Doğum günü kutlamasına gittiği evden cenazesi çıktı! 14 yaşındaki Murat İmrağ'ın babası: "Önce intihar dediler, şimdi kaza diyorlar" https://t.co/5tH3EAAufi
ÇOK ŞEYLER GÖRECEĞİZ DAHA! - YILMAZ ÖZDİL (18 Nisan 2025)
Türkçe, matematik, fizik, kimya, resim, müzik, tarih, coğrafya, psikoloji, sosyoloji, pedagoji ve spor dersleri vardı. Profesörler öğretmenlik yapıyordu, tarih derslerine ordinaryüs profesörler giriyordu, müzik derslerini konservatuar profesörleri veriyordu..
Bunların yanı sıra, sağlık, makine, motor, fotoğrafçılık, kooperatif, ziraat, bağcılık, seracılık, ağaççılık, sütçül��k, konservecilik, hayvancılık, arıcılık, tavukçuluk, balıkçılık, ipekböcekçiliği, inşaat, demircilik, marangozluk, dokumacılık, biçki-dikiş, ev idaresi, yemek dersleri vardı. Meslek dersleri uygulamalıydı, öğrenciler kazmayı küreği bizzat alıyor, tarlaya çıkıyor, alternatif tarım teknikleri üzerine çalışıyorlardı, fırına giriyor, ekmek pişiriyorlardı.
Devletten tek kuruş ödenek almıyorlardı, kendi ürettikleriyle gelir elde ediyorlardı, kendi diktiklerini giyiyorlardı.
Laboratuvarları vardı, fizik-kimya deneyleri yapıyorlardı.
Bisiklet, motosiklet kullanmasını öğreniyorlardı, motorlu balıkçı teknesi kullanmasını öğreniyorlardı.
Keman, akordeon, mandolin, bağlama çalıyorlardı, orkestraları vardı, Mozart, Vivaldi, Beethoven, Bach dinliyorlardı.
Arkeoloji eğitimi alıyorlardı, Efes’e, Bergama’ya, Perge’ye, Alacahöyük’e inceleme gezilerine gidiyorlardı.
Resim yapıyorlardı, bahçeleri heykellerle donatılmıştı, tiyatro salonları vardı, Sofokles’in, Moliere’in, Gogol’un, Çehov’un eserlerini sahneliyorlardı.
Sinema salonları vardı.
Voleybol, futbol oynuyorlardı, kortları vardı, tenis oynuyorlardı.
“Her mezunumuz en az 150 klasik okumuş halde diploma almalı” diye bir gelenekleri vardı; Gorki, Tolstoy, Zola, Shakespeare okuyorlardı, hangi kitabı okuyacağına öğrencinin kendisi karar veriyordu.
Günlük gazeteleri okuyorlardı, dergi okuyorlardı.
Asla “çocuklar” filan diye hitap edilmiyordu, birey’diler, isimleriyle hitap ediliyordu. Eğitimde ceza değil, sevgi, saygı, hoşgörü esastı. Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir genelgeleri vardı,“öğrenci hakları”olarak bakılmıyor,“insan hakları”olarak bakılıyordu, bu resmi genelgeye göre, hiçbir öğretmen hiçbir öğrenciye el kaldıramaz, dayak atamaz, kötü söz söyleyemezdi, eğer bunları yaparsa, öğrencinin de aynı şekilde karşılık verme hakkı vardı!
Yurttaşlık bilgisi öğretiliyordu, düşünmek, sorgulamak öğretiliyordu, hukuk öğretiliyordu, demokrasi öğretiliyordu. Her cumartesi günü, müdürler, öğretmenler, öğrenciler aynı salonda buluşuyordu, geride kalan haftayı değerlendiriyorlardı. Ama, bu değerlendirme, öğretmenlerin gözüyle değil, öğrencilerin gözüyle yapılıyordu. Öğrenciler, korkmadan, çekinmeden, açık yüreklilikle öğretmenlerini eleştiriyor, rahatsız oldukları konuları dile getiriyorlardı. Öğretmenler ise, kendilerini savunmuyor, eleştirilen konuları bir daha yapmamak üzere sadece not alıyorlardı.
Bilimsel, laik, demokratik, toplumcu, evrensel nitelikli eğitimle, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür gençler yetiştiriliyordu.
Kız-erkek beraberdi, karma eğitim yapılıyordu, kadın devriminin parçasıydı,Cumhuriyet öncesinde köylerinde kaderlerine terkedilen, insan bile sayılmayan kızlarımız, yok sayıldıkları o köylerde öğretmen oluyordu.
Köy Enstitüleri.
