Gizliliği 2025 yılında kaldırılan 1938 tarihli resmi belge.
Hatay sorunu nedeniyle Türkiye ile gerilim yaşayan Fransızların Suriye üzerinden 1938 Dersim isyanına silahlı destek verdiği Türkiye hükümeti tarafından tespit edilmiş.
Türkiye’nin ana dili Türkçedir. Ana dilin sahipleri yerel ağızları, etnik grupların dillerini öğrenme ihtiyacı duymazlar. Bu durum doğaldır. Etnik gruplar ise ülkenin ana dilini öğrenmek ihtiyacı duyarlar. Dünyanın her yerinde de böyledir.
Madem bu kadar meraklısın ve zekice mesaj vermeye çalışıyorsun; Fransız’ın Korsikacayı, İspanyolun Baskçayı, Almanların Sorbcayı ya da Frizceyi, İngiliz’in İskoç Galcesini (Gàidhlig) ve Scots Lehçeyi, Rus’un Ermeniceyi, Gürcüceyi, Tatarcayı, Fars’ın, Arap’ın, Ermeni’nin de Şabakçayı, Kurmançı, Soraniceyi, Lur’u vs. neden öğrenme ihtiyacı duymadığını da araştırmanı tavsiye ederim.
Ayrıca nüfus konusunda da seni yanıltmışlar, sosyal çevrene bakarak hesap yapma. 1927, 1965 ve 1980 sayımları ortada.
Türkiye’nin 3’te 1’i Kürt. Bin yıllardır birlikte yaşadığımız bu coğrafyada Türk kardeşlerin en azından Kürtçe , “Nasılsın iyi misin? Adın ne, benim adım…” gibi temel cümle ve kelimeler bilmemesi beni derinden üzüyor.
Koç ailesi Atatürk’ün bir Cumhuriyet projesidir, ekonomiyi Türkleştirme projesidir.
Koç ailesi Türk sanayileşmesinin ana omurgasını oluşturmuştur.
Koç ailesi para üzerinden para kazanmamıştır, fabrika kurmuştur, ülkeyi sanayileştirmiş,istihdam oluşturmuştur.
Koç ailesi Türktür
Vehbi Koçun oğlunun ismi Mustafa Rahmi Koçtur.Torunlarının ismi Mustafa, Ömer ve Alidir. Rahmi Koç evlenirken imam nikahı kıyılmış, çoçuklarının sünnet törenleri yapılmıştır.Hem Türk hem müslüman olan aile dini vecibelerine de dikkat etmiştir.İslami camiadaki koç algı yanlıştır.
Bazıları Tunceli'deki koç, koyun, at başlı ve insan üsluplu mezar taşları hakkında araştırmalar yapıp yazılar yazdığım için rahatsız oluyor. Ancak Tuncelili Ertuğrul Danık adlı sanat tarihçinin 1990'da basılan "Koç ve At Şeklindeki Tunceli Mezartaşları" adlı kitabını nedense görmezden geliyorlar? Oysa yaptığım araştırmalar ve yazılarım bu kitaptan çok farklı değil.
Çile ile yoğrulmuş, şehit vermiş, gazi olmuş, cezaevlerinde çürütülmüş vatan ve millet sevdalısı bir nesil birer birer Hakk’a yürüyor.
Ankara/Etlik eski Ocak Başkanlarımızdan Ayhan Küçükaslan Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.
Varsa hakkımız helal olsun.
Cenazesi 7 Haziran 2026 günü Karşıyaka Mezarlık Camiinden öğle namazını müteakip kaldırılacaktır.
Ailesine ve tüm yakınlarına baş sağlığı ve sabırlar diliyorum.
Ruhu şad, mekanı cennet olsun.
Milliyetçi Hareket Partisi önceki dönem Merkez Yönetim Kurulu üyesi ve TBMM Grup Müdürü H.Hüsnü Uğur’un kızı Almila Mehtap Uğur vefat etmiştir.
07.06.2026 günü (Yarın) öğle namazını müteakip Uşak'ın Karahallı ilçesi Külköy’de defnedilecektir.
Merhumeye yüce Allah’tan rahmet, kederli ailesine ve yakınlarına baş sağlığı dilerim.
Ruhu şad mekanı cennet olsun.
