AVUKAT MEHMET PEHLİVAN'IN
Çorlu Kuyu Tipi Cezaevi'nden Kandıra Cezaevi'ne nakledilmesi sıradan bir işlem değil;
Meslektaşımızın yaşam hakkına, insanlık onuruna ve adil bir şekilde yargılanma ihtimaline kasıt niteliğinde olan kabul edilemez bir zulümdür.
Bu kararın yapılan işlemin ve devam etmesinin sorumluları her kim ve kimlerse bir gün hesabını vermek için not edilmelidir.
Acilen yapılması gereken ise, meslektaşımızın 16 aydır ağır şartlarda ve düşmanca sürdürülen tutukluluk halinin derhal kaldırılması için öfke ve tepkimizi en görünür biçimde göstermektir.
Bu doğrultuda Türkiye Barolar Birliği, İstanbul Barosu ve tüm barolar ve meslektaşlarımızla, savunma mesleğimizden gelen gücümüzü ortaya koymaya ve eylemli bir tepki göstermeye davet ediyorum.
https://t.co/C4kBMQQVKj
Türkiye’de henüz bağımsızlığını yitirmemiş, siyasal iktidarın, dogmatik güç odaklarının emrine ve güdümüne girmemiş, dünyada ve ülkede olup bitenleri kavrayan yetkin avukatların ve baroların varlığına inancımla…
Bu ülkede sosyalist hareketin yeterince güçlenememesinin, –daha doğru bir deyişle– toplumsal karşılığını büyütememesinin nedenini sosyalist hareketin kendisine bağlamak kimilerinde yerleşik bir alışkanlık. Kendisini solda görenler bile bunu ikide bir dile getirir.
Baktığını görmemek, önemli bir sorunu önüne arkasına, dört bir yanına bakarak soyutlama becerisi gösterememektir bu.
Sosyalist hareketin halkın dilini ve yaşam biçimini, sorunlarını ve beklentilerini kavrayamadığı düşüncesi, demek ki bu ülkede Ortadoğu’nun en güçlü devletinin doğduğu günden beri içinde taşıdığı sol ve sosyalizm düşmanlığını, acımasızlığını, 12 Mart ve 12 Eylül büyük kırımlarını yok sayıyor.
12 Eylül 1980’de ülke nüfusu 43 milyondu ve o yıllarda sosyalist ve devrimci partiler ve hareketlerin bir milyon kişiyi harekete geçirebilecek potansiyeli vardı.
Şu son 25 yılda neler oldu? Sol ve sosyalizm düşmanlığını adım adım örgütleyen siyasal iktidar, hukuku, yani hayatı yok ederken kurduğu rejim altında görülmemiş bir yargı ve kolluk şiddetiyle sokaktaki insanları bile kıpırdayamaz hale getirdi, neoliberalizm kırk yıl içinde hayatı değersizleştirmeye, söndürmeye başladı.
Bunları düşünmeden sosyalistlerin halkta karşılığı olamadığını öne sürmek bu ülkede ciddi bir eleştiri değildir.
Arkada Gezi Direnişi var, 19 Mart Direnişi var ve bu ülkede 2023 seçimlerinden bugüne, sosyalist hareketin önünde açılan bir yol ve potansiyel olduğunu görenler de bu fırsatı iyi değerlendirmek zorunda. Bu aşamada bunu ya yapacağız ya da insanlarımızı bıktıracak biçimde yerimizde saymaya devam edeceğiz. Bu bizim sorunumuz.
Demirtaş'tan süreci sarsacak çıkış
"Son beş yıldır ben ona emanettim, o bana emanetti. Salı sabahı buradan çıkacak, akşamına da Diyarbakır Havaalanında olacak. Artık size emanettir.
