeride geniş ve ferah bir ibadet atmosferi sunmaktadır.
Giriş kapısı üzerinde yer alan orijinal Osmanlıca kitabesi günümüze kadar korunarak gelmiş olup, yapının inşa tarihini ve banisini net bir şekilde belgelemektedir.
Tarih boyunca geçirdiği dönemsel olaylar (özellikle 19. yüzyıl sonlarındaki Rus işgali dönemi) nedeniyle hasar görmüş, Cumhuriyet dönemi ve sonrasındaki kapsamlı restorasyonlarla yeniden eski ihtişamına kavuşturularak günümüzde hâlen ibadete açık tutulmaktadır.
Bu vesileyle Sevkari büyüklerinden Yusufpaşa'ya Allah'tan rahmet diliyoruz, bıraktığı eserler için minnettarız.
Sevkarî Aşireti
Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu ve Kafkasya siyasetinde yerel aşiret liderliklerine verdiği idari statüler, bölgenin hem iskânı hem de güvenliği açısından belirleyici bir rol oynamıştır. Bu tarihî süreçte, özellikle 16. yüzyıldan itibaren Küçük Ardahan ve Göle sahasında idari yetkiyi elinde bulunduran Sevkari aşireti, yaklaşık dört asır boyunca bölgenin idari, askerî ve demografik yapısına yön vermiştir. Erzurum Beylerbeyliği teşkilatı ve bölge tarihine ışık tutan en eski Osmanlı arşiv kayıtları, bu köklü aşiretin bölgedeki hâkimiyetinin temellerini gözler önüne sermektedir.
Tarihçi Dündar Aydın’ın "Erzurum Beylerbeyliği ve Teşkilatı" adlı eserinde Osmanlı kaynaklarından aktardığı bilgilere göre, bölgenin fethi ve idari yapılanması belirli bir tarihî seyre dayanmaktadır. Erzurum Beylerbeyi Mehmed Han’ın görev yaptığı dönemde (1535-1539), Osmanlı egemenliğine yeni giren Küçük Ardahan sancağı büyük ölçüde harabe ve atıl durumdaydı. Bu stratejik fakat ihmal edilmiş coğrafyanın imarı ve idaresi, o dönemde Bingöl merkez, Kiği ve Tekman bölgelerinden toplu hâlde göç ederek bölgeye yerleşen Sevkari aşiretine verilmiştir. İskender Paşa’nın öncülüğünde, Küçük Ardahan nahiyesine bağlı 45 köy bu ekrad (Kürt) taifesi tarafından şenlendirilmiş, tarımsal ve idari hayat yeniden canlandırılmıştır. Bu bağlamda, Sevkari aşiretinin boy beylerinden Yakuboğlu Mehmed Bey, bölgenin ilk sancak beyi olarak atanmış; Dedeşen ve Hocuvana gibi kritik merkezler bu ailenin idaresine bırakılmıştır.
Rohat Alankom’un "Kars Kürtleri" adlı eserinde de bu Osmanlı arşiv kaynaklarına atıfta bulunulmuş, bölgedeki tarihî figürler ve yapılar ele alınmıştır. Alankom, Kars merkezde bulunan ve adı hâlen yaşatılan Yusuf Paşa Mahallesi, Yusuf Paşa Camii ve tarihi köprü gibi yapıların banisi olan Yusuf Paşa’nın, Göle beyinin soyundan geldiğini ve Sevkari aşiretinin boy beylerinden Yakuboğlu Mehmed Bey’in soy kütüğüyle bağlantılı olduğunu belirtmiştir. 16. yüzyılın ortalarında atılan bu temeller, ailenin bölgedeki siyasî nüfuzunun nesiller boyu sürmesini sağlamıştır.
1560’lı yıllardan başlayarak 1936 yılına kadar uzanan süreçte, Göle ve çevresindeki idari süreklilik büyük ölçüde Sevkari aşiretinin elinde kalmıştır. Yaklaşık 400 yıl boyunca kesintisiz bir şekilde bölgeyi yöneten bu hânedan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde de yerel otoritelerini korumayı başarmıştır. Bingöl, Tekman ve Kiği hattından hareketle Kuzeydoğu Anadolu’ya gelen ve buradaki uç beylikleri sistemine entegre olan aşiret mensupları, sadece birer idareci değil, aynı zamanda bölgenin güvenliğini sağlayan askeri birer unsurdur. Osmanlı tahrir defterlerinde ve mufassal kayıtlarda adları geçen Sevkari beyleri, sancak beyi sıfatıyla vergi toplama, asker besleme ve sınır güvenliğini sağlama gibi mühim devlet görevlerini ifa etmişlerdir.
