SEÇİM EKONOMİSİNE GİRİYOR MUYUZ?
Son günlerde art arda gelen açıklamalara bakınca herkes aynı soruyu soruyor: Seçim ekonomisi başladı mı?
Bugün bu soruyu rakamlarla, dürüstçe ve iki tarafı da tartarak cevaplayacağım. Sonra da 7 Eylül'de açıklanacak Orta Vadeli Program'da tam olarak neye bakmamız gerektiğini anlatacağım. Çünkü asıl cevap orada olacak.
ÖNCE ŞU ANDA OLANLARI G��RELİM
Sanayi ve Teknoloji Bakanı, imalat sanayine yönelik finansman paketinin detaylarını açıkladı. Rakamlar ciddi:
Yatırım Taahhütlü Avans Kredisi programının bütçesi 750 milyar liraya çıkarıldı. Bu program kapsamında bugüne kadar 528 milyar lira yatırım tutarına sahip 83 proje desteklenmiş durumda.
Üstüne 250 milyar liralık yeni bir işletme kredisi paketi geldi. Başvurular 1 Eylül'den itibaren başlıyor. KOBİ'lere ve büyük ölçekli işletmelere 50 milyon liraya kadar kredi imkanı sunuluyor, 6 aya kadar ödemesiz dönem var ve KOBİ'lere ayrıca kefalet desteği sağlanacak.
İkisi birlikte, Hazine ve Maliye Bakanı'nın ifadesiyle toplam 1 TRİLYON LİRALIK uygun koşullu finansman alanı demek.
Ama asıl dikkat çekici olan, paketin içindeki iki mekanizma:
Birincisi, 12 puanlık faiz desteği. Ocak-Haziran dönemindeki ortalama istihdam düzeyini Temmuz-Aralık döneminde koruyan işletmelerin kredi finansman maliyetinin 12 puanını Bakanlık karşılayacak. Böylece sabit maliyetli kredilerde yıllık finansman maliyeti yüzde 25'e kadar inebilecek.
Bunun ne demek olduğunu bir düşünün: Piyasada ticari kredi faizlerinin çok daha yüksek olduğu bir ortamda, istihdamını koruyan sanayiciye yüzde 25'lik kredi sunuluyor. Bu, ciddi bir avantaj.
İkincisi, çalışan başına doğrudan destek. Tekstil, hazır giyim, deri ve mobilya gibi emek yoğun sektörlerde çalışan başına aylık destek, 2026 Ocak'ta 2.500 liradan 3.500 liraya çıkarıldı ve 14 sektöre yaygınlaştırıldı. Bakanlığın verdiği rakama göre bu uygulamayla bugüne kadar 686 bin istihdamın korunmasına katkı sağlanmış.
Ve bir de şu var: Bakan, "1-2 hafta içinde yeni çerçeveyi duyuracağız" ve "yeni paketleri de hazırlayacağız" diyor. Yani bu, serinin sonu değil.
Klasik seçim ekonomisi dediğimiz şey şudur: Faizler düşürülür, kredi ucuzlar, para bollaşır, herkese dağıtılır. Türkiye bunu geçmişte defalarca yaşadı.
Ama bu sefer o kanal KAPALI. Neden? Çünkü enflasyon hâlâ yüksek. Merkez Bankası kendi Enflasyon Raporu'nda yıl sonu tahminini yüzde 26'dan yüzde 28'e YÜKSELTTİ. Böyle bir tabloda faizi agresif indirip parayı bollaştırmak, kuru ve enflasyonu patlatır. Yani eski yöntem bu kez kullanılamaz.
O zaman ne yapılıyor? İşte kritik nokta burada: KANAL DEĞİŞTİRİLİYOR.
Genel faiz indirimi yerine, hedefli ve şartlı destek veriliyor. Herkese ucuz para değil; belirli sektöre, belirli şartla, belirli süre. İstihdamını koruyan alacak, korumayan almayacak.
Bu, teknik olarak "para politikasıyla gevşeme" değil; "maliye politikasıyla hedefli destek." Bütçeye maliyeti var ama enflasyona doğrudan etkisi genel faiz indirimine göre daha sınırlı.
Geçtiğimiz günlerde Resmî Gazete'de yayımlanan bir kararla, esnaf ve sanatkârlara kullandırılan Hazine faiz destekli kredilerde faiz indirim oranları DÜŞÜRÜLDÜ. Standart indirim yüzde 50'den yüzde 40'a çekildi. Ama aynı kararla, kredi kullanmak için aranan vadesi geçmiş borç ve prim borcu şartı KALDIRILDI.
Yani bir tarafta sübvansiyon oranı azaltılıyor, diğer tarafta krediye erişebilecek kişi sayısı artırılıyor.
Bunun tercümesi şu: Devlet "kesenin ağzını açıyorum" demiyor; "aynı parayla daha çok kişiye ulaşacağım" diyor. Bu, bütçe disiplinini gözeten bir yaklaşım.
Sonuç olarak benim değerlendirmem şu: Evet, seçim ekonomisine benzer bir sürece giriyoruz. Ama bu, klasik anlamda "bol para" seçim ekonomisi değil; ŞARTLI VE HEDEFLİ bir destek ekonomisi. Fark önemli, çünkü ikisinin piyasaya etkisi de farklı olur.
Bu tabloyu tamamlayan bir gelişme daha var.
Merkez Bankası, 1 Mart'ta ara verdiği haftalık repo ihalelerine yaklaşık 6 ay sonra, 24 Ağustos'ta yeniden başladı. Politika faizi yüzde 37'de sabit kalırken, bankaların fonlama maliyeti yüzde 40'lık gecelik kanaldan yüzde 37'lik haftalık repoya çekildi.
Bileşik faiz üzerinden hesaplandığında bu, yaklaşık 458 baz puanlık zımni bir indirime denk geliyor. Yani 10 Eylül'de politika faizi hiç değişmese bile, o tarihe kadar fiilen ciddi bir gevşeme yaşanmış olacak.
Ve önemli bir gözlem: Bu adım sonrasında döviz tarafında bir panik yaşanmadı. Merkez Bankası'nın rezerv pozisyonu da güçlü; 14 Ağustos haftası itibarıyla brüt rezervler 183,5 milyar dolar, net rezervler 67,2 milyar dolar, swap hariç net rezervler ise 54,3 milyar dolar seviyesinde. Mart ayındaki dalgalanmada yaklaşık 51 milyar dolar satan Merkez Bankası, nisandan bu yana 40 milyar doların üzerinde döviz aldı.
Bu neden önemli? Çünkü attığı adıma piyasanın sert tepki vermemesi, Merkez Bankası'nın elini rahatlatıyor. Tepkisizlik, bir sonraki adım için alan açar.
Ama madalyonun öbür yüzünü de söyleyeyim: Yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatları artıyor ve dolarizasyon oranı yeniden yükseliyor. Yani TL'ye güven henüz tam oturmuş değil. Bu, gevşeme sürecinin en büyük kırılganlığı.
VE ASIL SINAV: 7 EYLÜL, ORTA VADELİ PROGRAM
Şimdi geldik asıl meseleye. Bütün bu soruların cevabı 7 Eylül'de açıklanacak Orta Vadeli Program'da olacak.
Kağıt üzerinde 3 yıllık hedefler konacak ama herkes sadece 2027'ye bakacak.
Neden? Çünkü sonraki yıllar her sene yeniden revize ediliyor ve geçmişte neredeyse hiçbiri tutmadı. Somut örnek: Geçen yılki OVP'de 2026 için enflasyon hedefi yüzde 16, büyüme hedefi yüzde 3,8 olarak konulmuştu. Bugün nerede? Merkez Bankası'nın kendi tahmini yüzde 28, piyasa beklentisi yüzde 29'un üzerinde. Yani hedef neredeyse ikiye katlandı.
Bu yüzden 2028 ve 2029 rakamları sembolik olacak. Asıl ipucu 2027'de.
