SON DAKİKA | Fenerbahçe, Rafael Leao transferi konusunda ciddi adımlar atıyor. Sarı-lacivertliler, hem oyuncunun bonservisini satın almaya hazırlanıyor hem de Portekizli yıldız için oldukça cazip bir maaş teklifi sundu.
Teklife göre Leao’ya yıllık 8 milyon € net garanti ücretin yanı sıra;
•20 maçın üzerinde forma giymesi halinde 1,5 milyon €
•15 gol atması durumunda 1,5 milyon €
•Fenerbahçe’nin Süper Lig şampiyonu olması halinde ise 1 milyon € bonus ödenecek.
•Bu teklif 5 yıllık sözleşmeyi kapsıyor.
(🔗Gazzetta)
Greenwood ve Leao gibi iki kanat oyuncusuna sahip bir takımın her iki taraftan da çift haneli gol ve asist katkısı alma ihtimali çok yüksek. Leao için “düşüşte” diyenlere açıkçası katılmıyorum. Tam tersine, sahip olduğu eşsiz yetenek seti ve sıra dışı fiziksel özellikleri düşünüldüğünde bu seviyeye kadar değerinin düşmesi, doğru planlama yapan bir takım için büyük bir fırsat.
Merkez orta saha ile beklerin savunma sorumluluklarını biraz daha artırıp küçük dokunuşlarla dengeyi kurabilirseniz ortaya çok özel bir yapı çıkabilir. Beni en çok heyecanlandıran nokta da bu. Greenwood ve Leao, benim “hayır” diyemeyeceğim iki kanat profili. Üstelik ters kanatlarda birlikte oynamaları; görev tanımları, bireysel özellikleri ve Leao’nun gerektiğinde santrfor gibi de oynayabilmesi sayesinde hücumdaki nicelik ve nitelik dengesini üst seviyeye taşıyabilir.
Greenwood ile Rafael Leão aynı anda sahadaysa, bu transferi değerli kılan şey yalnızca iki kaliteli kanadın yan yana gelmesi değil; birbirlerinin eksiklerini tamamlayan profillere sahip olmalarıdır.
Öncelikle rakip savunmanın en büyük problemi karar vermek olur. Leão açık alanda dünyanın en yıkıcı oyuncularından biri. İlk adımı, uzun mesafede hızlanması ve fiziksel üstünlüğü nedeniyle rakibi sürekli geri koşturur. Greenwood ise daha çok son aksiyonu üreten, şut kalitesi elit seviyede olan, dar alanda çözüm bulan ve oyun aklı yüksek bir oyuncu. Biri savunmayı geriye iterken diğeri oluşan boşlukları cezalandırır.
Leão’nun önemli avantajlarından biri de zaman zaman ikinci forvet veya santrfor gibi oynayabilmesidir. Hücum sırasında merkeze kat ettiğinde santrforun yanına giderek ceza sahasını doldurabilir. Bu sırada bek oyuncusu genişliği sağlar ya da Greenwood iç koridora yaklaşarak oyun kurucu kanat rolünü üstlenir. Böylece hücumlar tek bir senaryoya bağlı kalmaz.
Top rakipteyken ise bazı ayarlamalar gerekir. İki oyuncu da sürekli yüksek yoğunluklu savunmacı kanat profili değildir. Bu nedenle beklerin arkasını koruyacak atletik merkez orta saha ve savunma güvenliği yüksek bekler gerekir. Orta saha kaymalarını doğru yaparsa hücumdaki kazanım, savunmadaki riski fazlasıyla telafi edebilir.
Set hücumunda da ciddi fark yaratırlar. Rakip ceza sahası önünde kilitlendiğinde Leão bire birde adam eksiltip savunmayı bozabilir. Rakip onun üzerine ikinci oyuncuyu gönderdiğinde Greenwood daha rahat şut ve pas açıları bulur. Greenwood’un sol ayağıyla uzak köşeye yaptığı bitirişler, Leão’nun içeri kat edip oluşturduğu dengesizliklerle çok daha sık görülebilir.
Geçiş oyununda ise potansiyel daha da yüksektir. Top kazanıldığı anda Leão’nun taşıdığı her hücumda rakip savunma geri koşmak zorunda kalır. Bu da Greenwood’un ikinci dalga koşularıyla ceza sahasına boş girmesine imkan tanır. Avrupa’da geçiş hücumları güçlü rakiplere karşı bu ikili çok fazla fark yaratabilir.
