Hacı Bayramı Veli hazretlerinin halifesi, Üftade hazretlerinin sekiz sene hizmetinde bulunduğu hocası
Hızır Dede hazretleri
Bursa'ya yolu düşenler ziyaret etmeyi ihmal etmemeli
Sahihi Müslim meclisine kısmen katılmak nasip oldu elhamdülillah.
Dün de icazet programı vardı.
Hadis meclisinin inanılmaz berekti oldu.
İlim ehlinin bir arada toplanması çok farklı bir atmosfer oluşturdu.
Rabbim böyle meclislerden bizleri ayırmasın
UYARI / YORUM
HÜKÜMET, BAŞÖRTÜSÜ MESELESİNİ DERHAL YASAL STATÜYE KAVUŞTURMAK ZORUNDADIR!
Başörtüsü meselesi zımnî toplumsal mutabakatla çözülmüş gibi duruyor!
Ama sadece “gibi”.
Yarın siyasî konjonktür değişirse ilk büyük yasak, başörtüsüne gelir ve Türkiye en az 50 yıl geriye gider.
Başörtüsü, bu toplumun Müslüman kalabilmesinin en hayatî göstergelerinden biridir.
Siyasî konjonktür değiştiğinde, ilk yapılacak işin, ortaokul ve liselerde başörtüsünün yasaklanması olacağından asla şüphe duymuyorum.
Ortaokul ve liselerde başörtüsünün yasaklanması, bu ülkenin çocuklarının İslâm’la ilişkisinin önce protestanlaştırılması, sonra da sıfırlanması sürecinin fitilini ateşleyecektir.
Sözün özü: Başörtüsü yasal bir statüye kavuşturulmalıdır. Yoksa bunun bedeli çok ağır olur bu topluma.
Benden uyarması!
Geliyorum diyen tehlike: Türkiye küçük Amerika oldu, okullarımız Texas’a dönüşmeye başladı!
#Kahramanmaraş büyük şok yaşadı ve yaşattı bugün hepimize.
Ruhsuz eğitim sisteminin geleceği yer burası!
Ahlâkı, erdemi, İslâm’ın yüce değerlerini çocuklarımıza öğretmeyi laikliğe aykırı saplantısıyla yok sayan ruhsuz eğitim sistemine hayır!
#EgitimdeŞiddet #okuldaşiddetehayır
Milli eğitimde 4+4+4 zorunlu eğitim iflas etmiş durumda.
Bunu artık sağır sultan bile bildiği halde devlet niçin ısrar ediyor?!
Okumak istemeyen çocuk niçin yıllarca zorla sınıfta tutuluyor?!
Bunun en az on yirmi kalem olumsuz yan etkisi var.
Bunları herkes biliyor, görüyor.
Ne yapılmaya çalışılıyor?!
Nereye gidiyoruz?!
İLBER ORTAYLI BİR TARİH FELSEFECİSİ DEĞİLDİ
İlber Ortaylı, büyük bir tarihçi değildi, iyi bir kronikçiydi, vakanüvis'ti.
Bir tarih felsefesi yoktu.
Bir tarih ekolü kurmuş öncü bir tarihçi değildi.
Ve en önemlisi de, dünyaya bir medeniyet fikri sunacak çapta bir medeniyet felsefesine ve mefkûresine sahip bir tarih felsefecisi ve medeniyet felsefecisi hiç değildi.
BİR BRAUDEL VEYA BİR TOYNBEE DEĞİLDİ
Bir Braudel değildi yani. Bir Toynbee de değildi.
İbn Haldun’u da hakkıyla tanıdığını, İbn Haldun’un tarih felsefesini özümsediğini ve aşma (!) kaygısı güttüğünü hiç sanmıyorum.
“İbn Haldun’dan sonra yazılan bütün tarih kitapları, İbn Haldun’a düşülmüş birer dipnottur” diyecek bir tarih felsefesi birikimine ve derinliğine de, bizim medeniyetimizi yeniden üretecek bir derde, asabiye'ye (yaratıcı ruha ve kurucu iradeye) de sahip değildi.
İbn Haldun'la ilgili bu sarsıcı ve ezber bozucu sözü bir Türk tarihçisi söylemeliydi oysa, değil mi?