OVP'DE NEYE BAKACAĞIZ? ERKEN SEÇİM SİNYALİ NASIL OKUNUR?
Şimdi somut kontrol listesi veriyorum. Bu 5 başlığa bakacağız:
1. Bütçe açığının milli gelire oranı. Bu, en net göstergedir. Oran belirgin şekilde yükseltiliyorsa, yani "daha fazla açık vereceğiz" deniyorsa, genişleyici maliye politikası sinyalidir. Cömertlik burada görünür. Oran daraltılıyorsa, mali disiplin sürüyor demektir.
2. 2027 büyüme hedefi. Mevcut şartlarda ulaşılması zor, iddialı bir büyüme hedefi konuluyorsa, bu hedefe kredi ve harcama kanallarıyla ulaşılacağı anlaşılır. Piyasa beklentisi 2027 için yüzde 4 civarında; OVP bunun belirgin üzerinde bir rakam koyarsa dikkat edin.
3. Transfer ve sosyal harcamalar. Sosyal destekler, emekli ve memur maaş çerçevesi, asgari ücret politikası nasıl kurgulanmış? Buradaki genişleme, doğrudan hane halkına giden paradır ve seçim ekonomisinin en klasik kanalıdır.
4. 2027 enflasyon hedefi. Burada ters bir okuma yapacağız. Eğer 2027 için gerçekçi olmayacak kadar DÜŞÜK bir enflasyon hedefi konulursa, bu "seçim öncesi iyimser tablo" anlamına gelebilir. Gerçekçi ve yukarı revize edilmiş bir hedef ise, tam tersine dürüstlük ve disiplin göstergesidir; piyasa bunu aslında sever.
5. Kamu yatırım harcamaları. Yatırım programının büyüklüğü ve hangi alanlara yönlendirildiği, seçim öncesi görünür proje iştahını gösterir.
Bu 5 başlıkta belirgin bir gevşeme görürsek, "kese açılıyor ve sandık yaklaşıyor olabilir" okuması güçlenir. Ama program disiplinde ısrar ediyorsa, o zaman şu anki paketler seçim hazırlığından çok, ekonomiyi canlandırma ve reel sektörü ayakta tutma çabası olarak okunmalı.
İki senaryonun da farklı kazananları var; bunu bilin.
Genişleyici senaryoda (bütçe açığı hedefi yükseltilir, harcamalar artar): Kısa vadede borsa, inşaat, perakende, dayanıklı tüketim ve KOBİ yoğun sektörler öne çıkar. Ama enflasyon ve kur tarafında risk artar, faiz indirim alanı daralır ve bu, orta vadede tahvil ile bankacılık için olumsuzdur.
Disiplinli senaryoda (hedefler sıkı tutulur): Kısa vadede daha sancılı olur ama dezenflasyon güçlenir, faiz indirim patikası netleşir ve bu bankacılık, GYO, borçlu şirketler için kalıcı bir hikaye yaratır. Yabancı sermaye açısından da tercih edilen senaryo budur.
Şu an elimizdeki veriler ikisinin arasında bir yerde duruyor: Hedefli destekler artıyor ama sübvansiyon oranları kısılıyor. Yani ekonomi yönetimi, hem sanayiciyi ayakta tutmaya hem de mali disiplin görüntüsünü korumaya çalışıyor.
Somut takip listeniz şu olsun: 3 Eylül'de ağustos enflasyonu, 7 Eylül'de OVP'nin 5 başlığı, 10 Eylül'de faiz kararı ve karar metninin dili. Bunların yanında da haftalık yabancı akımları ile dolarizasyon oranı.
Seçim ekonomisi klasik anlamıyla değil ama yeni bir biçimde kapıyı çalıyor. Eski yöntem, yani herkese ucuz para dağıtmak bu enflasyon ortamında mümkün değil. Bu yüzden kanal değişti: Hedefli krediler, şartlı destekler, istihdam taahhüdüne bağlı sübvansiyonlar.
Bu modelin bir avantajı var: Enflasyona etkisi genel gevşemeye göre daha sınırlı. Bir de riski var: Bu paketler zamanla genişleme eğilimi gösterir ve bütçe yükü büyür. Bakanın "yeni paketler de hazırlayacağız" demesi bu açıdan not edilmeli.
Faydalı bulduysanız RT ve kaydet yapmayı unutma
#seçimekonomisi #ovp #ekonomi #sanayi #kredi #faiz #bist100 #YatırımTavsiyesiDeğildir
"Halka arz olunca borsadan para çekiliyor" cümlesini duyuyorsunuz ama nasıl çekildiğini kimse anlatmıyor. Bugün onu anlatacağım, sonra da bu yaz yaşadığımız tabloyu rakamlarla önünüze koyacağım.
ÖNCE RAKAMLAR: NE KADAR YOĞUN BİR YIL?
2026'nın ilk yarısında Borsa İstanbul'da 16 şirket halka arz edildi ve toplam halka arz büyüklüğü 24,6 milyar liraya ulaştı. Bu arzlara katılan yatırımcı sayısı 12,38 milyon, elde edilen toplam hasılat ise 26,11 milyar lira.
Ama asıl dikkat çekici olan dağılım: İlk çeyrekte 14 şirket halka açılırken, ikinci çeyrekte bu sayı sadece 2'de kaldı. Yani piyasa nisan-haziran döneminde fiilen durmuştu.
Sonra temmuz geldi ve halka arz takvimi yeniden alev aldı; hatta temmuz ayında rekor seviyelere ulaşıldığı yazıldı. Yılın ilk 7 ayında toplam 28 şirket borsada işlem görmeye başladı.
Ağustos ise işin zirvesi oldu. SPK'nın onay verdiği 4 şirket peş peşe talep toplamaya çıktı: Biri 10-11-12 Ağustos'ta, diğer üçü ise 12-13-14 Ağustos'ta EŞ ZAMANLI olarak. Yani aynı 3 gün içinde, aynı cepten, aynı anda 3 ayrı şirket için para toplandı. Sadece bunlardan birinin halka arz büyüklüğü 2,6 milyar lira.
Ve kuyruk bitmiyor: Haziran verilerine göre halka arz sırasında bekleyen şirket sayısı 149.
ŞİMDİ MEKANİZMA: PARA NASIL ÇEKİLİYOR?
Burası çok önemli, iyi dinleyin. Halka arzın likiditeyi çekmesi 3 kanaldan oluyor.
Birinci kanal: Bloke edilen para. Halka arza katılmak için hesabınıza para koyarsınız ve o para talep toplama süresince ve dağıtım sonuçlanana kadar BLOKE olur, yani kullanılamaz. Şimdi düşünün: 12 milyondan fazla yatırımcı, aynı anda, günlerce parasını bloke ettiriyor. O günlerde o para tahtada alım yapamaz. Piyasa bir anda alıcısız kalır.
İkinci kanal: Mal satarak para bulmak. Yatırımcının cebinde ayrı bir halka arz bütçesi yok. Çoğu kişi arza girmek için elindeki hisseyi satar. Yani mevcut tahtalarda satış baskısı, doğrudan halka arz talebinden doğar. Bir hisse sebepsiz yere satılıyorsa, sebeplerden biri budur.
Üçüncü kanal: Paranın geri dönmemesi. Arz bittikten sonra o para eski yerine dönmez. Ya yeni alınan halka arz hissesinde kalır, ya kâr realizasyonundan sonra bir sonraki arza saklanır. Bir kez tahtadan çıkan para, çoğunlukla o tahtaya geri gelmez.
Bir de dördüncü, daha yapısal bir kanal var: Arz-talep dengesi. Her halka arz, piyasaya YENİ KAĞIT sürer. Piyasadaki toplam para artmıyorsa ama kağıt sayısı artıyorsa, aynı para daha fazla kağıdı finanse etmek zorunda kalır. Sonuç kaçınılmaz: Hisse başına düşen ilgi ve fiyat baskılanır.
Basit bir benzetmeyle anlatayım: Kuyuda su az. Siz kuyuya daha fazla kova sarkıtırsanız, her kovaya düşen su azalır. Kova sayısını artırmak, suyu çoğaltmaz.
