Ülkemizin ulusal nitelikteki iki büyük gözlemevi binasını tasarlayan ve inşa sürecini büyük bir titizlikle başından sonuna takip eden Yüksek Mimar Erkan Şahmalı "International Astronomical Union Onur Üyeliğine" kabul edilmiştir. @Ali_Alpar@ecapa_aklinizi
https://t.co/uJ5bPO7QBB
4 kardeşi difteri ve kuş palazından öldü.
Askeri lisede öğrenciyken sıtma oldu. Hayatı boyunca sıtmanın etkileri devam etti.
Hasta hasta zindana atıldı.
Trablus'da gözünden, Çanakkale'de göğsünden yaralandı.
Bu fotoğrafın çekildiği anda üç kaburgası kırık, böbrek sancısı çekiyor.
1 sene sonra da kalp krizi geçirecek.
Tarihte mucize yoktur.
Mucize denilen şey, halk sevgisi, zeka ve inattır.
Zekasına, inadına ve sevgisine müteşekkiriz.
İş güç bitti, okuldan oğlanın kırtasiye listeleri gelmiş onların başına oturdum, geçen seneden ne kullanılır, yeni ne alınır... Yeni defterler, kalemler, boyalar okulun açılmasının en neşeli kısmı herhalde. Siz de @hacerfoggo@yoksulluk_ag kampanyasına katılıp bir kaç çocuğa daha ulaşıp neşeyi çoğaltmak isterseniz haydi buradan buyrun:
https://t.co/xi6P4BctTW
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bir resmini 4 metrelik mozaiğe dönüştüreceğiz.
Sonrada kentin bir kültür binasının cephesine asacağız. Şöyle yapacağız;
Bu yıl cuma, cumartesi, pazar 30 Ağustos’u 3 gün Hasanpaşa Gazhanesi bahçesinde kutlayacağız. Bahçenin tam ortasına dev bir masa kuracağız. Tüm gün bayrama katılan bütün İstanbullular bu masa başında Mustafa Pilevneli ve yardımcısı sanatçılarla birlikte bu mozaiği yapacaklar.
28, 29, 30 Ağustos tarihlerinde saat 15.00 - 19.00 arasında Müze Gazhane'ye bekliyoruz. ☀️🌿
Pirinç pilavındaki inorganik arseniği azaltmak için:
1 ölçü pirinci
4 ölçü kaynar suda
5 dakika haşlayın.
Haşlama suyunu dökün.
Temiz su ekleyip pilavı suyunu çektirerek pişirin.
Basit ama etkili bir mutfak uygulaması.
Pirinç pilavındaki arseniği azaltmak https://t.co/1ZlclCzyE3
Julian Alaphilippe emekli olduğunu açıkladı. Haberi duyunca insan sadece bir bisikletçinin değil, bir dönemin de yavaş yavaş emekli olduğunu düşünüyor. Sagan, Pinot, Bardet ve şimdi Alaphilippe.
Yol bisikletinin son 10-11 yılını tanımlayan çok büyük bir isimdi. Onu hep beraber çok sevdik. Başarılarından öte yarışma biçiminden kaynaklıydı bu. Herhalde yayınlarda en çok gelen sorulardan biri şuydu: 'Bugün Alaphilippe yarışıyor mu?' Alapilifçiler izliyordu bizi artık. Ya da Alain-Philippeçiler. Kendi kitlesini oluşturmuştu.
Pinot, Bardet ve Barguil'e üç silahşör deniyorsa, Alaphilippe de D'Artagnan olmuştu. Fransızların altın nesliydi.
Birbirlerine pek benzemiyorlardı; Pinot içe kapanık, Bardet entelektüel, Barguil de istikrarsız... Alaphilippe ise bu üçlünün belki en taşkın, en dışa dönük olanıydı. Neşe kaynağı, muzip bir oyuncu, bir mimik ve iletişim uzmanıydı. Bir dansçı ve babadan gelen kültürle ritmik bir sanatçıydı. Ama aynı bisiklet düşüncesini temsil ediyorlardı: Atak yapmak, kabullenmemek, yarışın önceden yazılmış senaryosuna itiraz etmek.