İlk, İzmir’de açılmıştı, İzmirKızılçullu’da... Sonra? Eskişehir’de açıldı, Çifteler, Kırklareli’de açıldı, Kepirtepe, Kastamonu’da açıldı, Gölköy, Malatya’da açıldı, Akçada��, Samsun’da açıldı, Ladik, Antalya’da açıldı, Aksu, Sakarya’da açıldı, Arifiye, Trabzon’da açıldı, Beşikdüzü, Kars’ta açıldı, Cılavuz, Adana’da açıldı, Düziçi, Isparta’ta açıldı, Gönen, Kayseri’de açıldı, Pazarören, Balıkesir’de açıldı, Savaştepe, Ankara’da açıldı, Hasanoğlan, Sivas’ta açıldı, Pamukpınar, Konya’da İvriz, Erzurum’da açıldı, Pulur, Aydın’da açıldı, Ortaklar, Van’da açıldı, Erciş, Diyarbakır’da açıldı, Dicle... Türkiye’nin her coğrafi bölgesini kapsıyordu.
Hak arama bilinciyle, yurttaşlık bilinciyle eğitilen Köy Enstitüsü öğrencileri, tatilde memleketlerine, köylerine gidiyordu, karşılaştıkları haksızlıklara itiraz ediyorlardı, yanlışlıklara müdahale ediyorlardı. Eğitimli köy çocukları olarak, ahaliyi uyandırıyorlardı. E tabii rahatsızlık yaratıyorlardı... Toprak ağaları, din tüccarları, hırsız siyasetçiler telaşlanmıştı. Cahil ve gariban ahaliyi koyun gibi güdenler, Köy Enstitüleri’nin aydınlanma meşalesini söndürmek için çare arıyordu. İftiraya başladılar. “Dinsiz olmuş bunlar” dediler. “Kızlar erkekler aynı yerde yatıyor, fuhuş yapıyorlar” dediler. “Allahsızlık, milliyetsizlik” dediler. “Türk’e küfür merkezi” bile dediler. Netice? Kapısına kilit vurmayı başardılar.
(Niye kapatıldıklarını adeta kabak gibi izah eden hazin bir örnek vereyim... İlk köy enstitüsü, İzmir Kızılçullu olan bugünkü Şirinyer’de Kızılçullu’da açıldı, miladıydı. Eski adı Kızılçullu olan Şirinyer’de, tee 1891 yılından beri Amerikan Koleji vardı. Osmanlı döneminde elde ettikleri imtiyazlarla bu topraklarda misyoner okulları kuran Genç Hristiyanlar Cemiyeti’ne aitti. 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilir edilmez, bu misyoner cemiyetine o günkü piyasa değeri olan 52 bin lira ödendi, yani el konulmadı, parası ödendi, okul binasıyla birlikte, okula ait olan 255 dönümlük çiftlik arazisi satın alındı. İşte bu araziye, Türkiye’nin ilk köy enstitüsü kuruldu; kütüphanesi, spor salonu ve 300 öğrencilik yatakhanesi olan binaya, Türk Bayrağı çekildi. İzmir milli eğitim müdürlüğü tarafından, çevre köylerdeki zeki, pırıltılı çocuklar arasından öğrenciler seçildi. Bayındır, Menemen, Kuşadası, Bergama, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, Ödemiş, Foça, Kemalpaşa’dan öğrenciler getirildi, Köy Enstitüleri böyle başladı. Yedi yıl içinde Türkiye’nin her yerinde açıldı, bütün coğrafyamızı kapsar hale getirildi. Gel gör ki... Demokrat Parti iktidara gelir gelmez, ne oldu biliyor musunuz? Adnan Menderes, Atatürk tarafından parası ödenerek arazisi satın alınan o Amerikan kolejinden mezun olmuştu, başbakan olur olmaz, ilk iş, Kızılçullu Köy Enstitüsü’nün binasını ve arazisini, Amerikalılara geri verdi! Amerikalılar da o araziye NATO karargahı kurdu, evet, bugün Şirinyer’deki NATO karargahı, Türkiye’nin ilk köy ensitüsünün kurulduğu yerdi.)
Köy Enstitüleri yoluna devam edebilseydi, Türkiye bugün Norveç seviyesinde olurdu, Fransa seviyesinde olurdu.
Ve dün, Köy Enstitülerinin 85’inci kuruluş yıl dönümüydü.
85 yıl sonra bakıyoruz Türkiye’ye... Tarikatları okullara sokup, sınıfların ortasına maket mezar koyup, çocukları öğretmen masasında kefenleyip, müzeye sergiye konsere tiyatroya götürmek yerine, mezarlık temizlemeye götürüyorlar, vatan hainlerinin mezar taşlarını silmeye götürüyorlar, milli eğitim bakanlığını mürit eğitim bakanlığı yapmaya çalışıyorlar, köylerde öğretmen kalmasın diye köy okullarını kapatıyorlar, köy çocukları okumasın diye taşımalı eğitimin servislerini iptal ediyorlar, tuvaletlere sabun bile koymayıp, çocukları idrar kokan sınıflara sokuyorlar, eğitim fakültesi mezunu yüzbinlerce öğretmenimizin atamasını kasten yapmayıp, liyakat sahibi on binlerce öğretmenimizi keyfi şekilde görevden alıp, pedagojik formasyonu bile olmayan imamları öğretmen yapıyorlar.