Hapishanenin beton duvarına asılı iki karışlık televizyon açık. Selçuk Mızraklı ile masada oturuyoruz, Hoca’nın önünde her zamanki gibi bulmaca var. Gözlükleri, kırlaşmış saçı ve bıyığıyla Einstein’ı andırıyor. Atomu parçalamadı ama sabrıyla, iradesiyle yedi yılda beton duvarları “çatlattı”.
Bu defaki bulmaca bir hayli zor olsa gerek, Hoca içinden çıkmaya çalışıyor. Epey düşündükten sonra buluyor, soldan sağa dokuz harfli “kardeşlik”miş. “Sorusu neydi?” diyorum. “Sorusu cevabından daha zor.” diyor. MGK kararıyla yürürlüğe gireceği zannedilen yıpratılmış, örselenmiş, içi boşaltılmış, kollektif duygu durumu. “Zormuş.” diyorum.
Dr. Adnan Selçuk Mızraklı 63 yaşında, Diyarbakır’ın yüreği sevgiyle dolu genel cerrahı. Sadece dört ay belediye başkanlığı yapabildi. Sonrasında suçsuz, günahsız, delilsiz, hukuksuz yedi yıl hapis.
Hava çok sıcak, basık, boğucu, terliyoruz habire. Bazen bu kuyunun dibinde nefes almak bile zorlaşıyor. Hoca’nın gözü bir ara televizyona takılıyor, bir süre kalıyor öyle. Neye baktığına bakıyorum.
Dört ay belediye başkanlığı yapabilmiş suçsuz, günahsız, yüreği sevgiyle dolu Diyarbakır’ın doktoru, yedi yıldır tutulduğu hücreden, 25 yıl belediye başkanlığı yapmış Ankara’nın parsel parsel günah yüklü şahsiyetinin sakız çiğneyerek adliyeye girişini izliyor.
Bulmaca giderek zorlaşıyor ama Hoca inatçı, yukarıdan aşağıya altı harfli, “adalet”. Sorusu neymiş? “Geç olsa bile gelmeyen, MGK kararıyla gelebileceği zannedilen insan onurunun mütemmim cüzü.” Zormuş gerçekten.
Şahıs az sonra elini kolunu sallayarak adliyeden çıkıyor, “Ben öyle çekirge gibi üç defa değil, 500 defa sıçradım.” diyor.“Keramet sakızda mı acaba, sen bir defa bile sıçrayamadın Hoca.” diyorum. “Yok.” diyor, “O çiğnediği sakız değil, insanlık onuru. Ben bir defa bile çiğnemedim, çiğnetmedimde.”
Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, Diyarbakır’ın dört ay belediye başkanlığına karşı yedi yıl hapis yatmış ve cezasını tamamlayarak, “kardeşlik” henüz ona uğramadan 8 Eylül Salı günü tahliye olacak temiz yürekli bilgesi.
Son beş yıldır ben ona emanettim, o bana emanetti. Salı sabahı buradan çıkacak, akşamına da Diyarbakır Havaalanında olacak. Artık size emanettir.
İçeriden dışarıya sekiz harfli. “ÖZGÜRLÜK”. Hoca bulmacayı tamamlamak üzere.
Televizyonun sesini kısıyoruz, şahıs halen bir şeyler söylüyor. Az sonra haberlerde sürecin geldiği aşamaya ilişkin ayrıntılar verilecekmiş.
Hoca, bulmacadaki son soruyu da çözüyor. Tepeden tırnağa beş harfli: “İRADE”. “Sorusu neymiş?” diyorum. “Bunun sorusu yok” diyor Hoca, “Sadece cevabı var.”
Hoca, Salı akşamı Diyarbakır’da hayırlısıyla. Kesin, Sakızcı Memo da karşılamaya gelir. Yalnız, bizim sakızcımız çok haysiyetlidir, başkalarıyla karıştırmayın sakın.
Tû her hebî Mamoste. Her bijî. Biçe rêya te her tim vekirî be."
Selahattin Demirtaş
5 Eylül 2026
Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış. Deliyi de kuyuyu da taşı da bırakın.
