Emperyalist güdümlü 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 10 yıl geçti.
Allah’ın yardımı ve kahramanca direnen milletimizin fedakârlığıyla püskürtülen sadece bir darbe teşebbüsü değil, özünde bir emperyalist işgal planıydı.
Meş'um darbe girişiminin yıl dönümünde, şehitlerimize ve ahirete irtihal etmiş gazilerimize Allah'tan rahmet; hayatta olan gazilerimize de sıhhat ve afiyet diliyorum.
Geçmişten günümüze 15 Temmuz teşebbüsü dâhil ülkedeki tüm askeri darbelerin ya azmettiricisi, ya destekleyicisi ya da bizzat planlayıcısı ABD'dir. Bu gerçek asla unutulmamalıdır.
ABD gibi bir dostunuz varsa düşmana ihtiyacınız kalmaz; çünkü başınız beladan kurtulmaz.
ABD'nin israilden başka dostu yoktur. Kendisinin veya tek dostunun çıkarları uğruna müttefiklerini(!) tek kalemde harcamaktan da geri durmaz.
Bugün, toplumsal olarak yaşadığımız sıkıntıların çaresi, kendi medeniyet değerlerimize, inancımızın şekillendirdiği öz kimliğimize yeniden çok güçlü bir şekilde sahip çıkmaktır; o kimliğin hayatın her alanında neşvünema bulması için gayret etmektir.
Emperyalist işgale geçit vermeyen şehitlerimize sonsuz rahmetler diliyorum.
Milleti korumak ve vatanı savunmak için kullanılması gereken silahlarla kendi halkını vuran darbecileri, arkalarındaki küresel emperyalizmi ve bütün uşaklarını lanetliyorum.
Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu, Srebrenitsa Soykırımı'nın 31'inci yılını anma töreni dolayısıyla bulunduğu Bosna-Hersek’te Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç’in oğlu SDE Genel Başkanı Bakir İzzetbegoviç ile bir araya geldi.
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Sumud Filosu davasında israil terör rejimi elebaşısı Binyamin Netanyahu hakkında kırmızı bülten çıkarılmasına yönelik ara karar verilmiştir. Söz konusu karar, cezasızlıkla mücadele ve uluslararası adaletin tesisi bakımından son derece önemli bir adımdır.
Bu kararın kâğıt üzerinde kalmaması, uluslararası adli iş birliği mekanizmalarının etkin şekilde işletilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede Interpol’ü, kendisine intikal edecek süreci hukukun evrensel ilkeleri doğrultusunda, siyasi saiklerden uzak ve tarafsız bir şekilde değerlendirmeye; üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet ediyoruz.
Uluslararası toplumun ve ilgili bütün kurumların da benzer şekilde adaletin tecellisine katkı sunması, soykırım ve insanlığa karşı suçların etkili biçimde soruşturulmasının önünü açması tarihi bir sorumluluktur.
Gazze’de işlenen suçların cezasız kalmaması için yürütülecek her türlü hukuki sürecin takipçisi olmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla bildiriyoruz.
13 Temmuz 1930’da, Van’ın Erciş ilçesi sınırlarında bulunan Zîlan Deresi’nde, binlerce Kürt sivilin hayatını kaybettiği trajik hadiseler yaşandı. Ferik Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu tarafından yürütülen askerî harekât, dönemin Bakanlar Kurulu tarafından alınan 8692 sayılı karar doğrultusunda gerçekleştirilmiş; çok sayıda köy tahrip edilmiş, insanların mallarına el konulmuş ve kadın, çocuk, yaşlı ayrımı gözetilmeksizin ağır can kayıpları meydana gelmiştir.
Dönemin basınında yer alan haberler de yaşananların vahametini gözler önüne sermektedir. Cumhuriyet gazetesinin 16 Temmuz 1930 tarihli nüshasında kullanılan “Zîlan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” ifadesi, hafızalarda derin iz bırakan bu acı hadisenin boyutunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Zîlan’da yaşananlar, yalnızca bir askerî operasyon olarak değerlendirilemez. Bu hadiseler, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan inkâr, asimilasyon ve olağanüstü güvenlik politikalarının yol açtığı ağır insan hakları ihlallerinin en acı örneklerinden biri olarak toplumsal hafızadaki yerini korumaktadır.