Herkes kendi dünyasıyla ilgili algılar ve yorum yapar. Senin aklın; vurgununa, soyguna, harama, senin ifadenle ‘cukkaya’ çalışıyor olmalı ki böyle şeyler yazıyorsun. Türkçe sözlüğe bak ‘uyanık olmak’ ne demek anlarsın. Yine de ben sana yardımcı olayım, benim söylediğim “uyanık olmak” sözcüğünün karşılığı “ çevresinden, ülkesinden, dünyadan haberdar olan, onları dikkatlice takipeden, olan biteni okuyabilen, anlayabilen” anlamındadır. Çünkü vatanseverlik, milliyetçilik; salaklığı, silikliği, tüyü yatımına taramayı, menfaat köpekliğini ve ölü balık taklidi yapmayı reddeder. Anladın mı tosun…
Ankara'daki NATO zirvesine 1 ay kala, ECFR'nin ABD'siz NATO çalışması (Making Defense European Again), Ankara'nın da üzerinde düşünüp, değerlendirmesi gereken bir çalışma olmuş. ECFR'ye göre Avrupa güvenlik mimarisinin bütünlüğünü Fransa, Birleşik Krallık, Almanya, İtalya ve Polonya'nın sağlaması önerilirken, Türkiye dışarıda bırakılmış. Avrupa savunma sanayisini güçlendirmeye yönelik girişimlerde AB dışında Britanya, Norveç ve Ukrayna işbirliği yapılması gereken ülkeler olarak bahsedilirken Türkiye'ye burada da yer verilmemiş.
ECFR çalışmasına göre, ABD artık Avrupa'nın savunmasına katkı sağlayamayacak olursa, komuta yapısında önemli değişiklikler yapılması gerekecek. Bu konuda somut öneriler sunuluyor.
Örneğin, şu anda ABD'de bulunan Joint Force Command Norfolk (JFC Norfolk) komutanlığının yeni bir JFC North olarak Birleşik Krallık'a taşınması; ayrıca Hollanda'daki JFC Brunssum karargâhının da Batı Polonya'ya nakledilmesi öneriliyor.
Çalışma, Avrupa'nın özellikle Amerikan kapasitesinin yerini doldurabilmek için istihbarat toplama, gözetleme ve keşif alanlarındaki yeteneklerini güçlendirmesi gerektiği konusunda uyarıyor.
ECFR çalışmasındaki ABD'siz yeni yaklaşım 3 temel sütun üzerine kurulmuş;
1. NATO'nun yeniden yapılandırılması: NATO'nun 3 Müşterek Kuvvet Komutanlığı'nın (Joint Force Commands – JFCs) başına Avrupalı dört yıldızlı generaller getirilerek ittifakın yeniden yapılandırılması öngörülüyor. Bu JFC'ler, yani Müttefik Harekât Komutanlığı (SHAPE) bünyesindeki en üst düzey operasyonel karargâhlar, gerektiğinde NATO Antlaşması'nın 5. maddesi kapsamında bir fikir birliği sağlanamasa bile harekete geçebilecek alt bölgesel koalisyonlarla desteklenecek.
Yazarların ifadesiyle, JFC komutanları NATO yapıları içindeki görevlerini sürdürürken aynı zamanda alt bölgesel koalisyon kuvvetlerinin tüm sorumluluğunu da üstlenecekler. Bu model, ABD'li komutanların eş zamanlı olarak hem NATO içinde hem de ABD askeri hiyerarşisi içerisinde görev yapmalarına benziyor. Böylece komutanlar çift işlevli bir rol üstlenecekler.
Bu yeni yapıda Avrupa Birliği, özellikle Avrupa savunma sanayisini güçlendirmeyi amaçlayan AB finansman aracı SAFE gibi mekanizmalar aracılığıyla siyasi ve mali itici güç rolünü üstlenecek.
Genel olarak ülkelerin, daha küçük ölçekli ve sınırlı sayıda devletin katıldığı “minilateral girişimleri” daha fazla güçlendirmesi gerektiği de belirtiliyor. Bugüne kadar bu tür girişimler daha çok siyasi nitelikte olmuş, operasyonel boyutları ise sınırlı kalmıştı. Ancak yazarlara göre Avrupa'nın, NATO veya AB'nin çok yavaş kaldığı ya da siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle karar alamadığı durumlarda devreye girebilecek, mevcut kurumların dışında daha küçük ve daha esnek koalisyon formatlarına ihtiyacı var.