AHİM kararları bağlayıcıdır. Kavala da Demirtaş da Atalay da derhal tahliye edilmelidir!
Türkiye, Avrupa insan hakları sistemine zorla girmemişti, zorla da orada tutulmuyor. Siyasi irade çıkmak istiyorsa çıkabilir. Kimse, kimsenin elini tutmuyor.
Fakat çıkmak, geçmişte üstlenilmiş hukuki yükümlülükleri geriye dönük olarak ortadan kaldırmaz. Bir sözleşmenin altına imza atmış ve bir mahkemenin yargı yetkisini tanımışsanız, bunun gereğini yapmak zorundasınız. Ahde vefa ilkesi bunu gerektirir.
Sistemden çıkarız diye parmak sallamak veya hoşunuza gitmeyen kararları “siyasi güdümlü” ilan etmek mevcut hukuki durumu değiştirmemektedir.
Türkiye bugün İHAS’a taraftır ve İHAM kararları Türkiye bakımından bağlayıcıdır.
Yarın sistemden çıkmaya karar verilmesi, bugün uyulması gereken kararları hükümsüz kılmaz; keza Osman Kavala’nın, hakkında verilen bağlayıcı İHAM kararlarına rağmen tutulmaya devam edilmesini de hukuka uygun hâle getirmez.
Kibir ve hırs gibi duygular ile bir dizi laf arasında unutuluyor olabilir: Tutulanların her biri bir insan. Aileleri, sevdikleri, yaşam planları var. İnsanların hayatını, yerine getirilmeyen mahkeme kararları ve siyasi polemikler arasında tüketmeye kimsenin hakkı yok.
Sistemden çıkıp çıkmamak siyasi tercihinizdir, hukukun gereğini yapmak ise yükümlülüğünüz. İnsanları serbest bırakın.
AİHM Büyük Dairesinin kararı gereği Osman Kavala'nın derhal tahliye edilmesi zorunlu. Ayrıca bu karar kendisine tazminat ödenmesini de zorunlu kılıyor. Demirtaş hakkında daha önce verilen AİHM kararının uygulanmaması için üretilen hukuk dışı "bahanelerin" hiçbiri de, Kavala hakkındaki kararın uygulanmaması ya da geciktirilerek uygulanması için ileri sürülemeyecek.
Yayıncılığın Hukukla İmtihanı
Son dönemde bir avukat olarak mesaimin önemli bir bölümünü yayıncılık ilişkilerine; yazarların ve çevirmenlerin sözleşmelerine, telif alacaklarına ve yayınevleriyle yaşadıkları hukuki uyuşmazlıklara ayırıyorum.
Bir yazar olarak 2018’den beri içinde bulunduğum yayın dünyasına avukat gözüyle de bakınca, bu alandaki bazı sorunların ne kadar yapısal olduğunu ve sürekli tekrar ettiğini daha açık görmeye başladım.
Teliflerin zamanında ödenmemesi bunlardan yalnızca biri. Peşin ödenmesi gereken ücretler yayınevi tarafından tek taraflı biçimde aylara yayılabiliyor örneğin. Çok kısa süre önce, bir çevirmenin telif ücretinin, sözleşmede peşin ödeneceği açıkça yazıldığı halde, peşinen ödenmesi gereken tarihten iki ay sonra başlamak üzere sekiz taksite bölünmeye çalışıldığını gördüm. Türkiye gibi yüksek enflasyonlu bir ülkede bu durum yalnızca “geç ödeme” değildir. Eser sahibinin alacağının reel değerinin neredeyse yarıya düşmesidir.