PEKİ PİYASADA GERÇEKTEN PARA YOK MU?
Var olan tablo şu: Yabancı yatırımcı uzun süredir hisseye değil, devlet tahvillerine para koyuyordu; adeta dip alımı yapar gibi tahvilde birikti. Bu hafta açıklanan Merkez Bankası verilerinde ise küçük bir dönüş sinyali var: 14 Ağustos haftasında yabancı 176 milyon dolarlık hisse alımı yaptı ve aynı hafta 9 haftalık tahvil alım serisini bitirip 306 milyon dolarlık satış yaptı.
Ama dikkat: O 176 milyon dolar tahtanın geneline dağılmıyor. Yabancı parası genelde BIST 30 hisselerine, yani en likit, en büyük şirketlere gider. Orta ve küçük ölçekli tahtalar bu paradan neredeyse hiç pay almaz.
Yerli tarafta ise ilginç bir kayma var: Spot piyasada para kazanamayan yatırımcı giderek fonlara yöneliyor. Yani hisse senedi tahtasından çıkan para, fon tarafına geçiyor. Sonuç olarak spot piyasada kademeler inceliyor, hacimler kuruyor.
İşte tam bu tabloda, yani derinliğin bu kadar azaldığı bir piyasada, üst üste halka arz yapmak; boş kuyuya daha fazla kova sarkıtmaktır.
ŞİRKETLERİN KENDİSİ DE BUNU GÖRÜYOR
En çarpıcı kanıt piyasadan değil, şirketlerden geliyor.
Beyçelik ve Elawan gibi güçlü ortakların kurduğu, SPK onayını almış, talep toplama tarihleri açıklanmış Bewen Enerji, halka arzını ERTELEDİ. Gerekçesi KAP'ta yazılı: Mevcut piyasa koşullarında halka arzdan beklenen faydanın elde edilemeyeceği öngörüldüğü ve yatırımcıların olumsuz etkilenmemesi için.
Bu cümleyi bir kenara yazın. Bir şirket, kendi halka arzı için "ortam uygun değil, yatırımcı zarar görmesin" diyor. Bewen'in bu dürüstlüğüne şapka çıkarıyorum; keşke herkes bu özeni gösterse. Piyasada başvurusunu geri çeken şirketler olduğu da konuşuluyor.
Şimdi soru şu: Bewen ortamı uygun bulmayıp beklerken, aynı ortama 4 arzın birden gelmesini nasıl okumalıyız?
ARZLARIN KENDİSİ DE ZAYIFLIYOR
Talep tarafındaki yorgunluk rakamlara da yansıyor. Yılın ilk yarısında halka arz olan 16 şirketin 14'ü haziran sonu itibarıyla arz fiyatının üzerinde işlem görüyordu; yani ilk yarıda tablo iyiydi. Ama son duruma bakın: Son 10 halka arzın ortalama ilk gün getirisi yaklaşık yüzde 3,2'de kalmış.
Eskiden halka arz demek, üst üste tavan serisi demekti. Şimdi ortalama ilk gün kazancı yüzde 3'ler seviyesinde. Bu, "arza gir, kesin kâr" döneminin bittiğinin en net göstergesidir. Piyasa doydu; artık her arza aynı iştahla koşulmuyor.
YANLIŞ ANLAŞILMASIN
Ben halka arz kurumuna karşı değilim, tam tersine. Halka arz; şirkete büyüme sermayesi, ekonomiye kayıt ve şeffaflık, yatırımcıya ise iyi bir şirkete ortak olma imkanı sağlar. Derin, hacimli, kurumsal parası bol bir piyasada halka arz nimettir.
Benim itirazım kuruma değil, ZAMANLAMAYA ve YOĞUNLUĞA. Sofrada yemek azken masaya sürekli yeni tabak koyarsanız kimse doymaz; herkes birbirinin lokmasına bakar. Bugün ertelenen ya da geri çekilen arzların bir kısmı, ortam düzeldiğinde gerçekten güzel fırsatlar olabilir.
Arza gireceğim diye ana portföyünüzü bozmayın. Elinizdeki sa��lam malı satıp tanımadığınız bir şirkete girmek, çoğu zaman iki kere kaybettirir.
Ve ilk gün tavan hayaliyle koşmayın; rakamlar ortada, o dönem kapandı.
Piyasada para yokken sürekli yeni kağıt sürmek, mevcut yatırımcının cebinden alıp yeni arza vermektir. Ortam düzelir, hacim gelir, kurumsal para dönerse o zaman seçici davranarak kaliteli arzlara bakarız. O güne kadar en akıllıca iş, malına sahip çıkmak ve her gelen tabağa çatal uzatmamak. Bewen'in cümlesini hatırlayın: Beklenen faydanın elde edilemeyeceği öngörülmüştür.
Faydalı bulduysanız RT ve kaydet yapmayı unutma
#halkaarz #bist100 #borsa #spk #likidite #yatırım #YatırımTavsiyesiDeğildir
Piyasa yükselişe geçti, her gün bir tahta yeşil. Elinizdeki hisse %3 yapmış, keyifliyiz. Ama bakıyorsunuz yandaki tahta %8 yapmış. İçiniz gidiyor: "Benimki yavaş, şuraya geçeyim." Geçiyorsunuz.
Ertesi gün geçtiğiniz hisse duruyor, sattığınız hisse %9 yapıyor. Şimdi bir başkasına atlıyorsunuz. Ay sonunda hesabınıza bakıyorsunuz: %15 kazanmışsınız, mutlusunuz. Ama hiç dokunmadan oturan komşunuz aynı sürede %40 yapmış. Siz 20 işlem yaptınız, o hiç yapmadı; o sizden fazla kazandı.
İşte boğa piyasasının acı gerçeği: Yükselen piyasada asıl mesele KAZANMAK değil, kazandığınızın tamamını ALABİLMEKTİR.
Şimdi rakamlara geçelim, çünkü bu bir hikaye değil, defalarca ölçülmüş bir olgu.
Kaliforniya Üniversitesi'nden Barber ve Odean, on binlerce bireysel hisse senedi hesabını yıllarca inceledi ve şunu buldu: En çok işlem yapan yatırımcı dilimi, endeksin yıllık ortalama 6,5 puan ALTINDA getiri elde etti.
Aynı hisse senetlerinin olduğu aynı piyasada, hiçbir şey yapmasalar daha çok kazanacaklardı. Aynı araştırmacıların Tayvan Borsası'nda 15 yıl boyunca 360 bin trader'ı incelediği çalışmanın sonucu daha da net: Masraflar düşüldükten sonra istikrarlı kazananların oranı %1'in bile altında.
Bir de şu var, belki de en çarpıcısı: 30 yıllık bir dönemde piyasanın en iyi sadece 10 gününü kaçıran yatırımcının toplam getirisi YARIYA iniyor. 30 yılda yaklaşık 7.500 işlem günü var; 10 tanesini kaçırmak servetinizin yarısına mal oluyor. Ve o en iyi günlerin dörtte üçü, tam da herkesin panikle tahtadan tahtaya koşturduğu belirsiz dönemlerde geliyor. Sürekli yer değiştiren adam, o günlerde hep yanlış tahtada bulunur.
Peki neden daldan dala atlamak matematiksel olarak kaybettiriyor? 4 sebebi var, saymak istiyorum çünkü mekanizmayı bilmeden alışkanlık değişmez.
Birincisi, boğa piyasasında liderlik DARDIR. Her yükselişte endeksi asıl taşıyan bir avuç hisse vardır ve gerçek servet o hisselerde uzun kalmakla yapılır. Sürekli tahta değiştiren yatırımcı, istatistiksel olarak o liderin dışında kalır. Çünkü lider hisse, tam da "çok yükseldi, artık pahalı" diye satılan hissedir.