Çünkü... Köy Enstitüleri’nin mimarı kabul edilen İsmail Hakkı Tonguç, Türkiye’ye çağ atlatacak olan Köy Enstitüleri kapatıldığında ne demişti biliyor musunuz? Lütfen altını çizerek okuyun... “Demokrasinin iki çeşidi vardır” demişti, “Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri, zor ve gerçek olanıdır. Öbürü kolayı, oyun olanıdır. Topraksızı topraklandırmadan, işçiyi sağlama almadan, halkı esaslı eğitmeden olmaz. Birincisi, köklü değişim ister, zordur ama gerçek demokrasidir. İkincisi, sandık demokrasisidir; okuma yazma bilsin bilmesin, toprağı-işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen ahali, elindeki kağıdı sandığa atar, böylece, kendi kendini yönetmiş sayılır. İşte bu, oyundur, kolaydır. Amerika işte bu demokrasiyi yayıyor. Biz de maalesef demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha!”
Tam isabetli öngörüydü.
“Demokrasinin kolayını seçtik, çok şeyler göreceğiz daha!”demişti.
İşte bugün gördüklerimiz, o göreceğimiz çok şeylerin sadece bazılarıdır.
Yurttaşlık bilinciyle hak hukuk adalet arayan gençlerimizin üstüne böylesine çullananlar, eğitimi eğitimsizleştirmek için proje liselerdeki öğretmenlere kıymaya çalışanlar... Ahaliyi koyun gibi gütmeye devam edebilmek için; Köy Enstitülerini kapatan din tüccarı politikacıların, manevi mirasçılarıdır.
#İsmailHakkıTonguç #TonguçBaba #HasanAliYücel #Köy #KöyÇocukları #KöyEnstitüleri #YüksekKöyEnstitüleri #KızılçulluKöyEnstitüsü #Şirinyer #17Nisan1940 #27Ocak1954 #DemokratParti #AdnanMenderes #İsmetİnönü #YılmazÖzdil
Tarihe Can Alıcı Bir Not:
Türkiye’deki *“Terörsüz Türkiye Süreci”*ne dahil olanlar neye dahil olup olmadıklarını biliyorlar mı, bilmiyorum, ama…
Teröristbaşı Apo, terör örgütü PKK, PKK’nın açık ve kripto türevleri ile bu projenin hamisi ve sahibi olan küresel ve bölgesel ağlar açısından, Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye Süreci”; uzun soluklu ve zamana yayılan sözde “Büyük Kürdistan Projesinin” son derece önemli bir safhası ve parçasıdır.
İspatları sahadadır:
//
Suriye’deki gelişmelere bakarak…
Terör örgütü PKK;
- Suriye’de yapısal bütünlüğünü,
- Silahlı terör gücünü,
- Emir-komuta zincirini,
- Kimyasını, emellerini, hedeflerini,
- Tünellerini ve tahkimatını,
- Bağlantılarını ve himaye ağını,
- Ülke aşımı hareket kabiliyetini güçlendirerek devam ettiriyor.
- Hatta Suriye devletinin unvanlarına, makamlarına, yetkilerine ve kimliğine kavuşarak idari ve özerk yapısını güçlendirmeye ve meşrulaştırmaya devam ediyor.
//
Irak’taki gelişmelere bakarak…
- Şam’daki yönetimin değiştiği Halep ve Şam savaşlarıyla birlikte, özellikle ABD ve Fransa’nın düğmeye basmasıyla Irak IKBY’deki Soran ve Behdinan-Talabani ve Barzaniler başta- Irak Kürt yönetimleri ile Suriye’deki YPG-PYD dahil PKK terör örgütüyle gelişen süreçler ve yakınlaşmalar.
- Bu yeni dönem Duhok süreçlerine dahil olan çok katmanlı, çok ülkeli temaslar, ABD’nin Irak ve Suriye’yi entegre değerlendirerek Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ı Suriye-Irak temsilcisi ataması. (Tabii Ankara Büyükelçisi olması da en önemli karine)
- Talabanilerin İran ekseninden uzaklaşıp ABD eksenine yaklaşması.
- PKK’nın özellikle Asos dağı üzerinden Doğu Süleymaniye’deki Penjwen koridorundan Halepçe çevresine genişlemesi.
- Oradan Hewreman-Kirmanşah ve İlam’a sarkması… İran’da yaşayan Kürtlerin havzasında yığınağını ve faaliyetlerini arttırması.