Baskı, satış ve hesap bilgileri de eser sahibiyle düzenli ve şeffaf biçimde paylaşılmıyor. Bu da başka bir sorun. Bu durum, yapılan ödemenin doğru olup olmadığının kontrolünü de güçleştiriyor. Birkaç butik yayınevinin internet sitelerinde eser sahipleri için ayrı bir menü olduğunu ve oradan kitaplarıyla ilgili satış bilgilerine, hatta ülkenin neresinde kaç satış yapıldığına dair bilgiye dahi erişebildiklerini biliyorum. Bunlar zor işler değil.
Sözleşmeler ise başlı başına başka bir sorun. Bazı çok büyük yayınevleri de dahil olmak üzere, eser sahipleriyle yapılan sözleşmelerin önemli bir kısmının anlaşılması güç, gereğinden fazla karmaşık, kendi içinde çelişkili, hukuken eksik veya hatalı olduğunu gördüm. Oysa sözleşmenin temel işlevlerinden biri tarafların hak ve yükümlülüklerini baştan açık ve öngörülebilir halde ortaya koyarak hukuki uyuşmazlık ihtimalini azaltmaktır. Gördüğüm sözleşmeler ise genelde hukuki ihtilafa davetiye çıkarıyorlar.
Son birkaç ay içinde üç yayıneviyle hukuki ihtilaflardan dolayı muhatap oldum ve sadece birinin muhatap olabileceğim bir avukatı vardı. Yalnızca onlarla uzlaştık zaten. Diğer ikisiyle ihtilaf sürüyor. Bu da meselenin bir diğer yönü.
Yazdıkça aklıma başka sorunlar da geliyor: bilgi akışı, hak devirleri, yeni baskılar, çalışma ilişkileri, sözleşmelerin sona ermesi… Bunların hepsinden burada söz etmek mümkün değil. Sanırım bu konuda yakında daha uzun bir yazı hazırlayacağım.
Toparlayacak olursam, Türkiye’de yayıncılık sektörünün önemli bir bölümünde ciddi bir kurumsallaşma ve hukuk kültürü sorunu bulunduğunu düşünüyorum.
Yayıncılık yalnızca kültürel bir faaliyet değildir. Aynı zamanda eser sahipleriyle, çalışanlarla, tedarikçilerle ve başka birçok kişiyle/kurumla/şirketle kurulan ekonomik ve hukuki ilişkiler bütünüdür.
İşin bu tarafına yeterince özen gösterilmediğini görmek üzücü.
DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ BİTTİ,
SIRA KÜRSÜ DOKUNULMAZLIĞINA GELDİ!
Bu yazıyı kaleme alan Ankara "Cumhuriyet" Başsavcılığına,
Anayasanın "TBMM üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden sorumlu tutulamazlar." diyen 83. maddesini ezberleyip defterlerine 1.000'er kez yazma cezası verilmeli!
@ComezTurhan
YENİ PARTİ İÇİN ASIL SINAV:
MİLYONLARIN UMUDU OLMAK YA DA OLMAMAK
Türkiye’nin ihtiyacı, başkalarının siyasi hesaplarının tamamlayıcısı olacak yeni bir aktör değildir.
MÜSTAKBEL BİR ÜYESİ OLARAK, YENİ PARTİ'Yİ FARKLI OLMAYA DAVET EDİYORUM.
Türkiye yeni bir siyasal denklemin eşiğinde.
Kürt meselesi üzerinden yürütülen yeni süreç, yalnızca silahların susması veya yeni bir toplumsal mutabakat arayışı olarak değerlendirilemez.
Süreç Türkiye’nin anayasal düzeni, parlamenter aritmetiği, seçim takvimi ve Erdoğan’ın yeniden adaylığı bakımından da önemli sonuçları olacak.
Mevcut anayasal düzen Erdoğan’ın bir kez daha adaylığına engel. Bu nedenle DEM’in desteği; anayasa değişikliği veya TBMM’nin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi gibi ihtimaller bakımından kritik bir parlamento aritmetiği yaratacak.
Bu tabloya bir de Türkiye’nin bölgesel konumunu eklemek gerekir.