Aradan 96 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu olaylarla ilgili hakikatin tüm yönleriyle ortaya çıkarılmasına yönelik beklentiler karşılanmış değildir. Resmî arşivlerin bütünüyle araştırmacılara açılmaması, yaşanan mağduriyetlerin giderilmesine yönelik kapsamlı adımların atılmaması ve tarihî yüzleşmenin gerçekleştirilememesi, adalet arayışını canlı tutmaktadır.
Toplumsal barışın güçlenmesi ve ortak geleceğin güven içinde inşa edilebilmesi; geçmişte yaşanan acılarla samimiyetle yüzleşilmesini, mağduriyetlerin tanınmasını ve adalet duygusunu güçlendirecek adımların atılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu vesileyle Zîlan’da hayatını kaybeden bütün mazlumları rahmetle yâd ediyor; adalet, hakikat ve toplumsal barış adına devlet yetkililerini bu tarihî sorumlulukla yüzleşmeye davet ediyoruz.
#Zilan
Ankara’da düzenlenecek 36. NATO zirvesi gerekçe gösterilerek Türkiye’nin birçok ilinde gerçekleştirilen operasyonlarda, hukuk dışı uygulamaların yaşandığına dair haberleri endişeyle takip ediyoruz.
23 Haziran 2026 tarihinde, Ankara’nın Haymana ilçesinde IŞİD’e yönelik olduğu belirtilen operasyonda bir eve düzenlenen baskında Muhammed Kavi (25) hayatını kaybetmiş, eşi ise ağır yaralanmıştır. Basına servis edilen haberlerde Muhammed Kavi ve eşinin güvenlik güçleriyle çatışmaya girdiği ve bu sırada vuruldukları belirtilmiştir. Olay sonrasında Kavi ailesinin yaptığı açıklamada ise evde silah bulunmadığı ve çatışma yaşanmadığı ileri sürülmüştür. İsnat edilen suç ya da örgüt üyeliği iddiası ne olursa olsun, hiç kimsenin hayat hakkı, hukukun dışına çıkılarak elinden alınamaz. Haymana’da meydana gelen bu elim olayın tüm ayrıntılarıyla açıklığa kavuşturulması ve şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşılması, adaletin gereğidir.
Diğer taraftan sosyal medyada ve farklı mecralarda NATO’ya yönelik düşüncelerini ifade edenlere, protesto gösterileri düzenleyenlere karşı cadı avı başlatılması da kabul edilemez. Sosyal medya hesaplarına yönelik uygulanan sansüre bir an önce son verilmelidir.
Brüksel’deki NATO Karargâhı önünde protesto gösterileri düzenlenebilirken, Ankara’ya 784 KM mesafede bulunan Elazığ’da dahi, valilik tarafındanzirveyi protesto etmek için düzenlenebilecek etkinliklere yasak kararı alınması, büyük bir garabettir.
Sicili Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, İran’da ve Gazze’de bir hayli kabarık olanların güvenliğini sağlamak adına NATO Zirvesi tedbirlerinin toplumu sindirme harekâtına dönüşmesi, vatandaşın devlete olan güvenini zedelemektedir.
Yetkilileri hukukun dışına çıkmamaya, yürütülen işlemler hakkında kamuoyunu şeffaf biçimde bilgilendirmeye ve mağduriyet oluşturan uygulamalara derhal son vermeye çağırıyoruz.
Yalova’daki bu yavrularımızla ilgili son gelişmeleri Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığıyla görüştük. Bakanlığın, bizzat meseleyi takip ettiğini ve gerekli soruşturmaları başlattığını aktardılar. Biz de bu meselenin takipçisi olacağız.
Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek NATO Liderler Zirvesi öncesinde, İzmir, Konya ve İstanbul’da eş zamanlı olarak düzenlenen operasyonlarda çok sayıda kişinin gözaltına alınması, kamu vicdanında ciddi soru işaretlerine neden olmuştur. Özellikle kamuoyunda dinî kimlikleri ve farklı düşünceleriyle tanınan kişilerin hedef alınması, operasyonların zamanlamasını ve gerçek amacını daha da tartışmalı hâle getirmiştir.
Daha da vahimi, gözaltı işlemlerinin bazı adreslerde kapılar kırılarak ve ölçülülük ilkesiyle bağdaşmayan yöntemlerle gerçekleştirilmesidir. Hukuk devletinde ceza muhakemesi tedbirleri, bir güç gösterisine veya topluma gözdağı vermeye dönüşemez. Devletin görevi korku üretmek değil, adaleti sağlamaktır.
