Muazzez İlmiye Çığ Sümerolog Değildi.
Muazzez İlmiye Çığ Kırım Tatarı asıllı bir aileye mensuptu. 20 Haziran 1914'te Bursa'da doğmuştu. Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifi ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hitotoloji bölümünde okumuştu. Sümerolog değildi. Sümerce ve diğer eski Ön Asya Dillerini bilmezdi. Epigraphist de değildi. Sadece tabletlerin Eski/Antik Şark Eserleri Müzesi deposundan çıkarılıp tasnif edilip sunulmasında, kopyalanmasında Sümerolog Prof. Dr. Samuel Noah Kramer'e mesai arkadaşı Hatice Kızılyay ile birlikte yardımcı olan Müze görevlisiydi. Samuel Noah Kramer bunu aşağıda alıntıladığımız gibi "History Begins at Sumer" adlı kitabında bunu söylüyor zaten.
Prof. Samuel Noah Cramer "History Begins at Sumer: Thirty-Nine Firsts in Recorded History / Tarih Sümer'de Başlar: Yazılı Tarihteki Otuz dokuz İlk" Başlıklı eserinin önsözünde bu konudaki malzemenin büyük bir bölümünü kendisinin bir araya getirdiğini ve bunların tümünü kendisinin çevirdiğini/tercüme ettiğini açıkça söylüyor.
Ayrıca, önsözde Müze'deki Tablet Koleksiyonlarından sorumlu görevliler olarak bu tabletlerin çıkarılıp sunulması , tertip edilmesi ve kopyalarının çıkarılması konusundaki özverili yardımlarından dolayı Muazzez İlmiye çığ ve Hatice Kızılyay'a teşekkürde bulunuyor.
Bütün Sümerce tablet çevirilerini kendi ifadesiyle Prof. Samuel Noah Kramer kendisi yapmış.
Muazzez İlmiye Çığ 1972 yılında da Müzedeki görevinden emekli olmuştu. 1995 Yılından itibaren Kaynak Yayınlarının yönlendirmesi ve desteği ile popüler kitaplar yayınladı. Bu yayınların hiçbiri Akademik sahaya ait eserler değil:
Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, 1995, Kaynak Yayınları
Sümerli Ludingirra, 1996, Kaynak Yayınları
İbrahim Peygamber - Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre, 1997, Kaynak Yayınları
İnanna'nın Aşkı - Sümer'de İnanç ve Kutsal Evlenme, 1998, Kaynak Yayınları
Zaman Tüneliyle Sümer'e Yolculuk, 1998, Kaynak Yayınları (Genişletilmiş ikinci basım; ilk basım 1993, Kültür Bakanlığı Yayınları)
Hititler ve Hattuşa - İştar'ın Kaleminden, 2000, Kaynak Yayınları
Gilgameş - Tarihte İlk Kral Kahraman, 2000, Kaynak Yayınları
Ortadoğu Uygarlık Mirası, 2002, Kaynak Yayınları
Çivi Çiviyi Söker - Muazzez İlmiye Çığ Kitabı, Serhat Öztürk, 2002, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ortadoğu Uygarlık Mirası 2, 2003, Kaynak Yayınları
Sümer Hayvan Masalları, 2003, Kaynak Yayınları
Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği, 2004, Kaynak Yayınları
Vatandaşlık Tepkilerim, 2004, Kaynak Yayınları
Atatürk Düşünüyor, 2005, Kaynak Yayınları
Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği, 2005, Kaynak Yayınları
Sümerlilerde Tufan - Tufan'da Türkler, 2008, Kaynak Yayınları
TASHİH DERGİSİ’NDEKİ YAZIM ÜZERİNE;
1917 – 1918 Filistin Cephesi çöküşü yazım ile ilgili bazı ilave detayları ayrıca yazmak istedim.
Bu cephede yaşanan yıkım -yazımda da belirttiğim gibi- yüz yıllık yakın tarihin üstü kapatılan, görülmesi istenmeyen ve ısrarla gözlerden kaçırılan kara kutusudur.
Bu cephede yaşananlar, Osmanlı’nın çöküşü ve yeni devletin kuruluşu ile ilgili pek çok detaya ışık tutar. Bu kadar netameli bir konu bugüne kadar akademide ve yakın tarih yazarları arasında görmezden gelinmekten kurtulamamıştır. Sadece Derin Tarih dergisi Ekim 2014 tarihli 31. Sayısında konuyu işlemiş ancak süreli bir yayın olduğu için zaman içinde etkisi kaybolmuştur.
https://t.co/NqlQ1wG6sx
Bu dönemle ilgili Genelkurmay Başkanlığı’nın 1995 yılında son baskısını yaptığı 1914 – 1918 Filistin Savaşları kitabında (Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Yayınları 1995 / S:163) Eylül - Ekim 1918 hezimetinin Türk Karargahının hatası olduğu açıkça yazılıdır.
https://t.co/W62xzb355r
Genelkurmay gibi resmi tarihin dışına çıkmayan bir kurumun bile yayınında bu ifadeleri kullandığı bir savaşla ilgili neden yeterli yayın yok, arşivler açılıp konu tüm detaylarıyla ortaya çıkarılamaz mı?
Bu soruya başka bir yayınla cevap verelim: Arşivi Kaybolan Savaş – Sina, Filistin Suriye Cephesi (Murat Çulcu, Kastaş Yayınları 2009) . Kitabın adı zaten aradığımız cevabı veriyor, bu cephe ile ilgili belgeler imha edilmiş ya da Almanlar ve İngilizler tarafından alınmış.