ABD ve Batı’nın Türkiye’ye yönelik yaklaşımında güvenlik, NATO, Suriye, enerji ve bölgesel dengeler giderek daha belirleyici hale gelirken, içeride yaşanan demokratik gerilemeye yönelik tepkinin de bu stratejik hesapların gerisinde kalması ihtimali vardır.
Böyle bir durumda RTE, içeride aşınan demokratik meşruiyetinin bir bölümünü dışarıdaki stratejik öneminden telafi etmeyi hesaplıyor, ABD zaten bu yönde bir imada bulunmuştu.
Tam da bu nedenle;
YENİ PARTİ'NİN ÖNÜN DEKİ TERCİH YALNIZCA BİR YASA OYLAMASINDA KABUL OYU VERİP VERMEMESİ DEĞİLDİR.
Asıl mesele, Türkiye’nin önüne konulan siyasi denklemin parçası olup olmamak meselesidir.
ÇERÇEVE YASA ÖNEMLİ BİR EŞİKTİR
Yeni Parti’nin Çerçeve Yasa karşısında vereceği karar, kendisini MEVCUT SİYASETTEN AYIRMASI bakımından önemli bir eşik olabilir.
Kabul oyu vermemek, Kürt meselesinin demokratik çözümüne karşı çıkmak anlamına gelmek zorunda değildir.
Tam tersine;
silahların susmasını savunurken otoriterliğe onay vermemek, barışı savunurken hukukun üstünlüğünden vazgeçmemek, Kürt yurttaşların demokratik ve eşit yurttaşlık taleplerini savunurken Türkiye’nin demokratik bütünlüğünü korumak, çözümü savunurken Erdoğan’ın iktidarını uzatacak anayasal ve siyasal pazarlıkların parçası olmamak mümkündür.
YENİ PARTİ TAM DA BU AYRIMI ORTAYA KOYABİLİRSE KENDİ SİYASAL KİMLİĞİNİ OLUŞTURABİLİR.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, başkalarının siyasi hesaplarının tamamlayıcısı olacak yeni bir aktör değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı kendi hesabını yapan bir siyasi aktördür.
KÜRT MESELESİ SADECE KİMLİK MESELESİ DEĞİLDİR
Kürt meselesi büyük ölçüde bir kimlik ve güvenlik meselesine indirgeniyor. Oysa Türkiye’nin doğusundan batısına milyonlarca insanı ilgilendiren başka bir gerçeklik var:
Yoksulluk, işsizlik, düşük ücret, yüksek kira, güvencesiz çalışma, bölgesel eşitsizlik, servet dağılımındaki adaletsizlik, kamusal hizmetlere erişim, toprak ve mülkiyet sorunları ve derin hukuksuzluk.
Etnik kökeni, emekçinin sömürülmesi karşısındaki konumunu değiştirmiyor.
Bir işçinin emeğinin karşılığını alamaması etnik kimliğe göre değişmiyor.
Bir gencin işsizliği kimlik sormuyor.
Bir emeklinin geçim sıkıntısı kimlik sormuyor.
Bir ailenin çocuğunun geleceksizliği kimlik sormuyor.
Dolayısıyla gerçek bir demokratik çözüm, kimlik hakları ile sosyal adaleti birbirinden koparmadan, emek, eşit yurttaşlık ve hukuk devleti duyarlılıklarıyla mümkün olabilir.
DEMOKRASİ OLMADAN BARIŞ OLAMAZ
Yargı bağımsızlığı, ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü, seçim güvenliği ve siyasal çoğulculuk bu sürecin dışında tutulamaz.
Çünkü Türkiye’de otoriter düzenin başlıca aktörlerini daha da güçlendirecek bir siyasal denklemden kendiliğinden demokratikleşme çıkmasını beklemek gerçekçi değildir.
Silahların susması elbette önemlidir.
Ama silahların susması tek başına demokrasi değildir.