2. Avrupa silahlı kuvvetleri konvansiyonel askeri kabiliyetlerini önemli ölçüde artırmalı.
Ancak bunu yaparken Avrupalılar ne ABD'nin askeri varlığını birebir kopyalamalı ne de Ukrayna'nın askeri yapısını ve savaş stratejisini aynen benimsemeli.
Ek olarak nükleer boyut da bulunmakta: Fransa ve İngiltere, nükleer caydırıcılık alanındaki iş birliğini derinleştirmeli ve bu caydırıcılığı açık biçimde Avrupa'nın tamamını kapsayacak şekilde genişletmeli.
Yazarlar özellikle istihbarat, gözetleme ve keşif (ISR – Intelligence, Surveillance and Reconnaissance) alanlarında ciddi eksiklikler bulunduğunu tespit ediyor. ECFR araştırmacılarına göre Avrupalılar hedef tespit ve hedefleme sistemlerini modernize etmezlerse, Rusya'nın giderek gelişen ISR ağı karşısında geride kalma riskiyle karşı karşıya kalacaklardır. Bu konuda Ukrayna'nın geliştirdiği yenilikçi uygulamalar örnek alınabilir.
3. Avrupa'nın daha güçlü ve yetkin bir yerli savunma sanayisine ihtiyacı bulunuyor.
Avrupa'daki mevcut yapı — 27 ayrı ulusal tedarik sistemi ve 180'den fazla büyük savunma şirketinden oluşan parçalı yapı — stratejik bir zayıflık teşkil ediyor. Bu nedenle gelecekte AB tarafından sağlanacak finansmanın, çok uluslu savunma konsorsiyumlarına katılım şartına bağlanması gerektiği savunuluyor.
ECFR araştırmacıları ayrıca, bir sonraki AB bütçesinde savunma sanayisine yönelik desteğin kredi değil, hibe şeklinde verilmesini talep ediyor. Bunun için örnek olarak AB'nin pandemi sonrası ekonomik toparlanma fonunu gösteriyorlar.
Bunun yanı sıra, Avrupa savunma sanayisini güçlendirmeye yönelik girişimlerin yalnızca AB üyesi ülkelerle sınırlı kalmaması gerektiği belirtiliyor. Çalışmaya göre Birleşik Krallık, Norveç ve Ukrayna vazgeçilmez ortaklar olarak kabul edilirken Türkiye2den bahsedilmiyor. Bu 3 ülkenin her birinin değerli teknolojik yetenekler, üretim kapasitesi ve operasyonel deneyim sundukları vurgulanıyor.
Raporda ayrıca Avrupa dışındaki ülkelerle savunma iş birliğinin de büyük potansiyel taşıdığı vurgulanıyor. Özellikle Avustralya, Kanada, Japonya ve Güney Kore ile geliştirilecek savunma ortaklıklarının Avrupa'nın savunma kapasitesine önemli katkılar sağlayabileceği ifade ediliyor.
Rapor linki: https://t.co/DFvScwnRKB
📍Yunanistan’ın Gizlenen Dosyası: El Konulan 487 Türk Vakfı ve Sessizce Yok Edilen Türk Mirası
❓Yunanistan, Türkiye’deki kilise mallarını gündeme getirirken; Türk vakıfları, Türk azınlığın mülkiyet hakları ve gasp edilen Türk kültür mirası neden Avrupa’nın gündemine taşınmamaktadır?
Yunanistan, uluslararası platformlarda sık sık Türkiye’deki Rum Ortodoks kiliselerini, patrikhane meselelerini ve azınlık haklarını gündeme taşımaktadır. Ancak aynı Yunanistan, kendi sınırları içerisinde bulunan Türk vakıfları, Türk azınlığın mülkiyet hakları ve Türk kültürel mirası konusunda uzun yıllardır devam eden uygulamalarını dünya kamuoyundan gizlemektedir.