Daha önce de defaatle ifade ettiğimiz üzere; güvenlik politikaları gerekçe gösterilerek farklı düşüncelere sahip kişi ve kesimlerin hedef alınmasını, ölçüsüz gözaltı tedbirlerine başvurulmasını ve toplumda korku iklimi oluşturabilecek uygulamaları doğru bulmuyoruz. Hukuk, farklı düşünceleri bastırmanın değil; hak ve özgürlükleri güvence altına almanın aracıdır.
Yetkilileri; hukukun üstünlüğüne, masumiyet karinesine, ölçülülük ilkesine ve adil yargılanma hakkına riayet etmeye davet ediyor; hukuka aykırı uygulamalara, toplumda korku ve baskı algısı oluşturan yöntemlere ve yeni mağduriyetlere yol açabilecek bu anlayıştan bir an önce vazgeçilmesi gerektiğini bir kez daha ifade ediyoruz.
Yalova’da bir Kur’an kursuna yönelik operasyonun ardından devlet korumasına alınan çocukların kaldıkları kurumda darp edildikleri, kötü muameleye maruz bırakıldıkları, ailelerinden uzun süre habersiz şekilde tutuldukları, ciddi fiziksel ve psikolojik mağduriyet yaşadıkları yönündeki iddialar, vahimdir. Bir hukuk devletinde asla görmezden gelinemez. Çocukların bedenlerindeki darp izlerine ilişkin görüntüler ve ailelerin beyanları, vicdanları derinden sarsmıştır. Bu iddialar ivedilikle açıklığa kavuşturulmalıdır.
Çocukları korumakla yükümlü kurumların bizzat ağır hak ihlali iddialarıyla gündeme gelmesi kabul edilemez. Bu iddialar hiçbir şekilde örtbas edilmemeli ve etkin biçimde soruşturulmalıdır. Kasıt ve ihmali bulunan sorumlular hakkında derhal işlem başlatılmalı ve gerekli tedbirler alınmalıdır. Her şeyden önce çocukların ve ailelerinin uğradığı mağduriyet giderilmeli ve anne şefkatine muhtaç bu çocuklar bir an önce annelerine teslim edilmelidir.
Yusuf Ziya Gümüşel dosyası, uzun süredir adil yargılanma hakkı ve kişi özgürlüğü bakımından ciddi ve haklı tartışmalara konu olmaktadır. Özellikle Yargıtay tarafından tespit edilen eksiklik ve çelişkilerin giderilmesi yönündeki bozma kararına rağmen; bu hususların tamamen göz ardı edilerek önceki hükümde ısrar edilmesi ve tutukluluk halinin devamı, kamu vicdanını ve hukuka olan güveni derinden sarsmıştır.
Hiç kimse medya kampanyaları, toplumsal baskılar veya ideolojik yaklaşımlar üzerinden yargılanamaz. Hukukun temel görevi, maddi gerçeği tüm yönleriyle ortaya çıkarmak ve adil yargılanma güvencesini sağlamaktır.
Yargıtay’ın ortaya koyduğu eksiklik ve çelişkiler giderilmeden aynı hükümde ısrar edilmesi ve tutukluluğun devamına karar verilmesi, adil yargılanma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bakımından kabul edilemez bir tablonun ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Ayrıca Yusuf Ziya Gümüşel Hoca’ya reva görülen bu muamele, yalnızca bir yargılama sürecinin sonucu olarak değerlendirilemez. Bu süreç, İslami kimliği, değerleri ve kurumları hedef alan algı operasyonları ile oluşturulan atmosferden de bağımsız düşünülemez.
Hukuk, algılara ve peşin hükümlere değil, adalete dayanmalıdır.
Bu açık hukuksuzluğun ve hak ihlalinin son bulması, Yusuf Ziya Gümüşel’in özgürlüğüne kavuşması; hukuk, adalet ve vicdan açısından artık ertelenemez bir sorumluluktur.
#YususZiyaHocayaAdalet
Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu’na atfedilen “Rümeysa Eker ile aynı görüşteyiz.” şeklindeki beyanlar tamamen asılsızdır. Sayın Genel Başkanımızın bu konuda basına veya kamuoyuna yapılmış herhangi bir açıklaması bulunmamaktadır.