İkincisi, siz geçtiğinizde hareket çoktan olmuştur. Bir tahtanın %8 yaptığını gördüğünüzde o %8'i kaçırmışsınızdır; siz ancak bundan sonrasına ortak olabilirsiniz. Beklentiler alınır gerçekler satılır yazımı hatırlayın: Ekranda gördüğünüz o yeşil, çoğu zaman birilerinin çıkış kapısıdır. Siz kapıdan girerken onlar çıkıyordur.
Üçüncüsü, maliyet. Her alış satışta makas, komisyon ve zamanlama hatası ödersiniz. Pasif emir yazımda anlattım; tek işlemde küçük görünen bu fark, 20 işleme çarpınca kazancınızın ciddi kısmını yer.
Dördüncüsü ve en önemlisi: Bileşik getiriyi kırarsınız. Servet, üst üste binen kazançlardan doğar. Her satışta sayacı sıfırlar, kartları yeniden dağıtırsınız. Ağaçtan ağaca atlayan sincap, hiçbirinin meyvesinin olgunlaşmasını bekleyemez.
Peki boğa piyasasında ne yapmak gerekir? A'dan Z'ye Öncelikle X de onun bunun dediği hisseleri almayarak ilk öncelik bu..
Kazananı tut, kaybedeni kes. Yatırımcının doğal içgüdüsü tam tersidir: Kazananı hemen satar, kaybedeni "döner nasılsa" diye taşır. Efsanevi yatırımcı Peter Lynch bunu çok güzel özetlemiş: Çiçekleri koparıp yabani otları sulamak. Boğa piyasasında bu hata en pahalıya patlayan hatadır; çünkü boğada güçlü olan daha da güçlenir, zayıf olan zaten zayıftır.
Sabit hedef yerine iz süren stop kullanın. Boğa piyasasında baştan koyduğunuz sabit hedef, trendin sizi geride bırakmasına yol açabilir. Bunun yerine stop anayasamda anlattığım yöntem: Hisse yükseldikçe stopunuzu her gün yukarı taşıyın. Böylece tepeyi tahmin etmeye çalışmazsınız; trend devam ettikçe siz de devam edersiniz, trend bittiğinde stop sizi zarifçe dışarı alır ve kâr cebe girer. Boğa piyasasının en güzel tarafı budur: Tepeyi bilmenize gerek yok, stopunuzu takip etmeniz yeter.
Kademeli kâr alın. Hedefinize geldiğinizde pozisyonun bir kısmını satıp kârı realize edin, kalanını iz süren stopla taşıyın. Böylece hem "biraz daha gitsin" hırsını hem "her şeyi kaçıracağım" korkusunu aynı anda dizginlersiniz.
Rotasyon ile kovalamacayı karıştırmayın. Burada bir şeyin altını çizeceğim: Döngüsellik yazımda sektör rotasyonunu anlattım ve savundum. Ama o başka şeydir, bu başka.
Rotasyon bir HABERE ve mekanizmaya dayanır: Petrol yükseldi, rafineriyi bilirsin; faiz inecek, bankayı bilirsin. Planlıdır, stopu vardır, portföyün küçük bir kısmıyla yapılır. Daldan dala atlamak ise sadece yeşil rengi kovalamaktır; dayanağı fiyattır, planı yoktur, stopu yoktur. Biri strateji, öbürü reflekstir. Aradaki farkı bilmeyen, rotasyon yaptığını sanarak kovalamaca oynar.
Kaldıraçtan uzak durun, pozisyonu şişirmeyin. Yükselen piyasada en tehlikeli şey, art arda kazanmanın verdiği yenilmezlik hissidir. İnsan tam da en çok kazandığı anda en büyük riski alır ve düzeltme geldiğinde en çok o vurulur. Boğa piyasaları yükselirken bile sert ve ani düzeltmeler yapar; bunlar sabırsızı silkeleyip atmak için vardır.
Parayı korumayı da planlayın. Boğa piyasası sonsuza kadar sürmez. Kâr biriktikçe kazancın bir bölümünü düzenli olarak riskten çıkarmak gerekir. Bu "sattım kaçtım" demek değil; kazandığınızın bir kısmını tahtadan alıp güvenli tarafa koymak demektir. Servet, kazanmakla değil, kazandığını KORUMAKLA büyür.
Boğa piyasası cömerttir, ama sabırsıza cömert değildir. Bu dönemlerde para, en çok işlem yapana değil, doğru hissede en uzun oturana gider. Yükselen piyasada herkes kazanır; asıl fark, ne kadarını cebinize koyabildiğinizde ortaya çıkar. Sürekli dal değiştiren sincap yorulur, düşer ve ağacın tepesindeki meyveyi hiç göremez. Oysa tek dalda sabırla bekleyen, meyve olgunlaştığında oradadır.
Faydalı bulduysanız RT ve kaydet
#borsa #bist100 #boğapiyasası #yatırım #sabır #stoploss #finansalokuryazarlık #YatırımTavsiyesiDeğildir
AVRUPA KAVRULUYOR, TÜRKİYE İÇİN TARİHİ BİR PENCERE AÇILIYOR MU?
Uzun okuma ama değer. Avrupa basınını, İngiliz basınını taradım, tabloyu yan yana koydum.
Avrupa'da ne oluyor?
2026 yazı Avrupa için felaket senaryosu gibi geçiyor. İspanya, Fransa ve İtalya'da termometreler 40 dereceyi aştı. Portekiz'den Finlandiya'ya kadar yağışlar ortalamanın altında.
Fransa'da son 50 yılın en düşük mısır hasadı bekleniyor
Romanya'da 1 milyon hektardan fazla mısır alanı kayıp
Hollanda'da çiftçilerin derelerden sulama yapması YASAKLANDI, patates bir ay erken ve cılız hasat ediliyor
Avrupa tahıl sektörünün kaybı şimdiden ~2 milyar euro
Hollandalı Triodos bankasının hesabına göre kuraklık AB ekonomisine faturası 180 MİLYAR EURO'yu (GSYH'nin %1'i) bulabilir
Ve fiyatlar uçtu: Fransa'da domates 1 yılda %31, kabak %32, taze fasulye %24 zamlandı. Marketteki Avrupalı bunu cebinde hissediyor.
İngiltere'de durum daha da çarpıcı
Temmuz'da İngiltere'ye normal yağışın sadece %8'i düştü. Kayıtlardaki en kuru temmuzlardan biri.
20-25 milyon kişi hortum yasağı (hosepipe ban) altında yaşıyor.
Thames Nehri Reading'de tarihinin en düşük seviyesini gördü.
Çiftçi birliği NFU alarm veriyor: tahılcı da sebzeci de hayvancı da zorda.
2026 tahıl hasadının 1984'ten bu yana EN KÖTÜ hasat olabileceği konuşuluyor. Buğday+arpa+yulafta 2,5 milyon ton kayıp, İngiliz çiftçisine ~390 milyon sterlin fatura.
Sebze üreticileri sulama suyu bulamıyor → yerli üretim düşüyor → ithalata yöneliyorlar → toptan fiyatlar sert yükseliyor.
Kritik nokta şu: Sıcaklık ve kuraklık sadece BU hasadı vurmadı, SONBAHAR EKİMLERİNİ de riske atıyor. Yani sorun 2027'ye sarkabilir. Avrupa'nın gıda ithalat ihtiyacı önümüzdeki 6-12 ayda ARTACAK.
Peki Türkiye'nin bundaki rolü ne?
İşte burası ilginç. Avrupa kavrulurken Türkiye bu yıl tam tersi bir tablo yaşadı:
2026 su yılında 66 YILIN yağış rekoru kırıldı
Sulama barajlarında doluluk %79'a dayandı (geçen yıl %49'du!)