Ama Toynbee, söylemişti.
Ancak Toynbee ayarında 10 ciltlik devâsâ “A Study of History” başlıklı bir şaheser yazabilmiş, İbn Haldun hayranı bir tarihçi, bir tarih felsefecisi söyleyebilirdi böylesine sarsıcı bir sözü.
O yüzden “Civilisation on Trial” başlıklı kitabında “Osmanlı, insanlığın geleceğidir” diyebilmişti Toynbee. Çünkü tarih felsefesini iyi biliyordu, medeniyetler felsefesi yapıyordu, Batı uygarlığının felsefî olarak çöküşün eşiğine sürüklendiğini görüyordu; bir medeniyet fikri ve tarih felsefesi vardı çünkü.
Braudel için de benzer gözlemleri yapabiliriz. Annales Okulu’nun bu en parlak zekâsı, “uzun ölçekli bakışı” tarihe girdiren “long duree” fikrini İbn Haldun’un iyi öğrencisi olduğu için geliştirebilmişti. Ve bu fikriyle çağdaş historiografi’de devrim yapmıştı.
BİZE BİR TARİH FELSEFESİ VE MENDENİYET FİKRİ SUNMAMIŞTI
Bize gelince: Halil İnalcık ile İlber Ortaylı karşılaştırılmaz bile. Ama Ortaylı, popülerliğinin konformizmini ve keyfini sürmeyi tercih etti.
Yaşadığımız medeniyet krizini anlama, anlamlandırma ve aşma konusunda kapsamlı bir tarih felsefesi yapacak bir tarih felsefecisi de, medeniyet felsefecisi de değildi.
Tarihimizi iyi biliyordu ama.
Dünya tarihi konusunda da yoğun bir bilgi birikimine sahipti. Fakat bir medeniyet fikri yoktu ve dünyaya biz nasıl yeniden güçlü ve kuşatıcı bir medeniyet fikri sunabiliriz, diye bir sorunu da, sorusu da, bu soruyu soracak bir derdi de, tarih felsefesi de yoktu.
Türkiye’nin resmî ideolojisinin icat edilmiş kurgular üzerine inşa edildiğini adı gibi biliyordu. Ama “kültürel / entelektüel iktidar” sol-seküler aparatlarda olduğu için, bu sahte ve yapay iktidara boyun eğmeyi yeğledi. Türkiye’nin önünü tıkayan prangaları aşacak bir tarih bilgisine sahip olmasına rağmen böylesine tarihî ama zorlu bir işe soyunmayı hiçbir zaman göze alamadı. Konformizme yenildi.
Ülkede seküler Kemalist kültürel iktidar değil de, şeriatçı kültürel iktidar hâkim olsaydı, bu kez bu iktidara yanaşacak, konformizminden asla taviz vermeyi düşünmeyecekti bile.
Ben bugüne kadar bekledim, belki vicdanı ve hakikat derdi baskın çıkar, baklayı ağzından çıkarır ve icat edilen sahte tarihi deşifre eder diye umutlandım doğrusu. Zaman zaman bunun ipuçlarını vermiyor değildi: Sözgelişi Sultan Abdülhamid onun çabasıyla aklanmıştı büyük ölçüde. Osmanlı ve tarih ilgisi ve sevgisi de onun çabalarının eseriydi esas itibariyle.
Ama bu, onun büyük tarihçi olduğunu göstermeye yetmez. “Büyük âlim”, “büyük düşünür” olması ise hiçbir zaman sözkonusu bile olmadı.
Büyük bir tarihçinin bu ülkeye yapması gereken en önemli katkı, ideolojik önyargılardan azâde bir yakın ve uzak tarih muhasebesi ve bir gelecek tasavvuru, herkese hayat hakkı tanıyan, Batı uygarlığı gibi dışlayıcı (exclusivist) değil, kuşatıcı (inclusivist), yok edici değil varedici, imha edici değil ihya ve inşa edici kampsamlı bir medeniyet fikri sunması olabilirdi. Ama bu mümkün olmadı, mümkün de değildi yukarıda zikrettiğim sebeplerden ötürü.