Osmanlı idari sisteminde sancak beyciliği ve timar tevcihi sıradan bir uygulama olmayıp, bölgeyi elinde tutabilecek güçlü aşiret konfederasyonlarının devlete sadakatle bağlanması esasına dayanıyordu. Sevkari aşiretinin Bingöl ve Kiği'den gelerek Göle ve Küçük Ardahan coğrafyasında iskân edilmesi, Osmanlı'nın Doğu sınırındaki iskân siyasetinin en başarılı örneklerinden biridir. Harabe halindeki köylerin şenlendirilmesi, kervan yollarının güvenliği ve yerel ticaretin canlandırılması bu aşiretin boy beylerinin idari kabiliyetleri sayesinde mümkün olmuştur.
Cumhuriyet'in ilk dönemlerine kadar, 1936 yılına dek varlığını ve etkinliğini sürdüren bu aile beyliği, devlet idari tarihine yerel dinamiklerin merkezî devletle iç bağımsız harekatın kalıcı birer kanıtı olarak geçmiştir. Bugün Kars ve Göle coğrafyasında izleri görülen tarihî yapılar, arşivlerde yer alan tahrir kayıtları ve seyyahların notları, Sevkari aşiretinin bu topraklarda bıraktığı derin idari ve kültürel mirasın en muteber tanıklarıdır. 16. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan bu dört asırlık kesintisiz hâkimiyet, Doğu Anadolu’nun demografik ve siyasi tarihini anlamak adına eşsiz bir perspektif sunmaktadır.
16th-century Kurdish emirates
Kurdish states that predate the presence of Turks and once existed across much of present-day Anatolia, the Caucasus, and Iran.
Shaddadids: 951 – 1174 AD
Rawwadids: 955 – 1071 AD
Marwanids: 983 – 1085 AD
Annazids: 990 – 1117 AD
Ayyubids: 1171 – 1260 AD
Hazraspids: 1155 – 1424 AD
Zand Dynasty: 1751 – 1794 AD
Kurdish dynasties ruled powerful states across the region for centuries.
📌 Bâd el-Kürdî’nin Haberleri;
“Bâd, Musul çevresindeki Hamîdiyye Kürtlerinden ve onların ileri gelenlerinden biriydi. Onların reislerinden, Bâd adıyla tanınan bir adam vardı.
Bazıları Bâd’ın onun lakabı olduğunu, asıl adının Ebû Abdullah el-Hüseyin b. Zuştik olduğunu söylemiştir. Bazıları ise Bâd’ın gerçek adı olduğunu ve künyesinin Ebû Şücâ‘ b. Zuştik olduğunu belirtmiştir. Ebû Abdullah el-Hüseyin’in ise onun kardeşi olduğu söylenmiştir.
Bâd, güçlü ve savaşçı bir kimseydi. Yolcuları korkutur, elde ettiği yağma mallarını kendi aşiretleri arasında dağıtırdı. Bu sayede çevresinde büyük bir topluluk oluştu.
Daha sonra Ermeniye bölgesine ilerledi ve Erciş’i ele geçirdi. Ardından tekrar Diyâr-ı Bekir’e döndü.
Adudüddevle, Musul’u ele geçirdiğinde Bâd, diğer heyetlerle birlikte onun huzuruna çıktı. Ancak kendi canından endişe etti ve kaçıp uzaklaştı. Adudüddevle onun durumundan haberdar olunca Bâd’ı yakalamak istedi, fakat onu ele geçiremedi.
Adudüddevle öldüğünde Bâd, Diyâr-ı Bekir’e gitti ve burada Âmid’i (Diyarbakır) ve Meyyâfârikîn’i (Silvan) ele geçirdi.
Ardından Nusaybin’i de hâkimiyeti altına aldı.