Bakanlık verilerine göre bu sezon yaygın kurakl��k riski YOK, rekolte beklentileri güçlü
Yani Avrupa'nın en büyük ihtiyacı olan şey (su ve ürün) bu yıl Türkiye'de var. Rakamlar da bunu doğruluyor:
Yaş meyve-sebze ihracatı yılın ilk 6 ayında İLK KEZ 2 milyar doları aştı: 2,35 milyar $ (+%39)
Narenciye tek başına 911 milyon $, mandalina ihracatı değer bazında +%86
Ürünler ~%40 daha değerli satılıyor → az ürünle çok gelir
Yıl sonu hedefi 4 milyar $, Almanya/Çekya/Bulgaristan gibi Avrupa pazarlarında talep güçleniyor
Türkiye; domates, narenciye, mandalina, kiraz, salçalık/konservelik sebze, dondurulmuş gıda, kuru meyve, makarna-un gibi kalemlerde Avrupa'nın açığını kapatabilecek en yakın, en hızlı, lojistiği en güçlü tedarikçi konumunda. Hollanda'nın patatesi küçük kaldıysa, İngiltere'nin sebzesi tarlada yandıysa, o raf boşluğunu dolduracak ülkelerin başında Türkiye geliyor.
Borsa tarafı: BIST'te kimler ayrışabilir?
Avrupa'ya gıda/tarım ihracatı yapan veya bu zincirin içindeki başlıca halka açık şirketlere bakalım (tema bazlı, tavsiye değil):
Konserve / salça / işlenmiş sebze: #TUKAS (Tukaş), #PENGD (Penguen Gıda), #TATGD (Tat Gıda) → Avrupa'da sebze üretimi düşerse işlenmiş domates/sebze talebi artar.
Dondurulmuş gıda: #KERVT (Kerevitaş/SuperFresh) → 1978'den beri Avrupa'ya ihracat yapıyor; donuk sebze-patates tam da Avrupa'nın açık verdiği alan. #FRIGO (Frigo-Pak) → dondurulmuş ve konserve meyve-sebzede ihracat oranı en yüksek gıda şirketlerinden.
Şekerleme / bisküvi / paketli gıda: #ULKER (Ülker), #KRVGD (Kervan Gıda) → yurt dışı satış ağırlıklı, buğday maliyeti yönetimi kritik ama Avrupa rafında güçlüler.
Meyve suyu / kurutulmuş gıda: #ELITE (Elite Naturel, organik meyve suyu ihracatçısı), #AVOD (kurutulmuş gıda), #GOKNR (Göknur, meyve suyu konsantresi) → Avrupa'da meyve rekoltesi düşerken konsantre/kuru ürün tedarikçileri öne çıkabilir.
Makarna/un tarafı: #OBAMS (Oba Makarnacılık) → Avrupa'da buğday hasadı kötüleştikçe mamul ihracatı avantajlı hale gelebilir.
Dolaylı tema tarım girdileri: Avrupa'daki ��iftçi artık sulamaya, gübreye, verim artırıcıya daha çok yatırım yapmak ZORUNDA. #GUBRF, #BAGFS (gübre), #HEKTS (zirai ilaç), #TTRAK (traktör, Avrupa'ya ihracat) bu uzun vadeli "iklime adaptasyon" temasının parçası.
Ama madalyonun öbür yüzü: Bu şirketler için hammadde (buğday, ayçiçek yağı, domates) fiyatları da yükselirse marj baskısı olabilir. Kur, navlun ve AB'nin gıda güvenliği/kalıntı denetimleri de her zaman risk. Yani "kuraklık = otomatik kazanç" değil; ihracat oranı yüksek + hammaddesini yurt içinden ucuza temin edebilen şirketler ayrışır, ithal girdiye bağımlı olanlar zorlanır.
Büyük resim
Bu iş bir yaz hikayesi değil. Bilim insanları açık söylüyor: Avrupa'da kuraklıklar daha sık ve daha şiddetli olacak, tarım haritası değişiyor (mısır üretimi kuzeye kayıyor). Avrupa yapısal olarak daha fazla gıda İTHAL eden bir kıtaya dönüşüyor.
Türkiye bunu geçici bir fiyat fırsatı olarak değil, KALICI PAZAR PAYI fırsatı olarak okumalı:
Modern (damla) sulamaya yatırım — çünkü sıra bize de gelebilir, Konya Ovası'ndaki obruklar bunun kanıtı
Soğuk zincir + lojistik kapasitesi
Katma değerli ürün (ton başına geliri %40 artırmayı bu yıl başardık, devamı gelmeli)
AB standartlarına tam uyum → raflarda kalıcılık
Avrupa'nın kuraklığı Avrupa'nın sorunu, ama doğru yönetilirse Türk çiftçisinin, Türk ihracatçısının ve uzun vadede Türkiye ekonomisinin fırsatı. Su bu yıl bizden yana aktı; akıl da bizden yana akarsa bu pencere kapanmadan içinden geçeriz. 🇹🇷
Not: Yatırım tavsiyesi değildir; şirket isimleri sektörel tema örneği olarak verilmiştir.
Yazıyı Beğendiyseniz RT ve Kaydet yapmayı unutmayın
#Kuraklık #Avrupa #Tarım #Gıda #İhracat #BIST #Borsaİstanbul #BIST100
Brent petrol yine yükselişe geçti; Peki bu varil fiyatı, İstanbul’daki manavın domates fiyatına nasıl ulaşıyor?
Türkiye enerjide dışa bağımlı bir ülkedir; enerji arzımızın yaklaşık yüzde elli yedisi ithal kaynaklardan gelir ve toplam ithalatımızın kabaca altıda biri enerjidir.
Yani petrol bizim için sıradan bir emtia değil, ithalat faturasının bel kemiğidir. Rakam vereyim de ne konuştuğumuz anlaşılsın: Fiyatların gerilediği geçen yıl enerji ithalat faturamız 62.5 milyar dolara inmişti; ondan önceki yıl 77 milyar doların üzerindeydi.
Aradaki fark 15 milyar dolar. Biz hiçbir şey yapmadan, sadece varil fiyatı oynadı diye faturamız 15 milyar dolar oynayabiliyor.
İşte Brent grafiğine bakarken aslında baktığımız şey budur: Türkiye’nin dolar makinesinin ne kadar terleyeceği.
Birinci halka cari açıktır. Petrolü dolarla alırız; fiyat yükselince aynı miktar petrol için daha çok dolar öderiz. Merkez Bankası’nın kendi hesabı ortada: Brent’teki her kalıcı on dolarlık artış, on iki aylık cari açığımızı yaklaşık iki buçuk milyar dolar büyütüyor.
Cari açık demek, ülkenin döviz ihtiyacı demek; döviz ihtiyacı artınca kur üzerindeki baskı da artar. Zaten mevcut cari açığımızın da aslan payı enerji ve altın ithalatından geliyor; turizmin getirdiği dövizin bir kısmını, petrol faturası sessizce yutuyor.
İkinci halka pompadır. Varil fiyatı yükselince rafineri maliyeti, o yükselince pompadaki benzin, motorin ve LPG fiyatı artar.
Üstelik bizde bu geçiş çift motorludur: Petrolü dolarla aldığımız için hem varil fiyatı hem kur aynı anda iterse, pompa zammı ikisinin toplamı kadar gelir.
Devletin elinde eşel mobil denen bir tampon vardır; pompa fiyatı artacağı zaman akaryakıttaki vergiyi azaltarak zammı yutabilir. Ama bunun da bedavası yok; yutulan her zam, bütçenin vergi gelirinden yenir. Yani fatura ya pompada vatandaşa, ya bütçede hepimize kesilir; buharlaşmaz.
Üçüncü halka, işin sinsi kısmıdır: Maliyet zinciri. Motorin sadece araç yakıtı değildir; bu ülkede domates kamyonla gelir, buğday traktörle ekilir, kargo motorinle taşınır, fabrika enerjiyle döner. Plastik, ambalaj, boya, kimya, gübre gibi koca sektörlerin hammaddesi de zaten petrol türevidir; döngüsellik yazımı okuyanlar naftayı hatırlar. Motorin zamlanınca nakliyeci fiyat artırır, nakliye artınca marketteki her ürün artar. İşte varildeki yükseliş, manavın tezgahına böyle ulaşır; siz pompaya hiç uğramasanız bile o zammı ekmekte, domateste, kargoda ödersiniz.