#ilberortaylı #tarihfelsefesi #tarih #medeniyettasavvuru
MİLLETİ VE TARİHİNİ “TARİHE GÖMEN” ADAM!
Bir cenazenin arkasından uluorta konuşmayı edeben doğru bulmadım ve konuşmadım şimdiye kadar.
Ama bu cenaze, cenazesi çoktan kaldırılması gereken bir “yalan tarih”in mimarlarından birinin cenazesi olunca susmak vebaldir, diyerek usturuplu bir dille birkaç hayatî tespitte bulunmayı bir vatan, millet borcu ve büyük bir mesuliyet olarak addediyorum.
“GÖREVLİ” BİR ADAMDI
Önce hakkını teslim edelim: Osmanlı ile Sultan Abdülhamid Han -ve hatta Sultan Vahdettin- hakkındaki bazı ezberleri yıkmıştı.
Eğer bu minval üzere gitseydi, bu milletin boynuna geçirilen prangaların kırılmasına çok büyük katkılarda bulunabilirdi. Aksine o prangaların daha boğucu ve sarsılmaz bir şekilde milletin ve çocuklarının boynuna dolanmasına hizmet etmeyi tercih etti ve mezara çok büyük bir veballe gitti.
Çünkü “görevli” bir adamdı: 28 Şubat'tan sonra piyasaya sürülmüştü ve Yaşar Nuri'nin ilâhiyat alanında yaptığı “yıkım” işini o tarih alanında yapmıştı.
İsteseydi, dik durabilseydi, yalan üzerine inşa edilen ve dayatılan tarihi yerle bir edecek tarihî bir misyon üstlenebilir ve tarihe kahraman olarak geçerdi. Ama o bu dünyada ucuz kahramanlığı ve alkışlanmayı tercih etti. Kendisi gibi Kırımlı ama pek çok bakımdan büyük tarihçi olan ve milletin boynuna dolanan tapınakçı prangaları güçlendiren Halil İnalcık’ı ucuz kahramanlık konusunda fersah fersah geçen, bu toprakların çocuklarını ve tarihini “tarihe gömen” bir adam olarak mezara gitti.
UCUZ KAHRAMAN
Osmanlı tarihinin insanlık tarihindeki öncü ve benzersiz rolünü çok iyi biliyordu ama o sessiz kalmayı, yaşarken bu ülkenin altını oyan, tarihî rolünü bitiren yalan tarihin propagandisti olmayı ve pespaye, döküntü propagandistleri tarafından alkışlanmayı ve daha vahimi de Osmanlı’nın insanlığın önünü açacak benzersiz ilkelerinin dünyaya anlatılması gibi yüce bir görevi üstlenmek yerine Osmanlı’yı Üçüncü Roma ilan etme primitifliği ve “aşağılık kompleksi” sergileyerek Osmanlı’nın dünyaya, insanca yaşanacak yegâne medeniyet modelini sunacak muazzam bir medeniyet tecrübesi ürettiğini anlatma imkânını elinin tersiyle itmeyi tercih etti!
Bazı Batılı vicdanlı tarihçiler bile, “gel ey Osmanlı!” diye yazılar ve kitaplar yazarken o Osmanlı’yı bir kez daha “tarihe gömme”yi tercih etmekten tedirgin olmadı!
Hiçbir büyük tarihçi böylesine ürpertici bir tercihte bulunamazdı.
İsteseydi, Osmanlı medeniyetinin ne denli aşılamaz ve insanlığın önünü açacak temellere ve ruha sahip, bütün dünyayı yeniden silkeleyip kendine getirecek adalet, hakkaniyet ve merhamet ilkeleri üzerinden yükselen benzersiz bir medeniyet tecrübesi olduğunu hem ülkemizin çocuklarına hem de bütün dünyaya çok çarpıcı bir dille anlatabilirdi.
Ama bu fazla prim yapmayabilirdi, fazla para kazandırmayabilirdi. O yüzden o işin en kolayını, en kârlı olanını tercih etti ve resmî tarihin yalanlarını deşifre ederek kahraman olarak anılma imkânını kaybetti ve mezara hesabını veremeyeceği kadar ağır bir veballe gitti. Bir milletin boynuna geçirilen prangaları kırabilecek bir donanıma ve etki gücüne sahip bir adam konumuna ulaşmıştı çünkü.