- PKK’nın Kandil’deki yığınak artışı.
- İran’ın Irak’ta kendisine tehdit üreten silahlı Kürt yapılara bugüne kadar Irak sahasında yaklaşık 200 saldırı düzenlemesi.
- Olası bir durumda Irak’ın kuzeyinde etki üretecek İran’a müzahir Haşdi Şabi’nin baskı altında kalması.
- Irak’ta İran etkisini kırmaya yönelik ABD çaba ve Irak-ABD anlaşmalarının PKK’ya alan açmayla ilgili olası sonuçları.
//
İran’daki gelişmelere bakarak…
- PKK ile İran muhalifi diğer silahlı Kürt grupların istihbarat, eğitim, silah, teçhizat, algı, lojistik ve himaye imkânlarının artırılması,
- Muhalif Kürt silahlı grupların İran içinde ve farklı ülkelerde eğitimi,
- Irak ve Suriye’deki PKK’nın İran’a sızması,
- ABD’nin Suriye’de eğittiği YPG/PKK’lıların Zagroslar’da İran PKK’sı PJAK-YRK’lıları eğitmesi,
- PKK’nın Zagroslar başta olmak üzere farklı bölgelerde yığınaklarını genişletmesi,
- İran Devrim Muhafızları ile PKK arasındaki çatışmalar,
- Devrim Muhafızlarının sınır bölgelerinde askeri yığınağını ve tahkimatını arttırması,
- ABD ile İsrail’in İran’ın özellikle Batı bölgelerinde silahlı Kürt yapıların akış ve sızma hatlarının önündeki unsurlarına yönelik saldırıları,
- İran-ABD/İsrail savaşının yeni fazında İran’ın sınırları içinde kontrol, irade ve otoritesini etkileyecek derinde ve derin saldırılar.
//
Özellikle ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail’in bölgeye ilişkin tutumları, siyaset ve strateji ve etkilerindeki değişim ve gelişmeler…
//
Ve Türkiye…
- Terör üreterek Türkiye’deki emellerine ulaşamamış,
- Hareket ve eylem kabiliyeti büyük ölçüde yitirmiş,
- “Devlet kurdum”, “Kurtarılmış bölge ilan ettim” dediği bütün Irak dağlık sınır hattındaki bütün kamp, mevzi ve çok katmanlı mağara ağ��nı ve yığınağını Türk Silahlı Kuvvetlere kaptırmış ve ağır bir çöküş yaşarken…
“Hamas’ın İsrail baskınından sonra güç-tehdit-baskı-jeopolitik entrika ve vaad kullanılarak başlatılan yeni düzen inşa sürecinde”
Gazze başta Filistin’de, Lübnan’da, “özellikle Suriye’de”, Irak ve İran’da yaşanan ve yaşanacak askerî, siyasi, jeopolitik ve diplomatik gelişmelerle eşgüdüm içinde, adeta sihirli bir değnek değmişçesine Türkiye’de başlatılan *“Terörsüz Türkiye Süreci”*nden elde etmeyi umdukları kazanımlara bakarak…
- Ki bu kazanımların başında;
- PKK türevlerinin sözde “Kök Yasa” olarak tanımladıkları Anayasal ve yasal düzenlemeler,
- Sözde idari bölgelerle ilgili başlıklar; yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi, kayyum sisteminin tartışmaya açılması,
- Terör örgütüyle bağlantılı yapıların, teröristlerin ve teröristbaşı Apo’nun statüsüne ilişkin tartışmalar,
- Teröristlere “af” sarmalı,
- Suriye’de devlet üniforması ve makamı kazanmış örgüt mensuplarının Türk devlet yetkilileriyle temasları,
- Siyaset-STK-medya ayağıyla PKK’nın açık ve kripto türevlerinin alana çıkması,
- Ve nihayetinde Türkiye’de devlet sisteminin aşındırılması, sosyolojik kopuşun derinle��tirilmesi yer alıyor.
Ve bunlara ilave… Süreçten siyasi-ekonomik-koltuk ikbali ve menfaat umanların varlığı öne çıkıyor.
//
Toplumun çok büyük bir kesimi “akan kan dursun” isterken, bunun teröristbaşı ve terör örgütüyle yürütülmesine yönelik toplumsal desteğin ancak yaklaşık %10 seviyesine düştüğü bilinmesine rağmen -ki bunların çoğu PKK’nın ve siyasi türevinin sempatizanı- bunun ısrarla devam ettirilmesi; bunun sonucunda toplumsal güvenin zedelenmesi ve millî birliğin ağır yara alma ihtimalinin ortaya çıkması.