Bugün Yunanistan topraklarında; Kavala, Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Selanik, Serez, Karaferye, Yanya, Teselya, Atina, Preveze, Korfu, Kefalonya, Girit, Midilli, Sakız, Rodos ve İstanköy başta olmak üzere Osmanlı döneminde kurulmuş ve vakfiye kayıtlarıyla tespit edilmiş toplam 487 Türk vakfı bulunmaktadır. Bu vakıfların tamamı IRCICA tarafından yayımlanan beş ciltlik “Yunanistan Vakfiyeleri” eserinde ayrıntılı şekilde kayıt altına alınmıştır.
Bu vakıflara ait yüz binlerce dönüm arazi, camiler, medreseler, mektepler, hanlar, hamamlar, köprüler, değirmenler, imalathaneler ve sayısız taşınmaz yıllar içerisinde çeşitli yöntemlerle Türk toplumunun elinden alınmıştır. Böylece yalnızca mülkiyet hakları değil, aynı zamanda Balkanlar’daki Türk tarihî ve kültürel mirası da sistemli biçimde tasfiye edilmiştir.
Özellikle Batı Trakya’da günümüze ulaşabilen vakıflar, Yunan makamlarının uyguladığı idari ve mali baskılar nedeniyle ağır borç yükü altına sokulmuş; ardından haciz ve müsadere işlemleriyle vakıf malları Türk toplumunun tasarrufundan çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu durum yalnızca vakıf hukukuna değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin mülkiyet hakkını düzenleyen hükümlerine de aykırıdır.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ise Batı Trakya, Rodos, İstanköy ve Midilli’de yaşayan Türklerin özel mülkiyetleri üzerinde yoğun baskılar başlamış, binlerce dönüm araziye el konulmuş, çok sayıda Türk çeşitli gerekçelerle tutuklanmış ve ekonomik baskılar yoluyla Türkiye’ye göçe zorlanmıştır. Böylece bölgelerdeki Türk nüfusunun azaltılması hedeflenmiştir.
Yunanistan’ın bir diğer politikası ise Türk kökenli Hristiyan toplulukların kimliklerinin dönüştürülmesidir. Bafra, Ünye, Karaman, Kapadokya ve Maçka kökenli Hristiyan Türkler, Selçuklu döneminden gelen Sultanides toplulukları ve Gagauz Türkleri, Yunan Ortodoks Kilisesi aracılığıyla etnik kökenlerinden koparılarak Yunan kimliği içerisinde eritilmeye çalışılmaktadır.
Benzer şekilde Yunanistan’a çalışmak amacıyla gelen Arnavut ve Türk işçiler üzerinde de çeşitli dini ve kültürel asimilasyon faaliyetlerinin yürütüldüğüne ilişkin çok sayıda iddia bulunmaktadır. Bu durum evrensel din ve vicdan özgürlüğü ilkeleri bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Batı Trakya Türklerinin eğitim alanındaki sorunları da devam etmektedir. Türk azınlığa ait okulların kapatılması, Türkçe eğitimin daraltılması ve Türkçe derslerin azaltılması yönündeki uygulamalar, Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmış azınlık eğitim haklarıyla bağdaşmamaktadır.
Öte yandan Lozan Antlaşması’nın açık hükümlerine rağmen Batı Trakya Türklerinin dini özerkliği de kısıtlanmaktadır. Türk toplumunun serbest seçimle belirlemesi gereken müftüler konusunda Atina yönetimi uzun yıllardır antlaşma hükümlerini uygulamamakta; Batı Trakya Türklerinin kendi dini liderlerini seçme hakkını fiilen sınırlandırmaktadır.
Yunanistan’ın Türkiye’deki azınlık hakları konusunda ortaya koyduğu hassasiyetin benzerini sınırları içindeki Türk azınlık için göstermediği açıktır. Türk vakıflarına el konulması, mülkiyet haklarının ihlali, eğitim ve dini özgürlüklerin kısıtlanması ile kültürel mirasın tasfiyesi, yalnızca iki ülke arasındaki bir sorun değil; aynı zamanda uluslararası hukuk, insan hakları ve kültürel mirasın korunması bakımından da önemli bir meseledir. @yenisafak@yeniakit@milligazetecom
Kimse bana sende mi Nazım Hikmet’in şiirini paylaşıyorsun diye sormasın.
STRONSİUM 90
Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium 90 yağıyormuş
ota, süte, ete,
umuda, hürriyete,
kapısını çaldığımız büyük hasrete.