Dördüncü halka enflasyondur ve burada da rakam net: Merkez Bankası hesaplarına göre petrol fiyatındaki kalıcı yüzde onluk artış, tüketici enflasyonunu ilk yılın sonunda yaklaşık bir puan yukarı itiyor; ikinci yılda etki bir buçuk puana yaklaşıyor.
MBir puan az gelmesin; enflasyonla boğuşan, her çeyrek puan için faiz hesabı yapılan bir ülkede dışarıdan gelen bir puanlık hediye, bütün hesapları bozar.
Beşinci halka da zaten tam burası: Faiz. Merkez Bankası faiz indirmek için enflasyonun düşmesini bekler; petrol yukarı giderse enflasyon patikası bozulur ve faiz indirim alanı daralır.
Faiz yüksek kalınca kredi pahalı kalır, yatırım yavaşlar, borsadaki faiz duyarlı sektörler baskılanır. Yani Ortadoğu’da atılan bir füzenin dumanı, dönüp dolaşıp Ankara’daki faiz kararının üstüne çöker. Bir de şunu ekleyin: Petrol şoku büyümeyi yavaşlatırken enflasyonu artırır; iktisatçıların stagflasyon dediği, en sevimsiz ikili budur.
Peki her petrol yükselişinde alarm mı çalacağız? Hayır, ve işte yazının en önemli cümlesi: Mesele seviye değil, KALICILIKTIR. Petrolün üç günlüğüne yüz doları görmesi ile aylarca orada oturması aynı şey değildir. Kısa sıçrayış bir dalgalanmadır, yönetilir; kalıcı yükseliş ise yukar��da saydığım beş halkayı tek tek çalıştırır. O yüzden manşete değil takvime bakın: Brent kaç haftadır oralarda, asıl soru bu.
Brent bizim için sadece bir emtia grafiği değil, cari açığın, kurun, pompanın, pazarın ve faizin ortak kaderidir.
Faydalı bulduysanız RT ve kaydet
#brent #petrol #cariaçık #enflasyon #ekonomi #bist100
Bakın şöyle bir konu daha var; Bilanço dönemi yaklaşıyor. Hisse sessiz sedasız yükselmeye başlıyor. Önce fısıltılar geliyor, sonra duyumlar, sonra dedikodular; hisse yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor.
Derken bilanço açıklanıyor ve MUHTEŞEM. Kar patlamış, ciro uçmuş, her şey dört dörtlük. Siz tam "şimdi tavan serisi başlar" derken, pat diye satış geliyor. Belki bir nefes daha yükseliyor, sonra şak diye kesiliyor ve hisse düşmeye başlıyor. Ekran başındaki yatırımcı şaşkın: Bu nasıl olur, bilanço harikaydı? O şaşkınlıkla haber günü tepeden alan da bir anda kendini zararda buluyor; ya panikle satıp zararı kesinleştiriyor ya da küskün küskün beklemeye geçiyor.
Olan şey ne hata ne tesadüf. Olan şey, borsanın en eski kanunlarından biri: Beklentiler alınır, gerçekler satılır.
Mantığı bir kere kavrayın, ömür boyu unutmazsınız. Borsa geleceği fiyatlar, geçmişi değil. O muhteşem bilançoyu bilen, sezen, hesaplayan akıllı para, fonlar, balinalar haberi siz gazetede okumadan haftalar önce alımını yapmıştır; hissedeki o sessiz tırmanış zaten onların ayak sesiydi.
Haber resmen açıklandığında ortada alınacak yeni bir şey kalmamıştır; haber çoktan fiyatın İÇİNDEDİR. Peki haber günü ne olur? Erken alanlar için haber, kar realizasyonunun zilidir. Ucuzdan mal toplayanlar, haberi duyup koşarak gelen kalabalığa mallarını devreder.
Yani haberle birlikte alım yapan son dakika yatırımcısı, farkında olmadan erken gelenlerin çıkış kapısı olur. Tepeden mal alır, satışı yer, bedeli öder.
Bu benim uydurduğum bir hikaye değil; işin hem teorisi hem ölçülmüş kanıtı var.
Cornell'de yapılan bir araştırmada bilim insanları, analist tavsiyeleri etrafındaki alım satım hareketlerini inceledi ve iki şey buldu: Birincisi, söylentiyi alıp haberi satma stratejisi sadece tavsiye gününde bile yüzde bir yetmiş civarı getiri üretiyor.
İkincisi ve asıl önemlisi, profesyonel oyuncular pozisyonlarını haberden ��NCE alıyor, haber çıktığında ise tersine çevirip bireysel yatırımcıya satıyor.
Princeton'dan bir başka çalışma da aynı mekanizmayı ortaya koydu: Erken bilgiye ulaşan oyuncu söylentide alır, açıklama gelince kalabalığın coşkusuna satar.
Yakın tarihten ders kitaplık bir örnek isterseniz: Amerika'nın tarihi Bitcoin ETF onayı. Aylarca beklenen o muhteşem haber nihayet geldi ve Bitcoin yükselmek yerine sonraki günlerde düştü. Neden? Çünkü alacak olan herkes aylar önce almıştı; haber, satıcıya kapı açtı.
Peki küçük yatırımcı bu oyunda ne yapacak?
Bir: Haberi değil, parayı takip edin. Haber size geldiğinde iş çoktan bitmiştir; siz haberden önceki sessiz hareketi izleyin.
Bir hissede ortada haber yokken hacim artıyor, kademeler dolgunlaşıyor, hisse sektöründen pozitif ayrışıyorsa, birileri bir şey biliyor demektir.
Kurumsalın, yabancının, akıllı paranın izini hacimden ve takas verisinden sürersiniz; onlar iz bırakmadan mal toplayamaz.
İki: Habere koşarak alım yapmayın. Demir tavında dövülür ama hisse manşette alınmaz. Muhteşem haber ekrana düştüğü an içinizden alım geçiyorsa, durun ve kendinize şu soruyu sorun: Bu haberi benden önce kimler biliyordu ve şu an bana satan kim? O coşku anında alıcı olan, çoğunlukla başkasının karının finansörü olur.
Üç: Elinizde beklentiyle yükselmiş hisse varsa, haber gününün kar realizasyonu günü olabileceğini BİLEREK girin o güne. Panik yapmazsınız, şaşırmazsınız; isterseniz kademeli kar alırsınız, isterseniz stopunuzu yukarı çeker oturursunuz. Sürpriz, sadece hazırlıksız olana sürprizdir.
Dört ve en önemlisi: Orta ve Uzun vadeli yatırımcıysanız bu tiyatroyu hiç dert etmeyin. Gerçekten güzel bilanço açıklayan sağlam şirkette haber günü satışı kısa sürer; realizasyon biter, toz duman dağılır ve şirket yoluna devam eder.
Hatta o satış dalgası, uzun vadeciye sağlam malı iskontolu toplama fırsatı bile verir. Tepe dip yazımı hatırlayın; sizin işiniz üç günlük dalgayı yakalamak değil, karlı çıkmaktır.
Bir şeyin daha altını çizeyim ki kimse bunu bize özgü bir tahta oyunu sanmasın: Bu mekanizma sadece Borsa İstanbul'da değil, Nasdaq'ta da, S&P'de de aynen işler.
Hatta bu sene Amerika'da ders kitabına girecek şekilde işledi ve ABD hissesi taşıyanlarınız bunu iliklerine kadar yaşadı.
Rakamlar ibretlik: Bu yılın bilanço sezonlarında S&P 500 şirketlerinin yüzde seksenden fazlası kar beklentilerini AŞTI; ama beklentiyi aşan bu şirketlerin hisseleri kayıtlardaki en kötü tepkilerden birini verdi, endeksin gerisinde kaldı.