Bu vesileyle ADD’nin suç duyurusunu da not etmek gerekir. Zira hukuk tarihinde, söylenmemiş ve üstelik söylenmediğini bilmelerine rağmen bir söz üzerinden suç duyurusunda bulunabilmek bayağı bir maharet gerektirir.
Genel Başkanımızı ve partimizi hedef alan bu yalan haberler, iftiralar ve kişilik haklarına saldırı niteliğindeki paylaşımlar hakkında gerekli hukuki süreç başlatılmıştır. Gerçeği çarpıtanlar ve kamuoyunu yanıltanlar hukuk önünde hesap verecektir.
Dün kamuoyuna yansıyan görüntülerde, Koç Holding ‘Onursal’ Başkanı Rahmi Koç’un, İzmir’deki bir hastane açılışı sırasında Kürt kadını figürü üzerinden aşağılayıcı ve ahlaksızca bir “fıkra” anlattığı; aralarında eski Başbakan Binali Yıldırım’ın da bulunduğu protokol mensuplarının ise bu söyleme gülerek karşılık verdiği görülmektedir.
Söz konusu anlatım; Kürt kimliğini ve Kürt kadınını aşağılayan ve kadın bedenini aynı anda araçsallaştıran, etnik kimliği ve cinsiyeti alay konusu haline getiren, insan haysiyetini zedeleyen ayrımcı bir söylemdir. Bir halkın kimliği, bir kadının mahremiyeti ve toplumsal hassasiyetler “espri” adı altında tahkir edilemez.
Bu tür sözler yalnızca münferit bir nezaketsizlik olarak görülemez. Aksine, Kürt kimliğine yönelik tarihsel önyargıları yeniden üreten, aşağılamayı normalleştiren ve toplumsal barışı zedeleyen bir zihniyetin dışavurumudur. Hele ki bu sözlerin kamuya açık bir ortamda, devlet protokolünün de hazır bulunduğu bir zeminde dile getirilmesi ve kahkahalarla karşılanması, meseleyi daha da vahim hale getirmektedir.
Rahmi Koç’un sözleri; Kürt kimliğini ve Kürt kadınının haysiyetini hedef alan, insanlık haysiyetiyle bağdaşmayan ayrımcı bir söylemdir.
Bu söyleme gülerek iştirak eden protokol mensupları da Kürt toplumuna yönelik bu incitici ve aşağılayıcı tavır karşısında sorumluluktan kaçamaz.
Rahmi Koç ve bu söyleme alenen ortak olanlar, başta Kürt toplumu olmak üzere tüm kamuoyundan açık ve koşulsuz şekilde özür dilemelidir.
Kürt kimliği bir fıkra malzemesi değildir. Kürt kadını da hiçbir elit protokol ortamında alay konusu yapılamaz. Kimden gelirse gelsin; etnik, cinsiyetçi ve aşağılayıcı her türlü söylemi reddediyoruz.
Bu kapsamda, söz konusu ifadelerin TCK’nın 216/2. maddesinde düzenlenen “halkın bir kesimini sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama” suçunu oluşturduğundan gerekli hukuki başvuruları yapacağımızı ve süreci yakından takip edeceğimizi kamuoyuna ilan ediyoruz.
Dün kamuoyuna yansıyan görüntülerde, Koç Holding ‘Onursal’ Başkanı Rahmi Koç’un, İzmir’deki bir hastane açılışı sırasında Kürt kadını figürü üzerinden aşağılayıcı ve ahlaksızca bir “fıkra” anlattığı; aralarında eski Başbakan Binali Yıldırım’ın da bulunduğu protokol mensuplarının ise bu söyleme gülerek karşılık verdiği görülmektedir.
Söz konusu anlatım; Kürt kimliğini ve Kürt kadınını aşağılayan ve kadın bedenini aynı anda araçsallaştıran, etnik kimliği ve cinsiyeti alay konusu haline getiren, insan haysiyetini zedeleyen ayrımcı bir söylemdir. Bir halkın kimliği, bir kadının mahremiyeti ve toplumsal hassasiyetler “espri” adı altında tahkir edilemez.