En kritik konu santrfor seçimidir. Eğer önlerinde sürekli sırtı dönük oynayan, stoperleri meşgul eden fiziksel bir 9 numara varsa (Vedat) gibi hem Leão hem Greenwood daha rahat iç koridorlara girer. Ancak hareketli bir santrfor tercih edilirse bu kez Leão’nun zaman zaman merkeze geçmesiyle sürekli yer değişen, savunması zor bir hücum hattı oluşur.
Teorik olarak doğru denge kurulduğunda bu ikili sezonu rahatlıkla çift haneli gol ve asistlerle tamamlayabilecek potansiyele sahip. Hücum üretkenliği, bireysel çözüm gücü ve geçiş tehdidi açısından Avrupa’nın üst düzey kanat tandemlerinden biri olabilir. Bunun karşılığında takımın merkez orta sahası ve bekleri savunma disiplinini biraz daha fazla üstlenmek zorundadır. Doğru yapı kurulursa elde edilen hücum kazancı, yapılan savunma fedakârlığından çok daha büyük olur.
Greenwood ve Leao gibi iki kanat oyuncusuna sahip bir takımın her iki taraftan da çift haneli gol ve asist katkısı alma ihtimali çok yüksek. Leao için “düşüşte” diyenlere açıkçası katılmıyorum. Tam tersine, sahip olduğu eşsiz yetenek seti ve sıra dışı fiziksel özellikleri düşünüldüğünde bu seviyeye kadar değerinin düşmesi, doğru planlama yapan bir takım için büyük bir fırsat.
Merkez orta saha ile beklerin savunma sorumluluklarını biraz daha artırıp küçük dokunuşlarla dengeyi kurabilirseniz ortaya çok özel bir yapı çıkabilir. Beni en çok heyecanlandıran nokta da bu. Greenwood ve Leao, benim “hayır” diyemeyeceğim iki kanat profili. Üstelik ters kanatlarda birlikte oynamaları; görev tanımları, bireysel özellikleri ve Leao’nun gerektiğinde santrfor gibi de oynayabilmesi sayesinde hücumdaki nicelik ve nitelik dengesini üst seviyeye taşıyabilir.
Greenwood ile Rafael Leão aynı anda sahadaysa, bu transferi değerli kılan şey yalnızca iki kaliteli kanadın yan yana gelmesi değil; birbirlerinin eksiklerini tamamlayan profillere sahip olmalarıdır.
Öncelikle rakip savunmanın en büyük problemi karar vermek olur. Leão açık alanda dünyanın en yıkıcı oyuncularından biri. İlk adımı, uzun mesafede hızlanması ve fiziksel üstünlüğü nedeniyle rakibi sürekli geri koşturur. Greenwood ise daha çok son aksiyonu üreten, şut kalitesi elit seviyede olan, dar alanda çözüm bulan ve oyun aklı yüksek bir oyuncu. Biri savunmayı geriye iterken diğeri oluşan boşlukları cezalandırır.
Leão’nun önemli avantajlarından biri de zaman zaman ikinci forvet veya santrfor gibi oynayabilmesidir. Hücum sırasında merkeze kat ettiğinde santrforun yanına giderek ceza sahasını doldurabilir. Bu sırada bek oyuncusu genişliği sağlar ya da Greenwood iç koridora yaklaşarak oyun kurucu kanat rolünü üstlenir. Böylece hücumlar tek bir senaryoya bağlı kalmaz.
Top rakipteyken ise bazı ayarlamalar gerekir. İki oyuncu da sürekli yüksek yoğunluklu savunmacı kanat profili değildir. Bu nedenle beklerin arkasını koruyacak atletik merkez orta saha ve savunma güvenliği yüksek bekler gerekir. Orta saha kaymalarını doğru yaparsa hücumdaki kazanım, savunmadaki riski fazlasıyla telafi edebilir.
