İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız. StefanZweig~Satranç
İnsan çoğu zaman kendisine duygusal ve psikolojik şiddet uygulayan insana doğru çekiliyordu. Yalnızlıktan mı, nevrotiklikten mi kaynaklanıyordu bunu? Neden?
Mehtap Ceyran~Mevsim Yas
Hakkari-Van karayolunda, Hakkari yönüne doğru giderken 11. kilometresinde saat 19:35-19:40 sularında yola aniden taş düşmesi sonucu ucuz kurtulduğumuz bir kaza atlattık. Maalesef ki bu yol gerekli önlemler alınmadığı için ve ihmaller sonucu insanların hayatına mal oluyor.
Geçenlerde neyi fark ettim biliyor musun; bugüne dek hiç bağırmadığımı… Kendi sesime yabancıyım. Belki de bu yüzden hayatla kötü, hastalıklı bir ilişkim oldu hep.
Mehtap Ceyran~Mevsim Yas
bu videoyu ben çektim çekene kadar canım çıktı, içim tir tir titredi. heyecan, gurur, coşku, gözyaşı hepsi bu videonun içinde. ayağa kalkın harbiye’den bir Şakiro geçti
Dünyanın kendi eksenindedönmediğini ona farkettirir.Ancak Yeni Türkiye’demesele bilmek değil,“yapmak veyaratmaktır.Fakat bilselerdi yapamazlardı.Bu heyecana,bu icada erişemezlerdi.Bilgileri buna mâni olurdu.”O nedenle bilmiyorlarama yapıyorlar..çünkü yapabilme kudretine sahipler
Artık -Tanpınar’ın vurguladığı gibi- bilmenin değil yapmanın çağındayız. Çünkü Halit Ayarcı’nın dediği gibi bilgi geciktirir. Malumatfuruşluk değil ama bilgi insanın haddini, sınırını, hududunu belirler, onu bilgelikle mütevazileştirir.
https://t.co/Ocwnk2ozjn
Yaz kış, gece gündüz, yağmur çamur demeden büyük özveri ve emeklerle çalışan Şırnak Şubemiz il genelinde yetki alarak Sağlık ve Sosyal Hizmet emekçilerinin SES’i oldu.
Birlikte daha güçlü yarınlara...
@SirnakSes
Pozitif psikolojinin o çok övülen şükran günlükleri, iyiye odaklanma ve dayanıklılık (resilience) pratiklerini Thomas Teo'nun eleştirel psikoloji felsefesi üzerinden okuduğumuzda karşımıza basit bir kişisel gelişim önerisi değil felsefi ve politik bir şiddet biçimi çıkar.
Örneğin: Thomas Teo'nun literatüre kazandırdığı en önemli kavramlardan biri epistemik şiddettir (epistemic violence). Teo'ya göre bu durum ampirik, bilimsel ve pozitif veriler kullanılarak ezilen ya da madun olan gruplar hakkında onları eksik kusurlu ya da kendi sorunlarının sorumlusu olarak gösteren teoriler üretilmesidir.
Pozitif psikoloji tam olarak bu şiddeti uygular. Misal verilerle Maskelenmiş İdeoloji. Yani pozitif psikoloji der ki: "Araştırmalarımıza ve ampirik verilere göre, her gün iyi giden 3 şeyi yazan insanların serotonin seviyesi %15 artıyor ve hayata daha olumlu bakıyorlar." İlk bakışta bilimsel ve zararsız görünen bu iddia Teo'ya göre arka planda yapısal bir şiddet barındırır.
Şiddetin Mekanizması: Eğer ortada "bilimsel olarak kanıtlanmış" bir mutluluk formülü (şükretmek, eldekine odaklanmak) varsa ve bir işçi, bir güvencesiz çalışan hâlâ mutsuzsa, suç sistemin değil o formülü uygulamayan bireyindir. Teo’nun deyimiyle bilim, egemen sınıfın sömürüsünü gizlemek için bir silah olarak kullanılır. İşçiye "Hakların çalındı ama sen yine de kahvenin kokusuna şükret" demek onun nesnel acısına ve aklına uygulanan epistemik bir şiddettir.