Fransızların 'Panache' dediği o isyankar ruh, görkemli, hesapsız, heyecan verici atakçı zihniyet tam da buydu. Sadece cesaret değil; biraz gösteriş, biraz cüret, biraz da sonucu düşünmeden heyecan verici güzel bir şey yapmaya kalkışmak. Alaphilippe'in yarışma stili gibi.
L’Équipe’tan Alexander Roos'un bugünkü güzel ifadesiyle, “un distributeur infatigable de frissons”; yorulmak bilmeyen bir heyecan dağıtıcısı...
Çağının en büyük puncheur’lerinden biriydi. Ama onu özel yapan yalnızca kısa ve sert bir yokuşta yarışı birkaç saniyede parçalayabilmesi değildi. Ama onu yalnızca bir puncheur diye tarif etmek de eksik kalıyor.
Sele üzerinde yükseldiğini gördüğümüz anda sesimizi hazırlardık mikrofon başında; çünkü birazdan, mantıklı olsun ya da olmasın, bir şey deneyeceğini bilirdiniz. Yıllardır mikrofon başında bisiklet anlatırken, bazı bisikletçilerin hareketini gözünüzün ucuyla görmeniz yeter. Alaphilippe sele üzerinde yükselmeye, başını hafif yana yatırıp omuzlarını oynatmaya başladığında sesinizi de hazırlardınız. Çünkü birkaç saniye sonra havai fişekler atılabilirdi. Mesela 2019 Fransa Turu'nda Pinot ile atak yaptıkları o muhteşem günden sonra onlara 'Hava Fişek Kardeşleri' demişti L'Équipe gazetesi.
Sagan’la beraber bugünkü saldırgan bisikletin öncülerinden de oldu. Kontrolün, watt’ın ve hesabın giderek belirleyici olduğu yıllarda eski usul bir yarışma biçimini yeniden hatırlattılar: uzaktan gitmek, senaryoyu bozmak, kazanmak için kaybetmeyi de göze almak.
Pogačar ve Van der Poel bunun daha güçlü, daha eksiksiz, daha kusursuz halini temsil ediyor belki. Büyük yıldızlar her yerde yarışıyor, elli kilometreden saldırıyor, klasikçi-tırmanıcı-puncheur gibi eski sınırları ortadan kaldırıyor. Ama L’Équipe’in yazısındaki bir fikir çok hoşuma gitti: Kusursuzluk her zaman daha büyüleyici değil. Çünkü şiir bazen tam da “grains de sable”, kum tanelerinde, yani o küçük aksaklıklarda, hatalarda, başarısızlıklarda saklı.
Alaphilippe de biraz böyleydi. Bir gün yenilmez görünürdü, ertesi gün hiçbir şey yolunda gitmezdi. Liège’i hiç kazanamadı mesela. 2019 Tour’da hepimiz birkaç haftalığına olmayacak bir şeye inandık. Imola’da Gallisterna’da ayağa kalktığınızda ise sonucu bilmeden bile o hareketin yıllarca hatırlanacağını hissedebiliyordunuz.
İki dünya şampiyonluğu, etaplar, sarı mayo giymek, Sanremo, Strade, Flèche’ler… Büyük bir palmarès dolabı. Ama başarılar bazen bir sporcunun bıraktığı izi anlatmaya yetmiyor.
Alaphilippe’i sonuçlarından çok o birkaç saniyelik beklentiyle hatırlayacağım: Ekranda öne geliyor, sele üzerinden kalkıyor ve insanın aklından aynı şey geçiyor:
“Bir şey deneyecek...”
Puncheur’dü, şampiyondu; ama her şeyden önce panache ile yarışıyordu. Tutkusuyla ve kalbiyle yarışıyordu. Aynı L'Equipe'in bugün veda manşetinde dediği gibi: 'Kutsal Kalp'. Son romantiklerden biriydi.