//
O zaman tekrar yazayım:
Türkiye’deki *“Terörsüz Türkiye Süreci”*ne dahil olanlar neye dahil olup olmadıklarını biliyorlar mı, bilmiyorum, ama…
Teröristbaşı Apo, terör örgütü PKK, PKK’nın açık ve kripto türevleri ile bu projenin hamisi ve sahibi olan küresel ve bölgesel güçler açısından, Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye Süreci”; uzun soluklu ve zamana yayılan sözde “Büyük Kürdistan Projesinin” son derece önemli bir safhası ve parçasıdır.
40 yılını bu işe gömmüş biri olarak bu benim tarihe düştüğüm nottur.
Aklımın, vicdanımın, muhakememin, şehitlere ve gazilere olan vefamın, Allah’a vereceğim hesabın, PKK tarafından aldatıldığımız 6 sözde ateşkes süreci dahil başlayan daha kanlı ve riskli süreçler başta yediğimiz kazıkların ve “kayıtsız şartsız silah bırakacaklar” diyerek başlatılan sürecin bu kanun çıkartma safhasında PKK’nın “Biz silah bırakacağız demedik; yalnızca şimdilik ve bu koşullarda silahlı eylem yapmayacağız” kıvırtması ve kurnazlığı dahil saha tecrübemin ürettiği bir not…
Yarın geri dönüşsüz bir yara alırsak kimse “Ben bunları bilmiyordum.” demesin.
//
Son söz…
Önce iyi niyetli olanlar için…
Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir.
Hele ki söz konusu PKK, Apo, FETÖ, dini ve dindarı istismar eden yapılar ve radikaller olunca…
Çünkü onlar da kimin eli kimin cebinde belli değildir.
Şimdi uyuyanlar için bir benzetmeyle meramımızı anlatmaya çalışalım:
Denir ki; “Fareler burnunuzu yerken bir salgı salgılarlar. Burnunuzun yendiğinin farkına varmazsınız.”
Kıssadan hisse bu ya… Bir de uyanmışsınız ki, bakmışsınız ki burnunuz yok!
Bir de uyanık, ne yaptığını çok iyi bilenler var:
Onları da Allah’ın gazabına havale ediyorum.
//
Ve son bir soru?
Daha önceki sözde çözüm sürecinde İngiltere ve ABD’nin pozisyonları; coğrafyadaki diziliş, konjonktür, aktörlerin duruşu farklıydı.
Şimdi İsrail’in de güçlü dahil; hatta dosya sahibi olduğu süreçte özellikle ABD -İsrail- ve İngiltere’nin -ittifak-eşgüdüm-iş birliği ve rekabetleri dahil- ne için ve nasıl pozisyon aldıklarının farkında mıyız?
Saygılarımla
Abdullah Ağar
27 Temmuz 2026
Cuando un menor saca un cuchillo, deja de ser un niño.
Un policía en Estados Unidos lo entendió al instante.
Vio al menor desemfundar el arma blanca en medio de una pelea. No calculó la edad. No pensó en titulares. No dudó. Priorizó la vida de los presentes, sacó su arma y solo bajó la guardia cuando el agresor soltó el cuchillo. Entonces lo arrestó.
Eso se llama hacer el trabajo.
Los menores que eligen actuar como delincuentes armados no merecen el escudo de la inocencia. La responsabilidad no se mide por el carnet de identidad: se mide por la acción. Quien amenaza con un cuchillo debe enfrentar las consecuencias como el delincuente que decide ser.
Yeni parti meclis başkan vekili Tekin Bing��l Anayasayı hedef aldı;
1- Anayasada ki Türklük kavramına ayrımcı dedi
2- 66. madde kaldırılmalıdır
3- Bu ülkede çerkez,arap,kürt var
İçerisi ORÇ dolu olduğundan hakketen kapı kilit tutmuyor. @TekinBingolCHP
Yazar Dücane Cündioğlu, gözaltına alınan komedyen Deniz Göktaş için Cumhurbaşkanı Erdoğan ve devlet erkanına açık mektup yazdı.
Cündioğlu, ters kelepçeli gözaltı fotoğrafına "Ülkem ve insanlık adına utandım" sözleriyle sert tepki gösterdi.
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıc�� suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 😎
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
Yazar Dücane Cündioğlu, gözaltına alınan komedyen Deniz Göktaş için Cumhurbaşkanı Erdoğan ve devlet erkanına açık mektup yazdı.
Tarih Unutmaz Arşiv Yalan Söylemez.
Saat sabahın dördü...
Kaybeden aday hışımla İlçe Seçim Kurulu’ndan içeri girdi. Kurul Başkanı hâkime döndü ve bağırdı: “Şu haline bak sarhoş adam. Şu adalete bak. Kimlere kalmış. Seni yakacağım. Hepinizi adli tıbba göndereceğim, seni süründüreceğim. Yakacağım.”
Tarih: 27 Mart 1989.