O yüzden Teo'nun eleştirel felsefesi bize şunu fısıldar: Bir psikoloji ekolü sana sürekli içine bakmanı, elindekine şükretmeni ve uyum sağlamanı tavsiye ediyorsa; orada seni iyileştirmeye çalışan bir hekim değil seni mevcut düzene sorunsuz bir yedek parça yapmaya çalışan sistemin memuru vardır.
Ek Kaynak: Özellikle kapitalizmin insan ruhunu nasıl metalaştırdığını ve neoliberalizmin psikolojiyi bir kontrol aracına nasıl dönüştürdüğünü inceleyen eleştirel psikoloji (critical psychology) çevreleri bu konuda oldukça güçlü bir literatür oluşturmuş durumda.
"Psikolojinin Eleştirisi: Kant'tan Postkolonyal Teoriye."
Güzel bir kaynaktır.
Psikiyatrinin ve küresel ruh sağlığı anlayışının en temel iddiasını sorgulamak istiyorum: “İnsan zihni evrensel kategorilerle açıklanabilir mi?”
Modern psikiyatri çoğu zaman kendi kavramlarını biyolojik gerçeklikler gibi sunar. Oysa bu kategorilerin önemli bir kısmı tarihsel, kültürel ve politik olarak üretilmiştir. Kolonyal dönemde Avrupalı psikiyatristler sömürgeleştirilmiş halkları “ilkel”, “irrasyonel”, “duygusal olarak dengesiz” olarak tanımlıyordu. Böylece psikiyatri yalnızca hastalıkları tanımlayan bir alan değil; aynı zamanda kimlerin “medenî”, kimlerin “geri kalmış” olduğunu belirleyen bir iktidar mekanizması hâline geldi.
Bugün artık şunu sormak zorundayız:
Psikiyatri gerçekten iyileştiriyor mu, yoksa bazı insanlık deneyimlerini görünmez kılarak belirli bir dünya görüşünü mü evrenselleştiriyor?
Dekolonizasyon tartışmasının merkezinde “epistemik şiddet” kavramı yer alır. Bu kavram, bir toplumun kendi bilgi üretme biçimlerinin değersizleştirilmesi anlamına gelir.
Modern psikoloji büyük ölçüde WEIRD toplumların yani Batılı, eğitimli, sanayileşmiş, zengin ve demokratik toplumların insan modelini temel alır. Bu modelde insan:
bireyseldir,
rasyoneldir,
sekülerdir,
lineer zaman içinde ilerleyen bir özne olarak düşünülür.
Fakat dünyanın büyük kısmı insanı böyle deneyimlemez.
Birçok toplumda benlik kolektiftir. Ruhsal deneyim toplulukla iç içedir. Acı bireysel değil, tarihsel ve kuşaklararasıdır.
Kolonyal psikiyatri yalnızca hastalıkları sınıflandırmadı; insanların kendilerini anlama biçimlerini de dönüştürdü. Kişi artık kendisine kendi kültürünün gözünden değil, egemen kültürün merceğinden bakmaya başladı. Siyah derili insanlar beyaz maskeler taktı. Kendi hikayesini değersizleştirdi.
Frantz Fanon’un söylediği gibi:
“Sömürgecilik yalnızca toprağı değil, bilinci de işgal eder.”
Modern psikoterapinin en büyük sorunlarından biri, yapısal sorunları bireysel sorunlara çevirmesidir.
Yoksulluk, ırkçılık, savaş, dışlanma, sömürülme…
Bütün bunlar tarihsel ve politik meselelerdir.
Ama çoğu zaman klinik dil içinde bireysel “bozukluklar” hâline getirilir.