Bir çeyrekte öyle bir noktaya gelindi ki, beklentiyi aşan da kaçıran da ortalamada satış yedi. Normalde beklentiyi aşan şirket ertesi gün ortalama yükselirken, bu sezon aşanlar bile kırmızı kapattı. Neden? Çünkü herkes zaten muhteşem bilanço bekliyordu ve o beklenti aylar önce fiyatlanmıştı; dünyanın en iyi şirketinin dünyanın en iyi bilançosu bile, fiyatın içindeki hayali aşamayınca satış gördü.
Beklenti çıtası göğe değdiyse, çıtayı geçmek alkış almaz; alkışı aylar önce alanlar, o gün kasaya gider.
Bu size şunu da öğretsin: Oyunun kuralı evrenseldir ve kuralı bilen her piyasada aynı avantajı kullanır. Beklenti fazının başında konuşlanan yatırımcı, beklenti gerçekleştiğinde elini yavaşça sat tuşuna götürüp karının bir kısmını realize ederse, çoğu zaman aynı malı realizasyon dalgası sonrası daha iyi fiyattan geri toplama fırsatı bulur.
Genelde film böyle oynar. Erken gelen hem yemeği yer, hem hesabı başkasına bırakır, hem de tenzilat başlayınca tekrar masaya oturur.
Borsada haber, yemeğin kendisi değil, hesabın geldiği andır. Yemeği erken oturan yer; hesap gelince masaya koşan ise sadece hesabı öder. Beklentiler alınır, gerçekler satılır. Bunu duvarınıza yazın; her bilanço döneminde, her müjdeli haberde aklınıza gelsin.
Faydalı bulduysanız RT ve kaydet; her güzel haberde tepeden hisse kapatan bir arkadaşınız mutlaka vardır, ona da gönderin, bu dönem yakayı kurtarsın.
#borsa #bist100 #bilanço #yatırım #alsat #finansalokuryazarlık #YatırımTavsiyesiDeğildir
Pazartesi borsa nasıl açılır, bunu önceden nereden anlarım? Amerikan vadelisinin açılmasını mı beklemeliyim, Kore'ye mi bakmalıyım, tahvil mi izlemeliyim? Bugün size saat saat, A'dan Z'ye bunun rehberini yazıyorum. Kaydedin, her pazar akşamı açıp bakın.
Önce temel mantığı oturtalım. Dünya piyasaları bir bayrak yarışı gibidir; güneş doğudan batıya ilerledikçe bayrak el değiştirir. Biz uyurken Asya koşar, biz uyanırken Avrupa devralır, biz kapanırken Amerika sahne alır. BİST sabah 10:00'da açıldığında aslında dünyanın yarısı çoktan fiyatlamasını yapmıştır. Sizin işiniz o fiyatlamayı okuyup masaya hazır oturmaktır. Kahve falı değil bu; herkesin erişebileceği, ücretsiz göstergelerden bahsediyoruz.
Şimdi kronolojik gidelim.
Pazar akşamı iş, haber taramasıyla başlar. Hafta sonu ne olmuş? Jeopolitik bir gelişme, bir bakan açıklaması, kredi notu kararı, ABD'den bir tarife haberi, KAP'a düşen önemli bir bildirim var mı? Piyasalar kapalıyken biriken haberler, açılışta topluca fiyatlanır. Pazar gecesi yatmadan bir haber turu, pazartesi sabahı sürprizle uyanmamanın sigortasıdır.
Gece yarısını geçince ilk somut sinyal gelir: ABD endeks vadelileri. S&P 500 ve Nasdaq vadelileri spot borsadan bağımsız, neredeyse 24 saat işlem görür ve pazar gecesi açılırlar. Dünyanın risk iştahının nabzı burasıdır. Vadeliler yeşilse küresel hava olumlu, kırmızıysa temkin demektir. Uyumadan önce bir bakın; sabah kalkınca ilk iş yine bakın. Yüzde yarımlık oynamalar gürültüdür, kafaya takmayın; yüzde bir ve üzeri hareketler ise sinyaldir.
Sabaha karşı, Türkiye saatiyle iki-üç civarı Asya devreye girer. Tokyo'da Nikkei, Seul'de Kospi, ardından Hong Kong ve Şanghay. Kospi'nin bizim için özel bir yeri var; Güney Kore de bizim gibi gelişen piyasa sayıldığından, küresel paranın riskli varlıklara bakışını iyi yansıtan bir termometredir. Asya yeşil açılıp yeşil gidiyorsa, bayrak Avrupa'ya olumlu devredilecek demektir. Sabah uyandığınızda Asya kapanmak üzeredir; telefonda otuz saniyede fotoğrafı çekersiniz.
Sabah kahvenizi içerken sıra bizim mahalleye gelir. Dolar kuru gece nasıl seyretmiş, sakin mi? Türkiye'nin beş yıllık CDS'i, yani risk primi ne durumda; düşüyorsa yabancının Türkiye algıs�� iyileşiyor, fırlıyorsa dikkat demektir.
Dolar endeksi DXY yükseliyorsa küresel para güvenli limana kaçıyordur, bu gelişen piyasalar için ters rüzgardır. ABD on yıllık tahvil faizi de aynı hikaye; faiz sert yükseliyorsa dünyada hisseden tahvile göç var demektir, geçen haftaki halka arz yazımda anlattığım tablonun ta kendisi. Brent petrol ve ons altına da göz atın; petrol enerji ithalatçısı Türkiye için maliyet, altın ise korku barometresidir.
Bir de bizim gizli silahlarımız var. Cuma gecesi ABD borsasında işlem gören Türkiye ETF'i, yani MSCI Turkey fonu, BİST kapandıktan sonra yabancının Türkiye'ye nasıl baktığını gösterir; cuma gecesi orada sert hareket olduysa pazartesi açılışı ona göre şekillenir. Aynı şekilde VİOP'taki endeks vadelisinin akşam seansı da spot kapandıktan sonra fiyatlamaya devam eder; cuma akşamı vadeli nerede kapandıysa, pazartesi açılışın ilk tahmini oradadır.
Saat ona çeyrek kala emir toplama başlar, onda zil çalar. Artık elinizde şu tablo vardır: ABD vadelileri, Asya'nın karnesi, kur, CDS, tahvil, emtia ve cuma gecesinin Türkiye fiyatlaması. Bunların çoğu aynı yönü gösteriyorsa açılışın yönü sürpriz olmaz. Onda Avrupa borsaları da açılır ve gün içi asıl yoldaşınız onlar olur; DAX öksürürse BİST nezle olur, bunu unutmayın. Öğleden sonra üç buçukta ABD verileri gelir, dört buçukta Amerika açılır; günün ikinci yarısının havasını da bunlar belirler.
Şimdi işin en önemli kısmı, lütfen buraya dikkat: Bu göstergeler size yön duygusu verir, kesinlik vermez.
Küresel hava açılışın rüzgarıdır, rota değildir. Hepsi yeşilken bir haberle tersine dönen çok sabah gördüm. Bu yüzden bu rehber, sabah panikle işlem yapmanız için değil, tam tersine panik YAPMAMANIZ içindir.
Pasif emir yazımı hatırlayın; açılışta dünyanın fotoğrafını çekmiş bir yatırımcı, ne aşağı kırmızıda korkudan malını satar, ne yukarı açılışta balon fiyattan mal toplar. Bilgi sizi hızlandırmak için değil, sakinleştirmek içindir.
Ve Uzun vadeli yatırımcıysanız bu rehber kültürünüzü artırır ama kaderinizi değiştirmez. On yıl tutacağınız hissenin pazartesi yüzde bir aşağı mı yukarı mı açıldığının, yolun sonunda hiçbir önemi yoktur. Gece nöbeti tutmak trader'ın işidir; yatırımcı rahat uyur, çünkü onun getirisi gece vadelide değil, gündüz sabırda yazılıdır.