Bunun üzerine Samsâmüddevle, Bâd’ın üzerine bir ordu gönderdi. Ordunun başında Hâcib Ebü’l-Kāsım Saîd b. Muhammed bulunuyordu.
İki taraf Hâbûr el-Hüseyniyye mevkiinde, Kuvâşî bölgesinde karşılaştı. Hâcib ve askerleri yenildi. Çok sayıda Deylemli asker öldürüldü.
Hâcib Saîd, Musul’a kaçtı. Bâd da onu takip etti.
Musul halkı, Hâcib’in kötü yönetimi sebebiyle ona karşı ayaklandı ve onu şehirden çıkardı. Bunun üzerine Bâd, 373 (983) yılında Musul’a girdi. Gücü giderek arttı ve artık Bağdat’ı ele geçirmeyi hedeflemeye başladı.
Bu durum Samsâmüddevle’yi ciddi şekilde endişelendirdi. Veziri İbn Sa‘dân ile Bâd’ın üzerine gönderilecek ordu hakkında görüştü ve büyük kumandanlardan Ziyâd b. Şehrâkûne’yi onun üzerine gönderdi.
Ziyâd, Bâd’la savaşmak üzere hazırlandı. Kendisine büyük miktarda takviye gönderildi ve bütün ihtiyaçları giderildi.
İki taraf 374 (984) yılının Safer ayında karşılaştı.
Bâd yenildi. Adamlarının çoğu öldürüldü, bir kısmı da esir alındı. Esirler Bağdat sokaklarında teşhir edilerek dolaştırıldı. Ardından Deylemli askerler Musul’u ele geçirdi.
Ziyâd kumandan, Nusaybin’e de bir ordu gönderdi. Fakat askerler kendi kumandanları konusunda anlaşmazlığa düştüler.
Bunun üzerine Samsâmüddevle’nin veziri İbn Sa‘dân, o sırada Halep hâkimi olan Ebü’l-Me‘âlî b. Hamdân’a, Diyâr-ı Bekir valiliğinin kendisine verildiğini ve bu bölgenin yönetimine katılmasını bildirdi.
Ebü’l-Me‘âlî de Diyâr-ı Bekir’e bir ordu gönderdi. Fakat bu ordu Bâd’ın adamlarıyla baş edemedi. Sadece Meyyâfârikîn’i birkaç gün kuşattıktan sonra Halep’e geri döndü.
Bu sırada Hâcib Sa‘d, Bâd’a suikast düzenlemesi için bir adam gönderdi.
Bu adam Bâd’ın çadırına girdi ve kılıcıyla ona saldırdı. Ancak başını vurduğunu zannederek kılıcı bacağına indirdi. Böylece Bâd ölümden kurtuldu.
Daha sonra Bâd, Ziyâd el-Kāid’e ve Musul’daki Hâcib Sa‘d’a elçi göndererek barış istedi.
Aralarında yapılan anlaşmaya göre:
Diyâr-ı Bekir Bâd’a bırakılacak,
Tûr Abdîn’in yarısı da Bâd’ın hâkimiyetinde olacaktı.
Böylece Diyâr-ı Bekir tamamen Bâd’ın hâkimiyetine geçti.
Ziyâd el-Kāid Bağdat’a döndü. Hâcib Sa‘d ise Musul’da kaldı ve 377 (987) yılında ölümüne kadar burada bulundu.
Hâcib Sa‘d’ın ölümünden sonra Bâd, Musul’u ele geçirmeyi hedefledi.
Bunun üzerine Şerefüddevle b. Büveyh, Ebû Nasr Hûşâdeh’i bir orduyla Bâd’ın üzerine gönderdi.
Bâd da onun üzerine yürüdü. Fakat Ebû Nasr’a gönderilmesi gereken takviye kuvvetler gecikti. Bunun üzerine Ebû Nasr, Benî Ukayl ve Benî Nümeyr gibi Arap kabilelerinden yardım istedi. Onları Bâd’a karşı savaşmak üzere görevlendirdi ve kendilerine bölgelerden iktâlar verdi.
Bâd, Tûr Abdîn’in dağlık bölgesinin sonlarına kadar ilerleyerek orayı ele geçirdi ve bu durumdan rahatsızlık duymadan hâkimiyetini sürdürdü.”