Barış, hukukun üstünlüğü yoksa, özgürlük yoksa, sosyal adalet yoksa eksiktir.
Barış, herkesin kendisini eşit yurttaş hissetmediği bir ülkede tamamlanmış değildir.
YENİ PARTİ'NİN ÖNÜNDE İKİ YOL VAR
Birinci yol;
başkalarının kurduğu masaya oturmak, başkalarının belirlediği gündemin peşinden gitmek, mevcut siyasi hesapların içinde giderek ayırt edilemez hale gelmek.
Bu yolun sonu yeni bir siyasi özne değil, mevcut düzenin yeni bir tamamlayıcısı olmaktır, ki butlan CHP'si zaten bunu üstlenmiştir.
İkinci yol ise;
Çerçeve Yasa masasında sandalyesi bulunmayan milyonlara dönmektir.
İşçiye, emekliye, işsize, gençlere, kadınlara, küçük esnafa, çiftçiye, güvencesiz çalışanlara, hukuksuzluk karşısında yalnız bırakılan yurttaşlara...
Türkiye’nin asıl büyük siyasi potansiyeli buradadır.
Çünkü masanın etrafındaki herkesin bir hesabı olabilir.
Ama milyonların hesabı çok daha basit:
Adalet, Özgürlük, Güvence, Geçim, Gelecek Umudu.
İŞTE ÇERÇEVE YASA KARŞISINDAKİ ASIL TERCİH
Bu nedenlerle Yeni Parti’nin Çerçeve Yasa’ya kabul oyu vermemesi, yalnızca bir yasaya veya çözüme karşı çıkmak olarak görülmemelidir.
Bu tercih;
“Biz RTE'nin iktidarını uzatacak bir anayasal ve parlamenter hesabın parçası olmayacağız.” demektir.
“Biz Kürt meselesinin demokratik çözümüne karşı değiliz; ancak bu çözümün otoriterliğin tahkimi pahasına gerçekleşmesini kabul etmiyoruz.” demektir.
“Barışı savunuyoruz ama barış adına hukuksuzluğu meşrulaştırmıyoruz.” demektir.
“Türkiye’nin geleceğini kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara değil, halkın iradesine bırakıyoruz.” demektir.
Ve en önemlisi:
“Biz başkalarının kurduğu masada kendimize sandalye aramıyoruz. Kendi masamızı, kendi programımızı ve kendi iktidar projemizi kuruyoruz.”
Yeni Parti gerçekten farklılaşmak istiyorsa, bunun yolu tam da buradan geçiyor.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı mevcut siyasi aktörler arasında yeni bir denge değil;
hukuk devletini yeniden kuracak, demokrasiyi güçlendirecek, sosyal adaleti sağlayacak ve bütün yurttaşlara umut verecek yeni bir siyasal seçenek.
Çerçeve Yasa’ya verilecek “HAYIR” oyu, eğer arkasında böyle bir siyasi program varsa, yalnızca bir ret değildir.
Bir çıkışın başlangıcıdır.
Türkiye’de milyonların bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur:
Bir başka pazarlık değil, bir başka gelecek umudu...
MÜSTAKBEL BİR ÜYESİ OLARAK YENİ PARTİ'Yİ FARKLI OLMAYA DAVET EDİYORUM.
YENİ PARTİ KUTLU OLSUN!
Sayın Özgür ÖZEL'in bugün duyurduğu yeni partinin kurulması, ülkenin içinde bulunduğu koşullar altında çoktan bir zorunluluk halini almıştı.
KK'ye, bugün hepsi haklı çıkan eleştirilerimi yönelttikten sonra CHP'den ayrılmıştım.