O yüzden sırtında hesabını veremeyececeği kadar “tarihin ağır yükü”yle vefat etti gitti bu dünyadan. Artık adı tarihe, bu milletin boynuna geçirilen prangalara kıracak bir imkâna sahipken, o işin kolayını ve en ucuz olanını tercih ederek insanlığın önünü açacak ufka ve derinliğe, ruha ve zenginliğe sahip bu milleti ve tarihini tarihe gömen bir adam olarak geçecek.
FATİH CAMİİ’NİN HAZİRESİNE GÖMÜLMEMELİ!
Şehid Esad Coşan Hocamızın cenazesinin Fatih Camii’nin haziresine gömülmesini reddeden yetkililerin İlber Ortaylı’nın cenazesinin oraya gömülmesine onay vermesini protesto ediyorum.
Fatih Camii haziresi millete aittir ve bu milletin altını oyan monşerlere, masonik-baronik çetelere hizmet eden bir adamın cenazesinin oraya gömülmesi oradaki bütün büyük insanların aziz ruhlarını da rencide edecektir.
Bu karardan derhal vazgeçilmelidir!
"Siz Açıklıktan Rahatsızsanız
Biz de Çarşaftan Rahatsızız!"
Müslümanlar, Gittikçe yaygınlaşan "teşhircilik" hastalığından şikayet ettiğinde, Seküler-Kemalist kesimden de sözümona şöyle bir savunu gelebiliyor: Biz de çarşaftan rahatsızız o zaman. Ne yapacağız şimdi?
Birçok konuda mantığı rafa kaldırmış oldukları için bu savunuda da ideolojik körlükleriyle yaklaşıyorlar meseleye?
Zira sokakta bir kadının çarşafıyla dolaşmasıyla, bir başkasının çıplaklığını sergilemesi aynı şey değildir. Bunu eşitlemeye çalışmak, akılla değil ideolojik saplantı ve nefsânî arzularla konuşmaktır.
Çünkü çarşaf, insanın kendi bedenini başkalarının bakışından koruma iradesidir; çıplaklık ise insanın bedenini teşhir ederek başkalarının bakışına sunma iradesi.
Biri "dokunulmazlık" ister, diğeri ise "dikkat çekmek." Biri "ben kendi alanımı çiziyorum" der, diğeri "ben senin alanına taşmak istiyorum" der.
Rahatsızlıkların niteliği de aynı değildir. Çarşaftan duyduğun rahatsızlık tamamen ideolojik ve psikolojiktir: senin yaşam tarzını, çıplaklık anlayışını sessizce eleştiren bir ayna gibi durur karşında.
Ama çıplaklığın verdiği rahatsızlık fiilîdir: gözünü kapatmadığın sürece zorla sana arz edilir. Birinde "benim tercihim" vardır, ötekinde "senin sınırını işgal" vardır.
Üstelik burada göz ardı edilen en önemli bir gerçek de şudur:
Kadın bedenine erkeğin duyduğu arzu fıtrîdir ve çoğu zaman irade dışıdır. Yani erkek istemese de çıplaklık karşısında etkilenir. Bu yüzden çıplaklık, sadece bireysel bir tercih değil; toplumun en zayıf noktalarına doğrudan müdahaledir. Çarşaf ise tam tersine, bu fıtrî gerçeği dikkate alarak sınır çizen bir tercihtir.
O yüzden “ben de çarşaftan rahatsızım” demek, aklen bir şey ifade etmez. Bomboş bir savunudur. Çünkü çarşaflı biri senin hakkını gasp etmiyor, sana bir şey dayatmıyor, sadece kendi varoluşunu senin hevesine göre şekillendirmeyi reddediyor. Ama çıplaklık topluma dayatmadır, insanların; çocukların gözüne sokmaktır, bakışı zorlamaktır.
İşte bu yüzden ikisi aynı kefeye konulamaz: Çarşaf, kendi içine kapanarak seni özgür bırakır. Çıplaklık ise seni esir alarak kendini dayatmaya çalışır.
Doğrusu bu iki durumu fark edemeyen bir körlüğe bir şey anlatabilmek ne kadar mümkündür? Orası da muamma...