Onu kaybettikleriyle de hatırlayacağız. Mesela 2020 Liège-Bastogne-Liège Roglic mağlubiyeti... Ya da sayısız başarıya ulaşmayan atağı gibi. Hatta kariyerini sekteye uğratan o büyük kazalar bile görkemli, akılda kalıcıydı. Görkemli bir kaybedendi ne de olsa...
Bazı sporcuların tüm kariyerlerini anlatırsınız, izlersiniz. Takip edersiniz. Yolculuğa eşlik edersiniz. Başarılarını sıralarsınız. Bazıları size o sporu neden sevdiğinizi hatırlatır.
Alaphilippe de böyle bir hafıza oluşturdu.
Onu anlatmak, izlemek ve dönemine denk gelmek büyük şanstı.
Çok keyifli bir yolculuktu.
Onun sözleriyle bitireyim:
“Her zaman içgüdülerimle yarıştım; sayılar bana yapmamı söylediğinde değil, bacaklarım cayır cayır yanarken atak yaptım. Bu kararı da aynı şekilde verdim. Bir sabah antrenman kampında uyandım ve bunu hissettim: Bu benim son yılım. Üstelik hiçbir hüzün duymadan.”
Merci LouLou.
(Twit atayım dedim yazıya dönüştü galiba)
Çok ilginç bir çalışma!
Kalp krizlerinin gizli tetikleyicisi bakteriler olabilir!
Yeni bir çalışma, ağızda bulunan viridans streptokoklarının koroner plaklarda biyofilm hâlinde saklanabildiğini gösterdi.
Biyofilm bozulduğunda gelişen inflamasyon, plağın yırtılmasına ve kalp krizine katkı sağlayabilir.
Bu, kolesterol önemsiz demek değil elbette; bazı krizlerde enfeksiyonun da rol oynayabileceğini gösteren yeni bir mekanizma. Nedensellik için daha fazla çalışma gerekli mutlaka.
Tabi yeni mekanizmalar LDL+Oksidasyon hipotezini de destekliyor, oksidasyon kaynağı çoğunlukla kontrolsüz basit/rafine şekerden kaynaklı glikasyon!
Kaynak: Journal of the American Heart Association, 2025
Samiye Sağanak, 1935 Kırıkkale Keskin’de lojmanının önünde…☀️❤️
Yıl 1935. Anadolu'nun kerpiç evleri ve yoksulluğu... yıkık dökük bir lojman ! önünde, topuklu ayakkabıları, zarafeti ve cebinde hukuk fakültesi diplomasıyla duran genç bir hakim kadın.
Anadolu'nun garibanlığının yanı başında bir zarafet ve cesaret anıtının güzelliği. Bu fotoğrafı dün Samiye hanımın kızı Zeynep Sözen ve damadı sevgili üstadım Gürol Sözen’i ziyaret edince evlerinde gördüm. Hikayesini dinledim, bu fotoğrafın güzelliğine vuruldum.
Adaletle, umutla yola çıkan tüm Cumhuriyet kadınlarına minnetle. ⚖️🇹🇷
#CumhuriyetKadını #Anadolu #1935 #Tarih #SamiyeSağanak
YARININ ZEHİRLENMELERİ BUGÜN BAŞLADI!!
Gıda güvenliği artık yalnızca mutfakta değil; iklimde, limanlarda, laboratuvarlarda ve küresel tedarik zincirlerinde başlıyor.
Son aylarda dünyanın farklı bölgelerinden gelen sağlık haberleri dikkat çekici bir ortak noktada birleşiyor: bakteriler, toksinler, parazitler ve gıda kaynaklı salgınlar. Bir ülkede üretilen marul başka bir kıtada sofraya geliyor; bir limandaki gecikme, soğuk zincirin birkaç saat bozulmasına neden olabiliyor.
Küreselleşme sayesinde gıdaya erişim arttı; ancak aynı sistem, mikrobiyolojik ve kimyasal risklerin de sınır tanımadan yayılmasına yol açıyor.
Yakın zamanda ABD’de çok eyaleti etkileyen Cyclospora salgınının marul tedarik zinciriyle ilişkilendirilmesi bunun güncel örneklerinden biri oldu.