Set hücumunda da ciddi fark yaratırlar. Rakip ceza sahası önünde kilitlendiğinde Leão bire birde adam eksiltip savunmayı bozabilir. Rakip onun üzerine ikinci oyuncuyu gönderdiğinde Greenwood daha rahat şut ve pas açıları bulur. Greenwood’un sol ayağıyla uzak köşeye yaptığı bitirişler, Leão’nun içeri kat edip oluşturduğu dengesizliklerle çok daha sık görülebilir.
Geçiş oyununda ise potansiyel daha da yüksektir. Top kazanıldığı anda Leão’nun taşıdığı her hücumda rakip savunma geri koşmak zorunda kalır. Bu da Greenwood’un ikinci dalga koşularıyla ceza sahasına boş girmesine imkan tanır. Avrupa’da geçiş hücumları güçlü rakiplere karşı bu ikili çok fazla fark yaratabilir.
En kritik konu santrfor seçimidir. Eğer önlerinde sürekli sırtı dönük oynayan, stoperleri meşgul eden fiziksel bir 9 numara varsa (Vedat) gibi hem Leão hem Greenwood daha rahat iç koridorlara girer. Ancak hareketli bir santrfor tercih edilirse bu kez Leão’nun zaman zaman merkeze geçmesiyle sürekli yer değişen, savunması zor bir hücum hattı oluşur.
Teorik olarak doğru denge kurulduğunda bu ikili sezonu rahatlıkla çift haneli gol ve asistlerle tamamlayabilecek potansiyele sahip. Hücum üretkenliği, bireysel çözüm gücü ve geçiş tehdidi açısından Avrupa’nın üst düzey kanat tandemlerinden biri olabilir. Bunun karşılığında takımın merkez orta sahası ve bekleri savunma disiplinini biraz daha fazla üstlenmek zorundadır. Doğru yapı kurulursa elde edilen hücum kazancı, yapılan savunma fedakârlığından çok daha büyük olur.
Evet büyük bir algı. Düzeltelim soru için teşekkürler. Geçen sezon ikili mücadele oranı %56’lardaydı. Sahipsiz top kazanması maç başı 3 (bu parametrelerin içerisinde omuz omuza, pas arası ve topa müdhale giriyor) Pres ile ilgilide (fiziksel mücadele ile değil pas arası mantığıyla maç başı kazandığı top sayısı (4)’leri buldu (doğru yerde olma, pres yaptığında rakibi hataya zorlama gibi.
Fenerbahçe topa sahip olurken yine şekil değiştiren bir yapı kullandı. Semedo sağ bekten sürekli ileri çıkarak çizgi genişliğini sağladı. Oosterwolde ise sol bekte daha kontrollü kaldı, zaman zaman iç koridora girip üçüncü stoper gibi konumlandı. Bu sayede geride üçlü bir dinamik yapı oluşurken Semedo hücumda ekstra opsiyon yarattı. Bu aslında birçok yayında anlattığım bir kanat kullanımı ofansifse diğeri defansif olursa dengeyi sağlama yönünde bir adımdı.
Merkezde Fred oyun kurulumunun ilk bağlantısı olurken Guendouzi onun yanında ikinci pas istasyonu görevini üstlendi. Talisca ise santrfordan çok serbest 10 numara gibi hareket ederek stoperlerle orta saha arasındaki boşlukları kullandı ve rakip savunma arası boşluk bulmaya çalıştı
İrfan Can sağdan içe kat ederek merkezde sayısal üstünlük oluşturdu. Kerem ise soldan iç koridora yaklaşarak ceza sahasına ikinci forvet koşuları attı. Böylece Fenerbahçe hücumlarının büyük bölümü sağ kanatta Semedo-İrfan Talisca üçgeni üzerinden şekillendi.
Górnik top rakipteyken 4-3-3’ten 4-5-1’e döndü. Kanatlar beklerin yanına kadar gömüldü ve merkez tamamen kapatılmaya çalışıldı. Ancak bu tercih, öndeki Prekop’u yalnız bıraktığı için topu kazandıklarında çıkış yapmalarını zorlaştırdı. Fenerbahçe de ikinci topları rahat toplayarak oyunu sürekli rakip yarı sahada tuttu.
İlk yarının en belirgin taktik detayı, Semedo’nun sağ çizgiden verdiği genişlik ile Talisca’nın merkeze gelip oluşturduğu bağlantılar sayesinde Fenerbahçe’nin Górnik’in kompakt savunmasını sabırla açmaya çalışmasıydı.