Jonathan Metzl’in The Protest Psychosis adlı çalışması bunun çarpıcı bir örneğidir. Metzl, ABD’de siyah erkeklere şizofreni tanısının çok daha yüksek oranlarda konulduğunu gösterir. Özellikle siyasal öfke, direniş veya sisteme güvensizlik gibi davranışlar zamanla “psikotik belirtiler” olarak kodlanmıştır.
Böylece psikiyatri bazen acıyı anlamak yerine, düzeni koruyan bir mekanizmaya dönüşebilir.
İnsanlar kendi hikâyeleriyle değil, klinik etiketlerle konuşmaya başlar:
depresif,
borderline,
bipolar,
antisosyal…
Ve kişi giderek kendisini bir insan olarak değil, bir tanı olarak deneyimler.
Ethan Watters’ın Crazy Like Us kitabında anlattığı gibi bugün yaşadığımız şey, Amerikan ruh anlayışının küreselleşmesidir.
Batı’nın travma, mutluluk, normallik ve iyilik hâli tanımları dünyanın geri kalanına ihraç edilmektedir.
Ancak bu her zaman işe yaramaz.
Örneğin Sri Lanka’daki tsunami sonrasında uygulanan Batılı travma terapileri birçok bölgede başarısız oldu. Çünkü bazı kültürlerde acı konuşularak değil, birlikte susularak paylaşılır. Yas bireysel bir iç dünya meselesi değil; kolektif bir kader deneyimidir.
Batı psikolojisi çoğu zaman şunu varsayar:
“İyileşmek için travmanı anlatmalısın.”
Ama her toplum acıyı aynı şekilde işlemez.
Bazı toplumlarda sessizlik de bir bilgidir.
Ritüel de bir terapidir.
Topluluk da bir ilaçtır.
Peki çözüm nedir?
Dekolonizasyon, psikolojiyi tamamen reddetmek değildir.
Asıl mesele, tek bir insan modelinin evrensel ilan edilmesine itiraz etmektir.
Bunun için üç temel dönüşüme ihtiyacımız var:
1. Epistemik Çoğulluk
Bilgiyi yalnızca akademik Batı epistemolojisiyle sınırlamamak gerekir.
Hikâye anlatıcılığı, sözlü gelenekler, manevi pratikler, topluluk bilgeliği de meşru bilgi biçimleridir.
2. Kültürel Alçakgönüllülük
Terapist “nötr” değildir.
Her terapist belirli bir tarihsel ve kültürel konumdan konuşur. Bunun farkında olmak etik bir zorunluluk. +
3. Topluluk Temelli İyileşme
Ruhsal acıyı yalnızca bireyin içinde aramak yerine, sosyal bağlamı dikkate almak gerekir:
yoksulluk,
göç,
ırkçılık,
savaş,
toplumsal dışlanma…
Bazen kişinin problemi bireysel değil; yaşadığı dünyanın yaralanmışlığıdır. O yaralanmışlık ruhlarımıza sızmıştır.
Gerçek özgürleşme yalnızca siyasi değildir; zihinseldir de. Kendimize kimin gözleriyle bakıyoruz? Tarihe, belleğe, bilgiye, benliğe dair hikayelerimiz sakın elimize tutuşturulmuş olmasın?
Dekolonizasyon, susturulmuş hafızaların yeniden konuşabilmesi demektir. Sürgüne gönderilmiş bilgi biçimlerinin yeniden görünür olması demektir.
Frantz Fanon’un hayal ettiği şey tam da buydu:
Tahakküm üretmeyen, çoğulcu yeni bir insanlık fikri.
Bugün mesele yalnızca psikiyatrinin tekniklerini değiştirmek değildir. Asıl mesele şu sorudur:
“İnsan olmak ne demektir?”
Eğer bu soruya yalnızca tek bir kültür cevap veriyorsa, o cevap eksiktir.
Dekolonizasyon çağrısı, daha adil bir bilim ve daha kapsayıcı bir insanlık anlayışı çağrısıdır.