Yeni Parti'nin ilk üyelerinden biri olmaya hazırlanırken, beklenti ve görüşlerimi şimdiden kayda almak isterim:
1. Siyasal yeri ne olmalı?
Klasik anlamda yalnızca "sol" veya "sosyal demokrat" bir parti değil;
•Cumhuriyetçi
•Demokrat
•Sosyal adaletçi
•Özgürlükçü
•Hukuk devleti merkezli
•Yolsuzluk ve yoksulluk karşıtı
•Üretim ve kalkınma odaklı
•Toplumun tüm katmanlarıyla barışık
•ATATÜRKÇÜ bir merkez - sol demokratik cumhuriyet hareketi olmalıdır.
Seçmenler günümüzde ideolojik saflık değil;
•Adalet •Refah •Güvenlik •Liyakat •Özgürlük •Ekonomik gelecek ve •Umut arayışındadır.
2. Temel programı ne olmalı?
İlk ve en güçlü vaat Hukuk Devleti olmalıdır: "Bu ülkede bir daha hiç kimse, iktidar değişti diye korkmayacak."
Bağımsız yargı, tarafsız devlet, güçlendirilmiş denetim mekanizmaları, AYM ve AİHM kararlarına uyum, tutuksuz yargılamanın esas olması, ifade ve basın özgürlüğü partinin hedefi olmalıdır.
Ekonomide tespitleri çözüm ve umutla birleştirebilmelidir:
Düşük enflasyon, gelir adaleti, üretim ekonomisi, sanayi ve teknoloji yatırımları, vergi reformu, genç işsizliğiyle mücadele üzerine somut program ve söylem sunmalıdır.
Sosyal Adalet
Eğitimde fırsat eşitliği, kadınların ekonomik hayata katılımı, emeklilerin yaşam güvencesi, yoksullukla mücadeleyi üstlenmelidir.
Demokratik Barış
Kürt meselesi dahil tüm kimlik meselelerinde:
•Şiddete karşı •Demokratik siyaseti güçlendiren, •Eşit vatandaşlık temelinde •TBMM merkezli şeffaf ve samimi bir yaklaşım benimsenmelidir.
2. Öncelikleri ne olmalı?
İlk 100 gün programı hazırlanmalı:
•Güçlendirilmiş hukuk devleti •Ekonomik istikrar programı •Yargı reformu •Eğitim reformu •Doğru deprem ve kentleşme politikası •Kamu yönetiminde liyakat konularında hızlı ve etkili adımlar derhal atılmalıdır.
3. Çalışma yöntemi ne olmalı?
Katılımcı olmalı
•Ön seçim •Dijital üyelik •Politika komisyonları •Yerel örgütlerin güçlendirilmesi •Uzman kadroların karar süreçlerine katılması •Partide görev dönem sınırı •Fırsat eşitliği sağlanmalıdır.
Kadro hareketi olmalı
Yalnızca mesleği siyaset olanlar değil;
•Akademisyenler •Hukukçular •İş insanları •Tarım ve reel sektörün gerçek temsilcileri •Sendikacılar •Gençler •Kadınlar karar süreçlerinde yer almalıdır.
4. Söylemi ne olmalı?
Parti, sürekli muhalif söylem ve iktidarın belirlediği gündem karşıtlığı yerine
•Umut söylemi, "Geleceğe umut aşılamalı."
•Güven söylemi, "Kimsenin yaşam tarzına müdahale edilmeyecek."
•Adalet söylemi, "Hukuk herkes için olacak." ve "Bugünler hafızamızda..."
•Refah söylemi. "Çocuklarımız bu ülkeden gitmek istemeyecek."
5. Başarıya ne ulaştırır?
•Kutuplaştırıcı değil, kapsayıcı dil
•Ekonomik güven, seçmen cebine dokunan somut çözümler
•Örgütlenme, güçlü örgüt ve sandık güvenliği
•Güvenilir kadro, liyakatli ve dürüst insan kaynağı
•Ortak bir gelecek hikâyesi
Yeni Parti salt "iktidara karşı" parti değil,
"Türkiye'yi yeniden kuracak demokratik cumhuriyet projesi" olmalıdır.
