“Sınanmış olmanın sessizliği” ve “sınanmamışlığın kibri”
Sınanmış olan, o hâlin ne olduğunu bilir ve sükut eder. Sınanmamış olansa henüz kendine uğramayan o hâli, başkasının başında gördüğünde ona dair konuşmaktan zalim bir haz duyar.
Lütfen nazik olun. Birinin öğün atlamasının, uyanmaktan nefret etmesinin veya dışlanmış hissetmesinin sebebi olmayın. Sözleriniz ve eylemleriniz insanların aklında sonsuza dek kalır.
Konuşmaya evlilik açısından bakacak olursak sevgili gençler şunu hatırlamakta fayda var:
Eş bir nimettir, hedef değil.
Evlat bir emanettir, kimlik değil.
Kur’an’da nimetler sayılırken bile, insanın kalbinin bağlanacağı tek merkezin Allah olduğu hatırlatılır.
Çünkü:
•Eşi “beni tamamlasın” diye merkeze koyarsan, yük olur
•Evladı “hayatımın anlamı” yaparsan, ilahlaşır
•Evliliği “her şeyi çözecek” sanırsan, hayal kırıklığı kaçınılmaz olur
Allah’ın verdiği hiçbir nimet, Allah’ın yerini tutmak için verilmemiştir.
Araştırmalar gösteriyor ki, dünya genelinde evlilik oranları, doğurganlık ve gençler arasında cinsel ilişkiye yönelik ilgi belirgin biçimde düşüyor. Bu dönüşümün kök nedenleri arasında ise –yaygın kanaatin aksine– finansal yoksulluk ilk sırada yer almıyor.
Günümüzün en derin toplumsal kırılmalarından biri, sosyal medyanın yetersizlik hissini “tatmin etme” aracına dönüşmesi. İnsanlar kendi hayatlarını, başkalarının seçilmiş ve idealize edilmiş görüntüleriyle kıyaslayarak giderek daha yüksek bir aşağılık kompleksi geliştiriyor. Gösteriş kültürü bir “etkileşim yarışı”na evriliyor; etkileşim ise bir statü ölçütü gibi sunuluyor. Günün sonunda hakikati bilim ve adalet değil, sosyal medyada öne çıkarılan yapay gündemlerin etkileşim oranı belirliyor. Pazarlama endüstrisi önce insanlara “yetersizsin” duygusunu aşılıyor, ardından bu yetersizliği giderecek ürün ve yaşam tarzı vaat ediyor. Bunu da sosyal medyada gündem olan popüler kültür algısıyla yapıyor: Bu mekana gitmelisin, şunu yemelisin, şöyle giyinmelisin, şurada tatil yapmalısın, şu telefonu almalısın, şu sertifikayı CV'ne eklemelisin ve işte şimdi toplumda kabul gören biri haline geldin ve artık hazırsın! Fakat bu döngü, tüketimi artırsa da hiçbir zaman gerçek bir tatmin üretmiyor! Bunun aksine, bağımlılığı derinleştiriyor.
Bu atmosferde, kadının bedensel meta haline gelmesi, erkeğin ise para ve statü üzerinden değersizleştirilmesi, bu ikisine erişim için her yolun (suç veya ahlaksızlık) meşru olduğu algısının öne çıkarılması sonucunda sosyal medya, flört uygulamaları, cinsel içerik ekonomisi üçgeninde yeni bir “takas kültürü” yaratıyor. Bu kültür, aile kurumunu yavaş ama istikrarlı biçimde aşındırıyor.
Bugün toplumların ortak davranışsal psikolojisi, sahip olduklarını sürekli “daha iyisi” ile kıyaslamak üzerine kurulu. İnsanlar bu kıyaslamanın peşinde koşarken vakitlerini, sağlıklarını, ilişkilerini, güven duygularını ve nihayetinde kendi benliklerini kaybediyorlar.
Ve asıl yoksulluk tam da budur: Kendi hayatını, başkalarının vitrinde sergilediği illüzyonlarla ölçerken, gerçek değerlerini yitirmek ve sahip olduğun asıl değerlerin bilincine asla varamamak...
📚https://t.co/l0qYvJOrzR
Türkler çok memnuniyetsiz, çok aceleci ve çok alacaklı gibi yaşıyor hayatını. Bizim insanımızın mutlu olması, bizim insanımızın tatmin olması çok zor çünkü anı yaşamıyor, çok kaygılı; sürekli şikayet ediyor. Mesela bizim “mahalle yanarken o… saçını tararmış” diye bi sözümüz var. Bi insanın başına bir iş geldikten sonra yoluna bakmasını bu şekilde yargılıyoruz. Ama aynı kültür, evi yanan kadının dışarı çıktığında “Allah verdi, Allah aldı” tasavvufi alt metinli tevekkülünü de övmeyi ihmal etmiyor. Bu ilginç değil mi?
Dün Mostar’dan Saraybosna’ya dönen trenimiz arızalandı. İçerideki Türkleri görmeniz lazım, korkunç bir şom ağızlılık, kaygı bombardımanı adeta. Arkadaşımın da yanında Zümra ve Branka adında Boşnak iki kadın oturuyordu. Vagonda sürekli şarkılar söylediler, eğlendiler, birlikte güldük, birbirimize sarılıp öpüşüp öyle ayrıldık.
Bir de içeride Türk bi teyze daha vardı. O hengame boyunca sürekli şikayet etti, sürekli kötü kötü çıkarımlarda bulundu, her şeyi hep en kötüsüne yordu. Şimdi bu kültürün insanı nasıl mutlu olsun? Nasıl “tatmin” olsun?
mutlu bi haber mi aldınız, önce bi ayetel kursi felak nas okuyun ve konuyla ilgili sadaka verdikten sonra insanlarla paylaşın. üzüldüğünüz bir konu mu oldu, ilk Allah'a derdinizi açın, yine aynı şekilde ayetel kursi felak nas okuyun sadaka verin sonra insanlarla paylaşın.
Doğru… Nasibin gölgesinde yaşayan bir hayatı, yalnızca “kişisel başarı veya başarısızlık” diye daraltmak, hem insanı hem de kaderi yanlış okumaktır.
İnsana düşen, çalışmak ve sebeplere sarılmaktır; ama sonuç daima takdir edilmiştir. Büyükler, “Gayret bizden, netice O���ndan” diyerek bunu özetlemişlerdir.
Kimi zaman işte, kimi zaman evlilikte, kimi zaman çocuk ya da mülkte… Bütün bunlar şahsi zafer veya hezimet değildir; nasibin yazgısıdır. Onu kişisel kusur gibi görmek, kaderi inkâr eden gizli bir kibirdir.
Asıl olgunluk, nasibi kendi payına düşen en hayırlı pay gibi görüp sabır ve şükürle yürüyebilmektir.
Son zamanlarda terapistimle içimde beliren bi duyguyu konuştuk. Pek kendime yakıştırmadığım ama çok da insani bi hal. Bana şey dedi yaptıklarımızdan ve söylediklerimizden sorumluyuz. Duygular gelir ve geçer. O duygular gelince ne yapmayı seçtiğimiz önemli.