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya dünyamıza inecek ölüm.
(16 Mart 1958,
Varşova - Şvider)
Yaşanan onca olaydan sonra son dörtlüğe dikkatinizi çekerim.
Kazakistan neyin peşinde anlamak mümkün değil.
Kıbrıs Türklüğünün gözardı edilmesi, yok sayılması kabul edilebilecek bir durum değildir. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin görmesi gereken kabul ve itibarın Kıbrıs Türklüğünü düşman olarak gören mihraklara karşı gösterilmesi ancak kınanır.
Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Asya Türk devletlerinin bazıları tarafından kabul görüp iltifat edilmeleri onların diplomatik başarısı değil bilakis ev sahiplerinin şuursuzluklarının sonucudur.
O mahallenin cahili de profesörü de yalan yanlış söylemlerle, rivayetlerle, propaganda merkezlerince üretilmiş sahte belgelerle konuşuyor ve tarih yazıyorlar. Aslında gerçeği biliyorlar fakat içlerindeki kin, nefret ile onları şekillendiren merkezlerin dikte ettiği hedefleri hiç değişmiyor.
CUMHURİYET, OSMANLI BORÇLARINI ÖDEMEYİ 1954'TE BİTİREBİLDİ
Davutoğlu, bugünün iktidarını eleştirmek yerine tarihi çarpıtıp Cumhuriyeti kuranlara yüklenmeye kalkıyor.
Kaynağı da Kemal Tahir romanlarıymış!
Tek Parti Döneminde "derin millet" ile ittifak bozulmuş muş?
Palavra!
Hangi "derin millet" Davutoglu?
Kurtuluş Savaşı sırasında SARAY teslim olurken, kendi kaderini kendi eline alıp işgale karşı direnen ve Mustafa Kemal'in etrafında kenetlenen milleti Cumhuriyet egemenliğinin sahibi yaptı. Cumhuriyet sayesinde millet diliyle kültürüyle yurttaş ve ulus oldu.
Erken Cumhuriyet Döneminde devlet erkanı servet transferi yapmış mış!
Hangi servet Davutoğlu? Osmanlı'daki yabancıların veya giden,gönderilen azınlıkların serveti mi?
Genç Cumhuriyet,10 yıllık (1912-1922) savaştan yokluk ve yoksulluk içinde çıktı.
1923'te Cumhuriyet kurulurken ve Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçilirken devlet şeker, kağıt, bez gibi temel tüketim maddelerini bile üretecek fabrikalara sahip değildi. 1923'te CUMHURİYET ilan edilirken Türkiye, buğdayı bile dışarıdan almak zorundaydı. Ayrıca ödenmesi gereken OSMANLI BORÇLARI vardı.
Genç Cumhuriyet, bir taraftan bu Osmanlı borçlarını öderken diğer taraftan 1929 Buhranı'na rağmen İs Bankası'nı, Sümerbank'ı, Etibank'ı, THK'yı, Hıfzıssıhha'yı kurdu. Kağıt, şeker, kumaş,çimento,demirçelik,uçak vb üreten 40'dan fazla büyük fabrika kurdu. Madenleri çıkardı.İhracata başladı.Demiryolları yaptı.
Cumhuriyeti kuranlar dişlerinden tırnaklarında artırarak bu devleti ayağa kaldırdılar. 1929'da Atatürk'ün himayesinde İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kuruldu, aynı adla bir dergi çıkarıldı. Yerli malı haftası ilan edildi. (12-18Aralık).Yerli malı kullanımı özendirildi.
Genç Cumhuriyet bir taraftan OSMANLI BORÇLARINI öderken diğer taraftan tarımda ve sanayide üretim odaklı kalkınma hamlesiyle 1929 Ekonomik Buhranı'na rağmen denk bütçeler hazırlamayı başardı. Atatürk döneminde, 1930'larda bütçe fazlası ve ihraç fazlası verilen yıllar oldu.
Atatürk'ün genç Türkiye Cumhuriyeti 1929 Dünya Ekonomik Buhranı'na ve Osmanlı Borçlarına rağmen 1930'lardaki Planlı Devletçi kalkınma ile kendi kendine yeten bir ülke haline geldi.