Talisca’nın yine bireysel becerisi skor yönünü çözdü. Zamanla setler, alışkanlık oluştukça daha çok oturacaktır.
İkinci bölgedeki yoğunluk, tamamen kapanan bir rakibe karşı oynandığı için beklenen bir görüntüydü. Asıl dikkat çeken nokta ise üçüncü bölgedeydi. Fenerbahçe, net bir 9 numarayla oynamadığı için ön hattaki oyuncular sürekli yer değiştirdi; Talisca oyuna girince Asensio, İrfan Can ve diğer hücumcular sabit pozisyonlarda kalmadı. Bu hareketlilik teoride rakip savunmanın dengesini bozabilecek bir yapı sunsa da, henüz alışma süreci tamamlanmadığı ve set oyunu oturmadığı için istenen verim alınamadı.
Bunun sonucu olarak Fenerbahçe, üçüncü bölgede topu istediği süreyle tutamadı ve burada yalnızca %35’lik bir hakimiyet yakalayabildi. Oysa topa hükmeden bir takımın bu oranı daha yukarı çekmesi beklenir. Net bir santrforun olmaması ve rakip eksiltebilen bireysel oyuncular yerine daha çok teknik, pas bağlantısı kuran profillerin tercih edilmesi de bu tabloyu etkiledi. Hücum akıcılığı zaman zaman sağlansa da, ceza sahasında referans noktası eksik kaldığı için set hücumları istenen olgunluğa ulaşamadı. Bu yapı oturdukça üçüncü bölge hakimiyetinin ve üretilen pozisyon sayısının da doğal olarak artması beklenebilir.
Türkçe anlama sorunu mu var, yoksa negatiften beslenme alışkanlığı mı? Her şeyden kriz çıkarmaya niyetli taraftar değil sosyal medya grubu var. Oyuncunun fiziksel bir problemi olduğu ve yüklemenin kademeli yapılması gerektiği söyleniyor. Bir anda sahaya atarsan bu kez de “Kas grubu analizi yapılmadı, neden riske atıldı?” denilecek. Biraz sakin olmakta fayda var.
Gornik Zabzre’nin son maçını raporlarken dikkatimi çekenler; Son resmi maçları, yani Lech Poznań’a 3-1 kaybettikleri Polonya Süper Kupa finali, Fenerbahçe açısından önemli ipuçları veriyor. Maça aslında çok iyi başlayıp Kacper Urbański’nin taşıdığı kontra atakta Maksym Khlan ile öne geçtiler. Ancak oyun ilerledikçe özellikle merkez savunması baskıya direnemedi ve ikinci yarıda Lech’in tempolu hücumlarına cevap veremeyerek maçı 3-1 kaybettiler.
Khlan yine takımın en dikkat çeken ismi oldu. Sol kanattan hızını kullanıp geçişlerde tehdit oluşturdu ve golünü attı. Urbański topu ileri taşıyan, Sadílek ise orta sahada dengeyi sağlayan oyuncu profili çizdi. Buna karşılık Prekop ileri uçta etkisiz kaldı, Ismaheel de beklenen katkıyı veremedi. Savunmada Janicki, Josema ve Sáček baskı altında ciddi problemler yaşadı; özellikle rakip ceza sahasına yerleştiğinde adam paylaşımı ve pozisyon alma konusunda aksadılar.
Bu tablo Fenerbahçe için olumlu görünüyor. Górnik geçiş oyunuyla tehdit oluşturabilecek bir takım ancak topa hükmeden, ön alanda baskı yapan ve geniş kadro kalitesine sahip rakiplere karşı savunma dirençleri düşüyor. Fenerbahçe oyunun kontrolünü eline alıp tempoyu yükseltirse özellikle savunma arkası koşular ve kanat organizasyonlarıyla çok fazla pozisyon üretebilir. Górnik’in en büyük silahı hızlı geçişler ve Khlan’ın bireysel çıkışları olurken, Fenerbahçe’nin en önemli görevi bu geçişleri başlamadan kesmek olacaktır. Bunu başarabildiği senaryoda kalite farkının skora yansıması sürpriz olmaz.
Oyuncu profillerine bakınca Górnik Zabrze topa uzun süre sahip olup oyunu domine eden bir takım değil. Daha çok geçiş hücumları, fiziksel mücadele ve kanat koşuları üzerinden üretmeye çalışan bir yapıdalar.