Yer: Beyoğlu İlçe Seçim Kurulu.
Hakaret eden ise Beyoğlu’nda başkanlık seçimini yüzde 21.7 oy alarak kaybeden Recep Tayyip Erdoğan. Hakaret ettiği kişi, İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Nazmi Özcan.
Erdoğan oyların sayımında “kesin bir şey olduğunu” düşünüyordu. İtirazı reddedilince kurulu basmış ve ağzından hakaretler dökülmü��tü. Bununla da kalmamış, hâkimin sarhoş olduğunu ispatlamak için onu adli tıbba götürmeye çalışmıştı.
Erdoğan yargıdan kaçtı
Nazmi Özcan, Anadolu’nun birçok yerinde görev yapmış bir hâkimdi. “Delikanlı” denilen bir duruşu vardı. Silah taşıyordu. Sinirlerine hâkim oldu. Hayatında kimseye dava açmamıştı. O gün Erdoğan’ı adalete teslim etmeye karar verdi.
Özcan’ın yanı sıra 7 sandık görevlisinin daha imzasıyla tutanak tutuldu. Erdoğan, 31 Mart 1989 tarihinde polis nezaretinde Beyoğlu Adliyesi’ne getirildi. Tutuklama talebiyle Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. Avukatı Erdoğan’ın tutuklanacağını anlayınca, “Reis! Hemen gitmemiz lazım buradan” dedi. Erdoğan kaşla göz arasında kayıplara karıştı. O gün Erdoğan’a “kaç” diyen avukat sonradan AKP’de milletvekili olacak Zeyid Aslan’dı. Evet, Meclis’te gazetecilere “Bacak aranızı çektirip gazeteye bastırsam”, milletvekiline “Terbiyesiz. Senin kıçını si..erim” diyen, Meclis Komisyonu’nda Yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu’na uçan tekme atan kişi.
Hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılan Erdoğan, 27 Nisan tarihinde adliyeye geldi. Kardeşi Mustafa Erdoğan aracılığıyla “birahane sahibi ve kumar işleriyle ilgilenen” Kudret Bey’e haber göndermişti. Kudret Bey, adliye binasındaki “dostları”yla görüştükten sonra Erdoğan’a “gidebilirsin” demişti. Erdoğan, tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderildi. Sadece 4 Mayıs 1989 tarihine kadar, yani bir hafta cezaevinde kaldı. Tekrar hâkim karşısına çıkarıldı ve 500 bin TL kefaletle serbest bırakıldı. Yargılama sonunda 6 ay hapis ve 20 bin TL para cezasına çarptırıldı. Hapis cezası TCK’nin 72. maddesi gereğince 920 bin TL para cezasına çevrilerek tecil edildi. Yani Erdoğan hapse ilk kez “şiir okuduğu” için değil, seçimlere itiraz ederken ettiği hakaret nedeniyle girdi.
BU HABERI LÜTFEN YAYIN SARAYLININ KIM OLDUĞUNU HERKES IYI BILSIN
KEMAL TAŞDEMİR..
Ertuğrul Özkök, Akit TV’de öyle bir konuşuyor ki, sunucu tek kelime edemiyor. İyi dinleyin:
“— Tayyip Erdoğan da bu ülkede 2002’de yolsuzluktan yargılandı.
— Erdoğan'a yapılan suçlamalar da, bugün Ekrem İmamoğlu'na yapılanlarla tamamen aynı. Hatta suç maddeleri bile aynı!
— Hatta Erdoğan’ın sadece Akbil yolsuzluğu dosyasında geçen para miktarı, bugünkinden çok daha fazla!
— Ama Tayyip Erdoğan ne evinden alındı, ne eşine dostuna bir şey yapıldı!
— Hatta ilk duruşmadan sonra bir sonraki duruşmalara katılmasına gerek duyulmadı! Peki ya şimdi?
Akit sunucusu: ..ERROR!..”
İşte böyle. Ekrem İmamoğlu’na yapılan hukuksuzluk ve zulmü hafife almamak lazım. Adamın adeta her şeyine el koydular.
Olay bundan ibaret!
🅰️şağıdaki harita akraba evliliği oranlarımızdır. Ama ezberi bozan ne var biliyor musunuz? bu harita aynı zamanda meclisteki vekillerin kütüğünü de gösteriyor. İş akraba evliliği kaynaklı düşük zekâlı IQ seviyesine kalsa Batı'nın doğuyu yönetmesi lazımdı. Ama tersi oluyor
📍Bilimin açıklayamadığı nokta işte budur. İlkelliğin kuşatıcılığı diye bir realite gerçekten var. Sözde "akıllılarımız" sözde "akılsızlarımız" kadar amaçta birleşemiyor ama Biatçı dinci ve etnikçi feodal bölgeler birleşiyor. Niye? İyi oku!