2 Mart 1937 tarihli gazeteler (Ulus, Cumhuriyet, Türkdili ve Kurun) şöyle yazıyordu:
- Yeni bütçe 229.676.000 lira
- Bütçede 17 milyon lira fazlalık var.
- Ne bir vergi artırılacak ne de yeni vergi konacak.
Ayrıca bütçenin en büyük ikinci giderinin 53.328.100 lira ile Düyunu Umumiye gideri, yani Osmanlı Borcu olduğu görülüyor. Bu oran 46.733.220 liralık Milli Savunma (kara kuvvetleri) bütçesinden bile fazlaydı.
Davutoğlu tarihi çarpıtıp Cumhuriyete saldırırken şu gerçekleri anlatmıyor, anlatamıyor:
Osmanlı borçlarının nasıl biriktiğini, Osmanlı Devleti'nin nasıl ve neden iflas ettiğini, 2. Abdülhamit'in şahsi servetini borsada nasıl büyütüp yabancı bankalarda faizde nasıl çoğalttığını, Duyunu Umumiye ile Osmanlı Devleti'nin temel vergi gelirlerinin yabancı alacaklı ülkelere neden ve nasıl teslim edildiğini, Duyunu Umumiye'nin nasıl devlet içinde devlet olduğunu, Osmanlı'nın limanlarından demiryollarına, telgraf işletmesinden madenlerine kadar neredeyse her şeyi yabancı ayrıcalıklı şirketlere neden ve nasıl teslim ettiğini, Osmanlı'da yabancıların neden ve nasıl ayrıcalıklı hale geldiğini, Osmanlı'daki yabancıların neden Osmanlı mahkemelerinde değil de konsolosluk mahkemelerinde yargılandığını, 1915 sanayi sayımına göre Osmanlı'daki sermayenin yüzde 85'inin neden ve nasıl yabancılarda olduğunu ve Atatürk'ün kurduğu tam bağımsız, laik Cumhuriyet'in bu bağımlı düzeni nasıl ortadan kaldırdığını anlatmıyor.
Bunlar Kemal Tahir romanlarında yok da ondan mı anlatmıyor? Ne dersiniz?
https://t.co/V0UA4pjiFG
https://t.co/rEGyCXfTat
https://t.co/dDmVxOYNvj
https://t.co/4gOuYRFobF
https://t.co/39aMjOlMF9
https://t.co/NEwgMTlF51
https://t.co/XLdoBdKYBT
https://t.co/mtcDt2bdhY
https://t.co/Aa9Bag6SJu
https://t.co/fW1thPLFer
https://t.co/iAebFqshw3
https://t.co/WOB3ZwJUiu
https://t.co/Zcxaln0cCH
Doğu Türkistan ve Hantı-Mansi'den Tunceli'ye gelen damga.
Fotoğraflar Tunceli'den, günümüzde bile ulaşım sorunu olan ve 2005'de Sibirya'nın Hantı-Mansi bölgesinde çekilen kadın montu ile 2014'de Doğu Türkistan'da bulunan dünyanın bilinen ilk pantolonundan.
Sorum şunlar:
1-Bu birliktelik Batılı kültür teorilerine göre nasıl açıklanır?
2-Pantolondaki damganın Ruslarda, Çinlilerde ve Farslarda, olmaması, Batılı kültür teorileriyle nasıl açıklanır?
Garo Paylan olmak zor
😀😀
Erivan'a gitmiş, Taşnak beyinli bir kadının "mankurt", "Türk casusu" diye hakaretlerine uğramış.
Oysa Paylan Türkiye'de de çoğu zaman aşırı Ermeni yanlısı açıklamalarıyla tepki topluyor.
Leggo che rappresentanti italiani delle istituzioni arrivano ad affermare che la parata del 2 giugno andrebbe abolita. Reputo queste dichiarazioni non solo vergognose, ma anche indegne verso i tanti uomini e donne in divisa che ogni giorno servono l’Italia con disciplina, onore e spirito di sacrificio.
Io credo che la Festa della Repubblica e la parata non celebrino soltanto una ricorrenza istituzionale: celebrino l’identità della Nazione, il senso dello Stato e il valore di chi quello Stato lo difende, lo rappresenta e lo onora.
Disprezzare tutto questo da ruoli istituzionali significa non aver capito nulla della nostra storia, della Repubblica e del dovere che si ha verso di essa.