Faydalı bulduysanız RT ve kaydet yapmayı unutmayın
#borsa #bist100 #yatırım #piyasalar #finansalokuryazarlık #YatırımTavsiyesiDeğil
Gümüş 63 dolara çıktı ve haftalardır sıkıştığı 55–61,30 dolar bandının tavanını kırdı, teknik olarak anlamlı bir hareket. Ama asıl hikâye fiyatın altında. Gümüşü iki katmanda anlattım. #gümüş#silver
https://t.co/mNsbN6a7n8
TEPEDEN SATAMAZSINIZ, DİPTEN ALAMAZSINIZ: Vazgeçin Bu Sevdadan
Küçük yatırımcının kafasındaki en pahalı hayallerden birini konuşalım bugün: En tepeden satmak, en dipten almak.
Baştan söyleyeyim, kimse tepeden satamaz. Kimse dipten alamaz. Tepe ve dip, ancak grafik oluştuktan sonra, yani iş işten geçtikten sonra görünür. O gün ekran başındayken orasının tepe mi yoksa yolun ortası mı olduğunu ne siz bilirsiniz, ne ben bilirim, ne de yüz milyar dolar yöneten fonlar bilir. Bilseler zaten fon yönetmez, dünyayı satın alırlardı.
Peki bu saplantının bedeli ne? Rakam verelim. Otuz yıllık dönemde piyasanın en iyi sadece 10 gününü kaçıran yatırımcının toplam getirisi YARIYA iniyor. En iyi 30 günü kaçıran��n getirisi ise neredeyse tamamen buharlaşıyor. Otuz yılda yaklaşık yedi bin beş yüz işlem günü var; bunun içinden 10 tanesini kaçırmak servetinizin yarısına mal oluyor.
Şimdi asıl bombayı atayım: O en iyi günlerin dörtte üçü, herkesin korkudan kaçtığı düşüş dönemlerinde veya toparlanmanın ilk haftalarında geliyor. Yani en büyük yükseliş günleri, en kötü günlerin hemen dibinde saklanıyor. Ne demek bu? Tepeyi yakalayıp satan, dibi bekleyip kenarda oturan adam, tam da o dev yükseliş günlerinde piyasanın DIŞINDA kalıyor demek. Tepeden satma hayali kurarken, servetin asıl yapıldığı günleri kaçırıyorsunuz.
Eskiler bunu tek cümleyle özetlemiş: Balığın başını ve kuyruğunu piyasaya bırak, sen gövdesini ye. Baş ve kuyruk peşinde koşan, çoğu zaman gövdeyi de kaptırır.
Sizin işiniz tepeden satmak değil, KARLI çıkmaktır. Bu ikisi aynı şey değil. Yüz liraya aldığınız hisseyi iki yüz liraya sattınız, hisse sonra iki yüz elliye gitti diyelim. Kaybettiniz mi? Hayır. Paranızı ikiye katladınız, planınızı uyguladınız, kazandınız. O son elli lira sizin değildi; o, riski taşımaya devam edenlerin parasıydı. Sattıktan sonra yükselen hisseye bakıp kahrolmak, düğünden karnı tok dönüp yolda başkasının baklava yediğini görünce üzülmeye benzer. Siz doydunuz ya, gerisi boş.
Aynı şey alışta da geçerli. Beğendiğiniz hisseyi makul bulduğunuz fiyattan kademeli alın, dibi beklemeyin. Dip diye beklediğiniz yer çoğu zaman ya hiç gelmez tren kaçar, ya da geldiğinde ortalık o kadar kan gölüdür ki elinizi tuşa götüremezsiniz. Dip, cesaretin bittiği yerdedir; orada alım yapamayacağınızı en iyi siz bilirsiniz.
Reçete her zamanki gibi basit. Alırken kademeli alın, hedef fiyat değil hedef şirket belirleyin. Satarken de tek seferde değil kademeli satın; bir kısmını yolda, bir kısmını hedefinizde. Tepeyi tutturamazsınız ama ortalamada güzel bir fiyat yakalarsınız. Ve en önemlisi: Sattıktan sonra grafiğe bakıp kendinize eziyet etmeyin. Kar cebe girdiyse işlem başarılıdır, nokta.
Mükemmel işlem diye bir şey yoktur, karlı işlem vardır. Mükemmeli kovalayan karlıyı kaçırır. Tepe ile dip, Allah'ın işidir; kul olarak bize düşen, gövdeyi yiyip şükretmektir.
Faydalı bulduysanız RT ve kaydet; sattığı hisse yükseldi diye kendini yiyen bir arkadaşınız varsa ona da gönderin, rahatlasın.
#borsa #yatırım #bist100 #alsat #finansalokuryazarlık #YatırımTavsiyesiDeğildir
BAKIR Rekor kırmışken, Bakır 'a nasıl yatırım yapabiliriz, Anlatalım Hap Bilgi..
Bakır, Altın gibi "gram gram" alıp yastık altına atabileceğiniz bir emtia değil. Ama ona ortak olmanın 3 garantili yolu var. İster Borsa İstanbul tecrübeniz olsun, ister yurt dışı hesabınız; herkese uygun bir yol var.
Türkiye'de yaşayıp, yurt dışı işleriyle uğraşmak istemeyenler için adres belli: FONLAR.
Bankanızın "Yatırım" menüsüne girip TEFAS fonlarını açın. Burada direkt "Bakır Fonu" adı göremezsiniz. Arayacağınız anahtar kelimeler şunlar: "Emtia Fon Sepeti Fonları" "Endüstriyel Metaller Fonları"
Bu fonlar (Örn: İş Bankası, Garanti, Yapı Kredi vb. iştiraklerinin fonları) içlerinde Bakır, Alüminyum, Nikel gibi metalleri barındırır. Bakır rallisinden bu fonlar sayesinde payınızı alırsınız.
Çok soruluyor: "Bankadaki Altın hesabı gibi Bakır hesabı açamaz mıyız?" Cevap: HAYIR.
Mesela Vadesiz Platin hesabı var..
Türkiye'deki bankalarda şu an için (istisnalar hariç) direkt "Vadesiz Bakır Hesabı" açıp gramla bakır alamazsınız. O yüzden mobil şubede boşuna "Bakır" sekmesi aramayın. Rotanız Fonlar veya Borsa olmalı.
Eğer Midas, Phillip Capital veya bankanız üzerinden ABD borsalarına erişiminiz varsa, krallar gibi yatırım yaparsınız.
İki tane efsane ETF (Borsa Yatırım Fonu) var:
CPER (United States Copper Index Fund): Direkt olarak Bakırın fiyatını takip eder. Bakır artarsa artar, düşerse düşer.
COPX (Global X Copper Miners ETF): Bu ise Bakır çıkaran maden şirketlerinin sepetidir.
Benim tercihim genelde COPX olur çünkü maden şirketleri, bakır fiyatı artarken kârlarını katladığı için hisse performansı daha agresif olabilir.
"Ben fonla uğraşmam, direkt şirketi alırım" diyenler... Dünyanın bakırını çıkaran devler ABD borsasında işlem görüyor.
İşte devler ligi:
FCX (Freeport-McMoRan): Bakırın Tesla'sıdır. Dünyanın en büyük halka açık bakır üreticisi.
SCCO (Southern Copper): Rezervleri en geniş şirketlerden biri.
Bakır fiyatı 5'e giderse, bu şirketlerin bilançosu ve hissesi yerinde durmaz.
"Hocam BIST'te yok mu?" Borsa İstanbul'da direkt "Bakır Madencisi" olan dev bir şirket yok (Altın madencileri var ama saf bakır yok).
Ancak SARKUYSAN (SARKY) gibi bakırı işleyen, tel yapan, sanayiye sunan dev sanayi kuruluşlarımız var. Bunlar bakır fiyatından ziyade, işçilik ve satış marjından kazanır ama bakır talebinin patlaması (kablo, tel ihtiyacı) dolaylı olarak onların iş hacmini de büyütür.
Türkiye'deysen: Emtia/Endüstriyel Metal Fonları (TEFAS). Globaldeysen: COPX (Madenci ETF) veya FCX (Hisse).
Rastgele..
#Bakır #Copper #Yatırım #Borsa #Emtia #TEFAS