Ön tarafta Erik Prekop klasik bir bağlantı santrforu. Rakip stoperleri meşgul ediyor, sırtı dönük top alıyor ve kanatlardan gelen oyunculara alan açıyor ancak sürekli kendi pozisyonunu üreten, savunmayı tek başına dağıtan bir forvet profili değil. Bu nedenle hücum yükü büyük ölçüde kanatlara kalıyor.
En dikkat çeken isim Maksym Khlan. Sol kanattan içeri kat etmeyi seven, patlayıcı ilk adımı olan ve geçiş hücumlarında takımın en büyük silahı. Son maçta da en etkili oyuncularıydı. Sağ tarafta Taofeek Ismaheel daha çok genişlik veren, dikine oynayan ve hızını kullanan bir kanat olsa da karar verme kalitesi Khlan’ın gerisinde.
Orta sahada Kacper Urbański takımın beyni gibi oynuyor. Topu üçüncü bölgeye taşıyan, pas bağlantısını kuran ve oyunun yönünü değiştiren isim. Yanındaki Lukáš Sadílek ise daha çok mücadele, pres ve denge oyuncusu. İkili birlikte orta sahayı ayakta tutuyor ancak baskı altında pas kaliteleri üst düzey takımlara karşı düşebiliyor.
Savunmada Erik Janža en tecrübeli isim. Sol bekten kaliteli orta yapabiliyor ve duran toplarda etkili. Sağ bek Michal Sáček çalışkan ve temposu yüksek olsa da arkaya atılan koşularda zaman zaman yakalanabiliyor. Stoper ikilisi Janicki-Josema fiziksel mücadelede sert ancak yüksek savunma çizgisinde ve hızlı forvetlere karşı dönüşleri ağır kalabiliyor.
Genel tabloya bakınca Górnik, kanatları hızlı kullanan, fiziksel teması seven ve geçişlerde etkili olabilen bir takım. Buna karşılık ön alan baskısı yiyen, savunmasını önde kurmak zorunda kaldığında hataya açık ve bireysel kalite seviyesi Fenerbahçe’nin altında. Fenerbahçe topa hükmedip Urbański’nin oyun kurmasını engeller, Khlan’ın geçişlerini keserse Górnik’in hücum üretkenliği ciddi şekilde azalır. Bu yüzden Polonya ekibinin en büyük umudu hızlı geçişler ve duran toplar olacaktır; set oyununda ise Fenerbahçe’ye karşı kalite farkını kapatmaları zor görünüyor.
Merkezden savunma arkası koşularına önlem alamıyorlar. Fenerbahçe burayı zorlayabilir. Ancak hücum oyuncuları yer değiştirerek farklı anlarda merkez koşusu denerse gol veya goller bulması çok muhtemel.
İspanya Milli Takımı'nın Arjantin karşısında bulduğu bu gol, modern futbolun en temel hücum prensiplerinden biri olan "dar alanda çoğalıp, geniş alanda izole etme" stratejisinin kusursuz bir örneğini sunuyor. Atağın gelişim aşamasında topu merkezden sağ kanada, Lamine Yamal ve Pedro Porro'nun bulunduğu bölgeye yönlendiren takım, Arjantin savunmasının blok halinde bu kanada kaymasını sağlıyor. Rakip savunmanın odak noktası ve dengesi tamamen sağ tarafa yığıldığı anda ise asıl taktiksel plan devreye giriyor: Ters kanatta, yani zayıf tarafta konumlanan Nico Williams için devasa bir boşluk yaratmak. Topun hızla yön değiştirmesiyle birlikte geniş alanda topla buluşan Nico, bireysel patlayıcılığını kullanarak Arjantin savunmasının dengesiz yakalanışını net bir bitirişle cezalandırıyor. Bu organizasyon salt bir oyuncu yeteneği değil; saha içi geometrisinin, pas zamanlamasının ve alan parselizasyonunun sahaya yansımış harika bir tezahürü. Guiliano Simone’nin bir anlık uyuması, Ferran Torres’nin bilinçli boşluk takibi ve ufak ayrıntılarla belirlenen bir final daha.