📍Zafer Partisi, CVP, memleket partisi ve daha onlarca milliyetçi yavru parti kurabilir, başkanımız mürekkep yalamış prof.dr. filan diyebilirsiniz. Başında diplomasız adamların olduğu kitlelere bu sökmez
📍Çünkü mesele eğitimli olmak değil, örgütlü olmak. Mesele bilgi değil, bağ kurabilmek. Bağ kuruyor adam. Kürtse halay çekiyor, muhafazakarsa camide ön safta poz veriyor çünkü taban onu böyle görmek istiyor. Plazada travestiyi yine götürüyordur ama kitleye istediği görüntüyü verdikten sonrası mühim değil. Mesele bireysel zeka değil, kolektif disiplin
📍Aksi halde aynı döngü tekrar eder... çok bilen ama birleşemeyenler, az bilen ama birlikte hareket edenlere karşı hep kaybeder
📍Şunu bil. Modern birey, demokraside aşirete, tarikata hep yenilir. İstanbul'a gelen bir İzmirli aile 20 senede ev alamazken bir doğulu aile aynı evde farklı odalarda perdeler çeker masrafları kısar tüm çocuklara ev alır
📍Hayvani bir hayatta kalma refleksidir bu. Kurak veya soğuk mevsimler öncesi hayvanların vücutlarında yağ depolaması, kuşların göç ederken kanat kasları dışındaki organların küçülmesi ve uzun mesafeleri kat etmesi gibidir
📍İlkelin adaptasyon esnekliği vardır
📍Kutlu kişi öl der ölüme gider adam ama sen Taksim'e bin kişi göndermek için hesaplar yaparsın
📍Okyanusun en uzun canlısı nedir bilir misiniz? Balina değildir. Balinadan daha büyük bir şeydir. Yüz binlerce canlıdan oluşan bir uzun varlık
“Sifonofor” denen bir yapıdır bu
📍Tek bir hayvan gibi görünür ama aslında yüz binlerce farklı canlı bir araya gelmiş tek bir organizma gibi davranır. Biri hareket eder, biri sindirir, biri avı yakalar, biri yön verir. Birey yoktur görevler vardır. Ve hepsi birlikte tek bir varlık üretir
📍AQP bir sinofordur. O kuyruğa takılan da hayatta kalmak için takılan diğer canlılardır
📍Modern insanın anlamadığı şey tam olarak bu. Bireyi merkeze koyan modernlik, özgürlüğü artırırken koordinasyon kapasitesini parçalar. İnsan daha özgür olur ama aynı zamanda daha yalnız, daha dağınık ve daha az örgütlenebilir hale gelir
📍Buna karşın bazı topluluklar bireyi değil ağı merkeze alır. Örgütlenme kolaydır bu sebepten kazanırlar. İyi ve doğru olan değil iyi örgütlenen kazanır
📍Amişler, Satmar Ortodoks Yahudi toplulukları ya da Türkiye’deki bazı dini cemaat yapıları… Bunların g��ç üretme mantığı bireysel rekabet değil, kolektif devamlılıktır. Birey, bu ağın içinde anlam bulur
📍Ben haydaran aşiretindenim diyen kişiyle AKP'liyim veya parti üyesiyim diyen adamın motivasyonu aynıdır. Büyüğün parçası olarak kendini önemli hissetmek en ilkel olan canlıların refleksidir
📍Buradaki mesele haklılık değil, dayanıklılıktır. Güçlü olana aidiyettir. Anadolu'nun dipteki dini budur. Moğollara karşı Türkmenleri örgütleyip mücadele eden Ahi Evran değil ona karşı dönemin fetullahı, Moğollara itaate çağıran Celaleddin Rumi kazanmıştır
📍Bu yapılar gelecekte daha görünür olacak çünkü modern devlet ve piyasa düzeniyle pazarlık edebilen şey bireysel zekâ değil, örgütlü sadakat ve yüksek iç dayanışmadır. CHP dr gelse dokınmayacaklar tarikatlara
📍İktidarlar karşısında dağınık birey değil, disiplinli ağ muhatap olur
Sen özgür atomize bireylere dönüşürken zayıflarsın. Yoğun bağ kuran ilkel yapılarsa güç kazanır
📍Modernlik özgürlük üretir, ama örgütlenme kabiliyetini aşındırır.
Gelenek ise özgürlüğü sınırlar ama hayatta kalma sürekliliği üretir
📍Bireysel zeka değil, birbirine tutunabilen yapıların dayanıklılığı insanları iktidara taşır. Gerisi boş slogandır.
Tedbir kararıyla herkesi disipline verebiliyor.
İhraç edebiliyor.
İşten atabiliyor.
Paraya el koyabiliyor.
Avukatları ve YSK temsilcisini görevden alabiliyor.