Bilim insanları artık gıda güvenliğini yalnızca “bozuk yiyecek” sorunu olarak görmüyor.
Dünya Sağlık Örgütü, iklim değişikliğinin mevcut ve yeni gıda kaynaklı hastalık risklerini artıracağını; sıcaklık artışı, aşırı yağışlar, seller ve kuraklıkların hem bakterilerin hem de toksin üreten küflerin yayılımını kolaylaştıracağını vurguluyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tehlikeler yalnızca Salmonella, Listeria, E. coli veya Campylobacter gibi bakteriler değil. Aynı zamanda aflatoksin gibi küf toksinleri, denizlerde ısınmayla artan kabuklu deniz ürünü toksinleri, ağır metaller ve pestisit kalıntıları da giderek daha karmaşık bir halk sağlığı sorunu oluşturuyor. 2026’da yayımlanan analizler, ABD’de incelenen çok eyaletli gıda salgınlarının yaklaşık onda birinin kimyasal maruziyetlerden kaynaklandığını; özellikle deniz ürünü toksinlerinin önemli paya sahip olduğunu gösteriyor.
Küresel tedarik zinciri neden kırılgan?
Bir domates onlarca noktadan geçiyor!!!
Tarla
Sulama suyu
Hasat
Paketleme
Soğuk zincir
Liman
Gümrük
Dağıtım merkezi
Market
Ev mutfağı
Bu halkalardan yalnızca birindeki aksama, binlerce kilometre uzağa kadar uzanan salgınlara neden olabiliyor. Gıdanın uluslararası dolaşımı arttıkça denetim yalnızca tek bir ülkenin sorumluluğu olmaktan çıkıyor; küresel koordinasyon gerektiriyor.
WHO ve FAO bu nedenle “One Health” yaklaşımını, yani insan, hayvan ve çevre sağlığını birlikte değerlendiren sistemi ön plana çıkarıyor.
İklim değişikliği görünmeyen laboratuvar aslında..
Daha sıcak yazlar yalnızca insanları bunaltmıyor.
Bakterilerin çoğalma hızını artırıyor.
Seller tarım arazilerini kanalizasyon sularıyla buluşturabiliyor.
Kuraklık sulama suyu kalitesini bozabiliyor.
Artan nem küf gelişimini kolaylaştırıyor.
Isınan denizler ise Vibrio gibi bakterilerin ve deniz toksinlerinin daha geniş alanlara yayılmasına neden olabiliyor. Son yıllardaki derleme çalışmalarının ortak sonucu, iklim değişikliğinin gıda güvenliği risklerini biyolojik ve kimyasal açıdan aynı anda büyüttüğü yönünde.
Önümüzdeki 10–20 yılda neler olabilir?
Bugünkü bilimsel eğilimler devam ederse …
Gıda kaynaklı salgınların daha sık sınır aşan olaylar hâline gelmesi.
Isınan iklim nedeniyle deniz ürünü toksinleri ve Vibrio enfeksiyonlarında artış.
Kuraklık ve sıcaklık nedeniyle aflatoksin gibi küf toksinlerinin daha geniş coğrafyalarda görülmesi.
Yapay zekâ destekli erken uyarı sistemlerinin, riskli bölgeleri salgın başlamadan tahmin ederek denetimleri daha hedefli hâle getirmesi.
İlk çalışmalar bu yaklaşımın denetim verimliliğini artırabileceğini gösteriyor.
Peki birey ne yapabilir?
Halk sağlığının önemli bir bölümü ev mutfağında başlar.
Soğuk zinciri koruyun; alışverişte soğuk ürünleri en son alın.
Çiğ et ile sebzeleri aynı yüzeyde hazırlamayın.
Meyve ve sebzeleri akan su altında iyice yıkayın; riskli gruplarda uygun olduğunda pişirmeyi tercih edin.
Son kullanma tarihinden çok saklama koşullarına dikkat edin.
Çiğ süt ve güvenilir olmayan ürünlerden kaçının.