🇪🇸 İspanya’nın turnuvaya bilinçli olarak düşük tempoyla başladığına dair İspanyol basınında çıkan yorumların sahaya yansımasını net şekilde gördük. Yarı finale kadar adeta oyunlarını sakladılar, gerçek viteslerini göstermediler. Tempoyu kontrollü tuttular, gereksiz risk almadılar ve tam anlamıyla rölantide ilerlediler. Buna rağmen rakiplerini zorlanmadan geçerek finale ulaştılar. Ne zaman gaza basmaları gerektiğini bildiler ve kritik anlarda seviyelerini bir anda yükselttiler.
Dünya Kupası’nı şampiyon olarak tamamlayan İspanya, turnuvayı yalnızca 1 gol yiyerek bitirip en az gol yiyen takım oldu. Hücumda ise 36 yakalanan fırsatla en fazla pozisyona giren ekip olmayı başardılar. %66 topa sahip olma oranı, maç başına 625 isabetli pas, %92 ileriye doğru pas isabeti ve son bölgede %87 pas isabeti ile yine kendi oyun kimliklerinin zirvesine çıktılar. Günümüzde topa daha az sahip olmanın başarı getirdiğini savunan görüşlere karşı, “Topa sahip olacaksan bunu etkili ve domine ederek yapmalısın.” anlayışını bir kez daha sahaya yansıttılar.
Set oyunundaki üretkenlikleri de dikkat çekiciydi. 10 ve üzeri pasla sonuçlanan 14 tehlikeli atak üreterek bu kategoride de turnuvanın en verimli takımı oldular. Pas oyununu sadece top çevirmek için değil, rakibi yıpratıp doğru anda son darbeyi vurmak için kullandılar. Tempoyu istedikleri gibi düşürdüler, istedikleri anda ise bir üst vitese çıkarak rakiplerini çözmeyi başardılar.
2010 Dünya Kupası’nın ardından sürekli geliştirdikleri oyun kültürü, 2024 Avrupa Şampiyonası’nda pas oyunu ile direkt oyunu harmanlayan yeni kimliğe evrilmişti. Bu Dünya Kupası ise o dönüşümün olgunlaşmış hâlini gösterdi. Artık sadece topa hükmeden değil, turnuvanın ritmine göre hareket eden, gerektiğinde kontrollü oynayan, gerektiğinde ise oyunu hızlandırıp rakibini bo��an bir İspanya izledik. Turnuva futbolunun gerektirdiği stratejik esnekliği en iyi uygulayan takım oldular.
Bir diğer önemli detay ise skor yükünü tek bir oyuncuya bırakmamalarıydı. 8 farklı oyuncunun gol atması, sistemin bireylerin önüne geçtiğinin en büyük göstergesiydi. Hatta bana göre takımın süperstarı Lamine Yamal, yarı final dışında çok üst düzey bireysel performanslar sergilemedi. Buna rağmen İspanya’nın bu kadar dominant bir turnuva geçirmesi, yıldızlardan çok sistemin kazandığını kanıtladı. Bir kez daha gördük ki İspanya’nın en büyük yıldızı, sahadaki taktiksel düzeni ve yıllardır geliştirerek korudukları futbol kültürü oldu.
Tebrikler İspanya 🇪🇸💪🏻
Bu dünya kupası bana eşlik eden gece gündüz tweetlerimi okuyup, yayınlarda ayrıca gelen herkese selamlar. Umarım analizlerimi beğenmişsinizdir. Hiçbir maçı kaçırmadım. Tüm maçlar ile ilgili analizlerimi paylaştım. Raporlama yaparken sizlerde bana yoldaş oldunuz teşekkürler.
İlk 45 dakikanın 0-0 geçmesinin temel nedeni iki takımın da birbirinin güçlü olduğu bölgeleri iyi kapatması oldu.
🇪🇸 İspanya topa daha fazla sahip olsa da merkezde Rodri ve Fabián Ruiz’in pas bağlantıları, Arjantin’in kompakt 4-4-2 savunması nedeniyle sürekli yavaşladı. Olmo sık sık geriye gelmek zorunda kaldı, Oyarzabal ise stoperler Martínez ve Romero arasında yalnız kaldı.