UYARI / YORUM
BU MİLLET ANAYASASI’NI YAPAMAYACAK MI?
Herkese hayat hakkı tanıyan, adalet, hakkaniyet ve merhamete dayalı Evrensel Barış Yurdu’nu biz kurduk Osmanlı’yla birlikte, sadece biz.
Laiklik değil, Osmanlı’nın Medine’den süt emen Nebevî modeli kurdu.
Evrensel model bizde, biz neredeyiz?
Hangi derelerde debelenmedeyiz?
İnsanlığa barış yurdu armağan edecek model bizde ama biz, boynumuza geçirilen Laikçilik tasmasını çıkarıp atmak yerine, bu tasma’ya güzellemeler diziyoruz!
Üstelik de laikliğin “tartışılmaz evrensel özgürlük modeli olduğunu”(!) bu ülkenin İslâmî kesimleri savunur hâle geldiler!
Laikliğin, özgürlükle özdeş olmadığını, “özgürlükleri değil imtiyazları artırdığını” Braudel’den MacNeill’e kadar büyük tarihçiler göstermediler mi?
Hâl böyleyken, laikliğin özgürlük olduğunu söyleyen ya salaktır ya da asalak!
Laiklik nereye özgürlük getirmiş, biri çıksın söylesin?
Laiklik, gerçekliği fizik gerçekliğe indirgeyen, metafiziği yok sayan, dünyayı kutsayan bir barbarlık biçimidir, ontolojik şiddettir, varlığın düzenini alt üst ettiği için, büyük düşünür Hegel’in bam telinden yakalayan ifadesiyle.
Bu barbarlık biçiminden, insanlığı, yine Hegel’in ifadesiyle, İslâm kurtarmıştır: İslâm, hakikati parçalamamış, hayatı ve hakikati bir bütün olarak kavramış, hiçbir varlığı, inancı, inanç ve toplum kesimini dışlamamış, -toplumun düzenini ve huzur ortamını bozmadıkları sürece- herkese hayat hakkı tanımıştır.
Unutmayalım: Laikçilik tasması, bizi durdurmak, tarihî yürüyüşümüzü bitirmek için boynumuza geçirildi.
Ama boşuna yoruyorlar bu aziz milleti! Bu prangaları sabırla kıracak bu masum millet!
Oysa, Batılı laik ülkelerin anayasaları İncil’e vurgu yapar. Ama sözümona bu Müslüman ülkenin anayasası; İslâm’ı dışlar, laikliği kutsar.
Hâlâ darbe anayasası değiştirilemiyor, düşünün artık!
Bu ülkede bütün cinayetler laikçilik adına işlenmedi mi?
Binlerce İskilipli Atıf, laikçilik adına asılmadı mı?
Bütün darbeler laikçilik adına yapılmadı mı?
Laikçilik, bu toplumun yeniden tarihî bir yürüyüşe geçmesinin önündeki en büyük takozdur.
Değiştirilmesi bile teklif edilemeyen bir pranga!
Bu millet köle mi yahu?
İradesi yok mu, iradesini kullan-a-mayacak mı?
İngilizler, Fransızlar, Almanlar kendi kültürlerine, değerlerine yaslanarak kendi anayasalarını yapacak da bu millet kendi değerlerine, inançlarına dayanarak kendi anayasasını yapamayacak mı?
Soruyorum şimdi: Evet, bu millet köle mi? İradesi ipotek altına mı alındı? Neden kendi anayasasını yapamıyor? Bu ülkeye neden darbelerden sonra darbe anayasaları dayatılıyor sürekli olarak?
Menderes neden anayasa yapamadı? Korkak mıydı, tepesinde Jakobenler boza mı pişiriyordu?
Özal neden anayasa yapamadı?
Ak Parti’nin neden hür, öz-ü-gür, kendi değerlerimize dayalı köklü ve güçlü bir anayasa yapmasına izin vermiyorlar?
Bu ülke işgal altında, içeriden ele geçirildi ve köleleştiridi de haberimiz mi yok?
Bu meseleyi Hüdapar’dan başka toplumu germeden, adam gibi tartışacak partisi, STK’sı yok mu? Düşünürleri nerede?