Kusma, ateş ve şiddetli ishal gelişirse özellikle yaşlılar, çocuklar, gebeler ve bağışıklığı baskılanmış kişiler gecikmeden sağlık kuruluşuna başvursun.
Bir bakteri pasaport taşımaz.
Ama sizi hasta edebilir.
Aslında ismi Assos.
Antik kentlerin isminde iki s ve nd harfleri varsa şehir Anadolu halklarına ait
(Aspendos, Sagalassos, Termessos, Arykanda)
-polis -ia, -os ekleri varsa Yunan halklarına ait demekmiş
(Neapolis, Apollonia, Hierapolis, Magnesia)
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Suat Özçağdaş:
- Sinem Dedetaş çarşamba sabahı 06.00’da gözaltına alındı.
- Gece yarısına kadar avukatıyla görüştürülmedi.
- Perşembe 03.00’te sorguya alındı, bugün 08.30’a kadar 16,5 saat ifade verdi.
- Hiç uyumadan 11.00’de adliyeye sevk edildi, burada da 11 saat kaldı.
- Son 48 saattir uykusuz. Bu başlı başına bir eziyet.
Nasıl bir ideolojik saplantı ki!
Türkiye’yi insan yiyen canavara dönüştürdünüz!
Rahat bırakın vatansever, eğitimli, halka hizmet eden çalışkan insanlarımızı!
#SinemDedetaşYalnızDeğildir ❤️🌹
İstanbul’un en başarılı belediye başkanlarından birini daha tutukladılar.
Suçu Haliç Tersanesinin özelleştirilip AVM yapılmasına engel olmak.
Suçu Üsküdar’ı gerici erkeklerden kurtarıp tarikatların musluğunu kesmek!
Suçu AKP’ye geçecek kadar kendini küçültecek bir suç işlememiş olmak!
Dün tutuklanan sadece Sinem Dedetaş değil.
Asıl tutuklanan onlarca farklı belediyede olduğu gibi “bu belediyeyi bu kadın yönetsin” diyerek oy veren bizlerin seçme hakkıdır!
Yargıtay’dan plajlar için emsal karar: Kıyılar, toplumun ortak kullanımına açıktır, özel işletmeler vatandaşa müdahale edemez
•İzmir Çeşme’deki Altınkum Plajı’nda halk plajı statüsündeki alana giden bir doktor, havlusunu sererek denize girmek istedi.
•Plajda faaliyet gösteren özel işletmenin çalışanı aileyi alandan çıkmaya zorladı.
•Doktorun jandarmaya şikayeti üzerine dava açıldı.
•Yerel mahkeme, kıyı hakkını engelleyen çalışan ile ona talimat veren işletme yöneticisini suçlu buldu.
•İşletme çalışanı “Kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezası aldı.
•İşletme yetkilisi ise çalışanı yönlendirdiği için “azmettirme” suçundan 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı.
•Yargıtay Ceza Genel Kurulu, yerel mahkemenin kararını onadı ve bu karar Türkiye için bağlayıcı emsal niteliği kazandı.
•Kararda Anayasa’nın 43. maddesi ile 3621 sayılı Kıyı Kanunu hatırlatıldı.
•Anayasa’ya göre kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır ve toplumun ortak kullanımına açıktır.
•Hiçbir tüzel veya gerçek kişi kamuya açık sahili tamamen kapatamaz, vatandaşın denize girmesini engelleyemez.
"Görüştüğümüz zaman saçlarımı bembeyaz, yaşımı on sene ileri bulacaksın." (Lozan'daki İsmet Paşa'dan Ankara'daki Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf, 22 Aralık 1922)
"Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı bir düşün. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim." (İsmet Paşa'dan Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf, 20 Temmuz 1923)
"Bütün güçlükler yenilerek, yalnız başımıza, büyük devletler karşımızda olduğu halde, Lozan Antlaşması'nı imzaladığım gün, hayatımın en mutlu anıydı." (İsmet İnönü)
"Bu antlaşma, Türk milletine karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir." (M.Kemal Atatürk, Nutuk, 1927)