🇦🇷 Arjantin ise hücumda Messi’yi serbest kullanmaya çalıştı ancak İspanya’nın merkezde Rodri, Cubarsí ve Laporte üçlüsü Messi’nin topla yüzünü dönmesini büyük ölçüde engelledi. Julián Álvarez de derine gelmek zorunda kaldığı için ceza sahasında yeterli oyuncu sayısına ulaşılamadı.
Ortalama pozisyon haritaları da bunu destekliyor. İspanya’nın hücum hattı oldukça geniş yerleşirken ceza sahasına yeterince oyuncu sokamadığı görülüyor. Arjantin ise bloklar arasındaki mesafeyi kısa tutarak özellikle sol iç koridoru kapatmış ve İspanya’yı daha çok kenarlara yönlendirmiş.
Bireysel performanslarda da savunmalar öne çıkıyor. Rodri ilk yarının en etkili oyuncularından biri oldu yine..
Maçın 0-0 gitmesinin nedeni, iki ekibin de birbirinin merkez bağlantılarını bozması, geçiş hücumlarını engellemesi ve ceza sahasında yeterli kaliteyle son pası verememesi. İkinci yarıda kilidi açacak unsur büyük ihtimalle bireysel bir yetenek anı, duran top organizasyonu ya da oyuna girecek hücumcu hamleleri olacak.
Bir diğer kilit nokta ise Dani Olmo’nun oyundaki konumu. Olmo üçüncü bölgeye yakın kaldığında İspanya’nın hücumları çok daha fazla nitelik kazanıyor. Ancak Arjantin, etkili ön alan baskısıyla Olmo’yu sürekli geriye koşmaya zorladı ve onu oyun kurulumuna çekti. Bu nedenle İspanya son bölgede bağlantı kurmakta zorlandı. İkinci yarının belirleyici taktiksel detayı da bu olacak. Eğer Olmo’yu yeniden ceza sahası çevresinde topla buluşturabilirlerse, İspanya’nın hücum kalitesi ve gol üretme ihtimali ciddi şekilde artacaktır.
Rafael Leão konusunda hem Galatasaray’ın hem de Fenerbahçe’nin adı geçiyor. Ancak Fenerbahçe’nin yabancı kontenjanı ve kadro planlamasını netleştirmeden bu seviyede bir transfer için çok rahat hareket edebileceğini düşünmüyorum.
Greenwood transferinin ardından nasıl bir profil hedefleneceği de belirleyici olacak. Ben santrfordan ziyade sol kanat-forvet özellikli bir oyuncunun daha doğru hamle olacağını düşünüyorum. Leão da özellikle prime döneminde bu rolü çok etkili oynadı. Gerektiğinde tek santrfor olarak görev alabildiği gibi, çift forvet düzeninde ikinci santrfor gibi de oynayabiliyor. Greenwood’un üzerine böyle bir “çilingir” eklenirse hücum hattı bambaşka bir seviyeye çıkabilir.
Rashford cephesinde ise ağustos ayını bekleme planı ve Türkiye’ye bakışı nedeniyle Rafael Leao transferinin bu transfere göre gerçekleşme ihtimali bana daha yüksek geliyor. Buna rağmen Leão konusunda nedense içimde Galatasaray’ın transferi bitireceğine dair daha güçlü bir his var. Barış Alper’in satış durumuda etkili olabilir veya zaman kaybettirebilir. Bu arada oyuncu düşüşte elbette ama daha genç ve Türkiye Ligi’nde bu yetenek setiyle tekrar çıkış yapabileceği kanaatindeyim.
Dünya Kupası üçüncülük maçları, finallere kıyasla genellikle daha gollü ve daha açık bir oyun temposunda geçer. Bunun en önemli nedenlerinden biri, takımların final baskısını yaşamaması ve daha özgür bir futbol oynamasıdır. Ayrıca teknik direktörlerin rotasyona gitmesi, oyuncuların bireysel performanslarını sergileme isteği ve gol krallığı gibi kişisel hedefler de hücum futbolunu teşvik eder. Bugüne kadar oynanan 20 Dünya Kupası üçüncülük maçında toplam 77 gol atıldı ve maç başına gol ortalaması 3,85 olarak gerçekleşti. Bu da tarih boyunca üçüncülük karşılaşmalarının, finallere göre çok daha fazla gole sahne olduğunu gösteriyor.