Dilerim bu yeni başlangıç; kişilere değil ilkelere, kutuplaşmaya değil ortak akla, günü kurtaran siyasete değil hukukun üstünlüğüne ve adalete dayanan bir anlayışın kapısını aralar.
Yolu açık, mücadelesi kararlı, başarısı ise milletin umutlarını büyütecek kadar güçlü olsun.
KUTLU OLSUN!
Kılıçdaroğlu Kürtlere en az iki kere ihanet etti. İlki dokunulmazlıkların kaldırılmasına desteği; Selahattin Demirtaş ve arkadaşları o yüzden hapiste. Diğeri ise Kürtlerden, Demirtaş’tan bile tarihi destek aldığı seçimin ikinci turunda, ülkenin en azılı ırkçı grubuyla gizlice anti-Kürt protokol yapması. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında korkaklığı, protokol yapmasında ise sinsiliği ve hırsı belirleyiciydi. Biri açık, diğeri gizli ihanetti. Her ikisi de “pişmanım” diyemeyeceği, geri dönemeyeceği büyüklükte ve açıklıkta ihanet.
@alicanuludag Birinin çıkıp buna masumiyet karinesini anlatması lazım, ama özürlü birine anlatır gibi tane tane. Kılıçdaroğlu cahilin önde gideni ayrıca kötüniyetli. Dürüstlüğün zerresini göremedim dün geceki programda.
Kılıçdaroğlu Sözcü TV yayınında, “Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılması için oy verdiğiniz için pişman mısınız” sorusuna “hayır pişman değilim” diye yanıt verdi.
Demirtaş, 9,5 yıldır cezaevinde.
Önceki dönem Baro Başkanımız, yoldaşımız Av. Özkan Yücel’i bugün kaybettik.
Acımızı tarif edemiyoruz.
Ailesinin, sevenlerinin, tüm meslektaşlarımızın başı sağ olsun.
Cenaze programı daha sonra paylaşılacaktır.
Önce CHP’nin CB adayı İmamoğlu tutuklandı; sonra ikinci aşamada butlan kararıyla CHP yönetiminden yerel seçimleri kazanan Özgür Özel alındı, yerine CB seçimlerini kaybeden Kemal Kılıçdaroğlu getirildi. Şimdi Kılıçdaroğlu, Özel’i ve ekibini CHP’den tasfiye etme peşinde. Ankara Adliyesi’nde yönetim değişti. Üçüncü aşamada fezlekeler de gelir, dokunulmazlıklar kalkabilir, seçimler öncesi Özel’i tutuklama planı raftan inebilir. Beşinci hamle Mansur Yavaş’a gelir.
Altıncı aşamada baskın-erken seçim kararı alınır. Kaybeden aday KK’nın göstereceği göstermelik adayla Erdoğan karşısında seçime gidilir.
Yedinci aşamada son sözü millet söyler; bu oyunu bozabilecek tek güç, sandıkta vereceği oyla bizzat halkın iradesi olur.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
IRKÇILIK VE KADIN DÜŞMANLIĞI MİZAH DEĞİLDİR
Rahmi Koç tarafından bir hastane açılışında dile getirilen ve kamuoyuna yansıyan ifadeler; kadınları ve Kürtleri aşağılayan, ayrımcı kalıp yargıları yeniden üreten niteliktedir.
Kadın düşmanlığının ve ırkçılığın "mizah" adı altında meşrulaştırılmasını kabul etmiyoruz. Özellikle Kürt kadınlarını hedef alan bu söylemler, toplumdaki eşitsizlikleri ve ayrımcılığı yeniden üretmektedir.
Toplumsal etkisi yüksek kişilerin kullandıkları dil konusunda sorumluluk taşıdıklarını hatırlatıyor; insan onuruna, eşitliğe ve ayrımcılık yasağına aykırı bu ifadeleri kınıyoruz.
İSTANBUL BAROSU