Özgür Özel in grup Başkanlığına itiraz edebiliyor.
Ama kurultaya gidemiyor.
Yüzsüz..!
Bayrammış…
Bu düzenin bayramı olabilir belki.
Tokların, arsızların, haramla semirenlerin bayramı…
Ama yoksulun değil!
İşçinin değil!
Emeklinin değil!
Gençlerin değil!
Aç uyuyan çocukların hiç değil!
Bu memlekette artık
Bayram sabahları bile
İnsanların içine güneş gibi değil,
Kurşun gibi doğuyor.
Ve bilin ki;
Bir halk bayram sabahında bile ağlıyorsa,
Orada sadece yoksulluk yoktur…
Orada büyük bir vicdansızlık vardır.
Buna rağmen, hala bayram diyorsanız, bayramınız kutlu olsun....
“CHP’nin kurucuları eğer hayatta olsalardı seni sopayla kovalarlardı.”
Şaban Sevinç’ten Kılıçdaroğlu’na:
“CHP’yi kuruluş kodlarından uzaklaştıran zaten sensin Sayın Kılıçdaroğlu.
Atatürk düşmanlarını, Dersim heveslilerini partiye doluşturan sensin.
En büyük ahlaksızlık da toplumu aldatmaktır. CHP örgütünün vermediğini rakip iktidar partisi destekli yargıdan almaktır.
İktidar kanallarında sabah akşam sana övgü dizilmesi bile utanç vesilesidir.
Bugün Özgür Özel’e karşı konuşan iktidar gazetecileri 2023’te sana PKK’lı dediler.
Senin aleyhinde kurgu videolar yapıp TV kanallarında servis ettiler.
Bugün seni öve öve bitiremeyen Abdülkadir Selvi’ler, Ahmet Hakan’lar sen Cumhurbaşkanı olunca PKK’nın iktidar olacağını söylediler.
Bugün şaibeli diyip iftira attığın CHP örgütleri senin Cumhurbaşkanı olman için gece gündüz çalıştılar.
Şimdi sen çıkıp bu adamlara satılmış herifler diyeceksin sonra da iktidardan destek alıp utanmadan CHP Genel Başkanı olarak toplumun karşısına çıkacaksın.
Sayın Kılıçdaroğlu, her kaybettiği seçim sonrası iftira atmıştır ama hepsi kendi beceriksizliğidir.
2014’te Ekmelettin İhsanoğlu’nu kazanmak için aday göstermedi.
2018’de Abdullah Gül’ü aday göstermek istedi. Abdullah Gül’ün bahçesine bir helikopter indi, eğer inmeseydi Kılıçdaroğlu Abdullah Gül’ü aday gösterecekti.
2018’de Muharrem İnce’yi aday gösterdi sonra Halk TV’yi aratıp dedi ki ‘bu Muharrem’i bu kadar parlatmayın, başımıza bela olacak.’
CHP’yi kuruluş kodlarına döndüreceğim diyor Kılıçdaroğlu.
CHP’nin kurucuları hayatta olsalardı seni sopayla kovalarlardı.
Kime ne yutturmaya çalışıyorsun?”
Mutlak Butlan kararı bu ülkede siyasetin artık mevcut kalıplar içerisinde yapılamayacağını gösteriyor.
Bugün anayasızlaşma, seçimsizleştirme ve muhalefetsizleştirme saç ayağında çok önemli bir eşik aşıldı.
Neyzen Tevfik, parası olmadığı halde aç olduğu için ciğerciye girer ve iki porsiyon ciğer yer sonra da garsonu çağırarak parasının olmadığını, sonra vereceğini söyler.
Şef garson kabul etmez, ya parayı verirsiniz
ya da bu gün bulaşıkları siz yıkarsınız der.
Neyzen :
-“Öyleyse arka sokakta bir dostum var, bir pusula yazayım ona götürün parasını o verir”
Şef garson :
-“Tamam ben giderim”
Şef garson arka sokaktaki kişiyi bulur ve;
-“Efendim, bu pusulayı size Neyzen bey gönderdiler”
Neyzenin dostu, pusulayı okuyunca tebessüm eder ve kaç porsiyon ciğer yediğini sorar.
Garson :
-“İki porsiyon efendim”
Dost, üç porsiyon parası vererek:
-“Bir porsiyon daha yesin”
Şef garson meraklanır:
- “Efendim çok merak ettim, pusulada ne yazdığını söyleyin.
Dost pusulayı uzatır.
İki satır yazı vardır.:
-“Dağladı ciğerci ciğerimin yarasını ciğerparem veriver ciğercinin parasını”
Alıntı
👉 Böylesi "Ciğerparelere" hayati derecede ihtiyaç var, ömrümüzde hepimizin böyle içten ciğerpareleri olması dileğiyle...