Bu tür sözler yalnızca münferit bir nezaketsizlik olarak görülemez. Aksine, Kürt kimliğine yönelik tarihsel önyargıları yeniden üreten, aşağılamayı normalleştiren ve toplumsal barışı zedeleyen bir zihniyetin dışavurumudur. Hele ki bu sözlerin kamuya açık bir ortamda, devlet protokolünün de hazır bulunduğu bir zeminde dile getirilmesi ve kahkahalarla karşılanması, meseleyi daha da vahim hale getirmektedir.
Rahmi Koç’un sözleri; Kürt kimliğini ve Kürt kadınının haysiyetini hedef alan, insanlık haysiyetiyle bağdaşmayan ayrımcı bir söylemdir.
Bu söyleme gülerek iştirak eden protokol mensupları da Kürt toplumuna yönelik bu incitici ve aşağılayıcı tavır karşısında sorumluluktan kaçamaz.
Rahmi Koç ve bu söyleme alenen ortak olanlar, başta Kürt toplumu olmak üzere tüm kamuoyundan açık ve koşulsuz şekilde özür dilemelidir.
Kürt kimliği bir fıkra malzemesi değildir. Kürt kadını da hiçbir elit protokol ortamında alay konusu yapılamaz. Kimden gelirse gelsin; etnik, cinsiyetçi ve aşağılayıcı her türlü söylemi reddediyoruz.
Bu kapsamda, söz konusu ifadelerin TCK’nın 216/2. maddesinde düzenlenen “halkın bir kesimini sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama” suçunu oluşturduğundan gerekli hukuki başvuruları yapacağımızı ve süreci yakından takip edeceğimizi kamuoyuna ilan ediyoruz.
Anayasa Mahkemesi'nin süresiz nafaka düzenlemesine yönelik verdiği iptal kararı doğrudur, isabetlidir.
Yıllardır dile getirdiğimiz üzere, boşanma sonrasında bir tarafın ömür boyu nafaka ödemek zorunda bırakılması ne adaletle ne de hakkaniyetle bağdaşmaktadır.
Adil ve dengeli bir düzenleme en kısa zamanda yapılmalıdır.
Adalet; hiç kimseyi mağdur etmeden her hak sahibine hakkını vermektir, haklar ve yükümlülüklerle ilgili dengeli olmaktır.
Birçok ağır suçun arka planında alkol ve uyuşturucu gerçeği bulunmaktadır. Suçu kolaylaştıran, aileleri yıkan ve topluma ağır bedeller ödeten bu etkenlere karşı caydırıcılığın artırılması kaçınılmaz bir hal almıştır.
Bu amaçla partimizin TBMM’ye sunduğu kanun teklifi, ceza hukukunda önemli bir boşluğu dolduracak niteliktedir. Teklifin siyasi hesaplardan uzak bir şekilde değerlendirilerek en kısa sürede yasalaşması; toplum huzuru, kamu güvenliği ve adalet duygusunun güçlenmesine önemli katkı sağlayacaktır.
ABD’nin, İran ile ateşkes görüşmeleri ekseninde Türkiye dahil 8 bölge ülkesine "İbrahim Anlaşmaları"nı dayatmaya kalkışması, bir siyasi şantaj ve hadsizliktir.
Siyonist rejimin kana susamış yayılmacılığı uğruna tüm bölgeyi ve dünyayı kaosa sürükleyen bu kirli, haksız savaşın müsebbipleri, sahada aldıkları tarihi yenilgiyi ve acziyeti masada siyonistleri koruma altına alarak gizlemeye çalışmaktadır.
Sahadaki hezimetini diplomatik dayatmalarla örtbas etmeye yeltenen ABD’nin bu kirli oyununa karşı, başta Türkiye olmak üzere tüm bölge devletleri net, tavizsiz ve sert bir duruşla bu şantajı ellerinin tersiyle itmeli; emperyalist katil ABD bu coğrafyadan tamamen defedilmelidir.
Bu topraklarda ABD’ye açılan her karış toprak, meşrulaştırılan her askeri üs, aslında doğrudan siyonist işgal çetesine teslim edilmiş bir mevzidir.
Bağımsız devletlerin egemenliğini, siyonist varlığın ayakları altında çiğnetmeyi amaçlayan bu alçakça şantaja boyun eğmek bölge halklarına ihanet olacaktır.
Egemenliğin yegane şartı bu şantajcı emperyalizmin bölgedeki tüm unsurlarıyla sökülüp atılmasıdır.