Hay Allah, bize hiçbir şey kalmamış mı yani?
https://t.co/oidhhdgPXB
Bizim bu savaşla ilgili hassasiyet gösterme nedenlerimizin başında 75 bin esir ve 35 bin şehidimizin hesabı geliyor. Bu kadar karartılmış bir cephede şehit edilen, İngilizlerin Uzakdoğu kamplarına esir olarak götürülüp tren yolu inşaatlarında ölene kadar çalıştırılan atalarımıza bu savaşı aydınlatmak boynumuzun borcudur.
1 ve 2. Gazze Muhareberinde mağlup ettiğimiz İngilizler, General Allenby’nin ordu komutanlığına gelişi ile nasıl böyle bir üstünlük kurabildiler. Bunun nedeni 1912 Kasım’da Allenby henüz albayken Aubrey Herbert’in evinde görüştüğü Osmanlı subayı ile ilgili midir? Bu konu tek başına İngiliz Derviş adlı kitabın konusunu oluşturur – meraklısına.
https://t.co/umsf9XO86K
Savaşın en önemli sonucu olan ateşkes ve arkasından gelen Mondros Mütarekesi Genelkurmay yayınında 160. Sayfada yer almaktadır.
30 Ekim 1918’de imzalanan bu anlaşma ile M. Kemal’in 18 Ekim 1918’de Adana’dan çektiği telgrafta yer alan “Müttefikan, olmadığı takdirde münferiden ve behemehal sulhu takarrür ettirmek lâzımdır.” İfadesi arasındaki ilişkiyi okuyucunun yorumuna bırakıyorum.
Ayrıca dönem tanıklarından bu cephede olan biteni okumak için:
Aralık 1917
Gnkur. ATASE Bşk. lığı, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, c. IV/Ks. 2, Sina Filistin Cephesi, Kls. 4519, Dos. 8, Fh. 3-253 – sonrası
Eylül – Ekim 1918
Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor – A. Çakmak, M. Sertoğlu (Filistin cephesi için sayfa:14)
https://t.co/cqbpIst0FR
Tashih Dergisi’ndeki yazım elbette bu karanlık savaşla ilgili tüm noktaları aydınlatmayacak, birkaç sayfalık bir yazıda bunun olması da mümkün de değil zaten. Ancak bu yazı bir tartışmayı başlatabilir ki amacı da bu zaten.
Tashih Dergi; adından da anlaşılacağı üzere bugüne kadar yanlış bilinen - öğretilen, mutlak doğru kabul edilen zihni formatı düzeltmeye, tashih etmeye yönelik bir yayın politikası izleyecek. Bu amaçla bana da sayfalarını açtıkları için de kendilerine teşekkür ederim.
Yazıya ve içeriğine resmi tarih papağanlarının tepkileri normaldir, zira ezberleri dışındaki her bildiye gösterdikleri tepkiler hep aynı. Olayı önce inkar et, sonra kaynakları kötüle, bazı detayları tartışıyormuş gibi yaparak konuyu dağıt, hiçbiri tutmazsa hakaret et, karşındakini hain vs ilan et. Bu tiplerin muhatap alınacak, ciddi sayılabilecek bir seviyelerinin olmadığını yıllardır yakından biliyorum. Amacım konuya merak duyan kişilere hitap edecek konu başlıklarını açmak.
Siz de bu sürece Tashih Dergisine abone olarak ve yakında başlayacak YouTube yayınlarına destek olarak katkıda bulunabilirsiniz.
https://t.co/911nBvM08m
(Not: Genelkurmay Filistin cephesi yayınında 1917 yılında göreve getirilen; Yıldırım Ordular komutanı olarak adı geçen Mareşal Falkenhayn isimli biri var, kim olduğunu bilen varsa meraklısına anlatabilir (bkz. Resim) 😆
@tashihdergisi
TASHİH DERGİSİ’NDEKİ YAZIM ÜZERİNE;
1917 – 1918 Filistin Cephesi çöküşü yazım ile ilgili bazı ilave detayları ayrıca yazmak istedim.
Bu cephede yaşanan yıkım -yazımda da belirttiğim gibi- yüz yıllık yakın tarihin üstü kapatılan, görülmesi istenmeyen ve ısrarla gözlerden kaçırılan kara kutusudur.
Bu cephede yaşananlar, Osmanlı’nın çöküşü ve yeni devletin kuruluşu ile ilgili pek çok detaya ışık tutar. Bu kadar netameli bir konu bugüne kadar akademide ve yakın tarih yazarları arasında görmezden gelinmekten kurtulamamıştır. Sadece Derin Tarih dergisi Ekim 2014 tarihli 31. Sayısında konuyu işlemiş ancak süreli bir yayın olduğu için zaman içinde etkisi kaybolmuştur.
https://t.co/NqlQ1wG6sx
Bu dönemle ilgili Genelkurmay Başkanlığı’nın 1995 yılında son baskısını yaptığı 1914 – 1918 Filistin Savaşları kitabında (Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Yayınları 1995 / S:163) Eylül - Ekim 1918 hezimetinin Türk Karargahının hatası olduğu açıkça yazılıdır.
https://t.co/W62xzb355r
Genelkurmay gibi resmi tarihin dışına çıkmayan bir kurumun bile yayınında bu ifadeleri kullandığı bir savaşla ilgili neden yeterli yayın yok, arşivler açılıp konu tüm detaylarıyla ortaya çıkarılamaz mı?
Bu soruya başka bir yayınla cevap verelim: Arşivi Kaybolan Savaş – Sina, Filistin Suriye Cephesi (Murat Çulcu, Kastaş Yayınları 2009) . Kitabın adı zaten aradığımız cevabı veriyor, bu cephe ile ilgili belgeler imha edilmiş ya da Almanlar ve İngilizler tarafından alınmış.
Hay Allah, bize hiçbir şey kalmamış mı yani?
https://t.co/oidhhdgPXB
Bizim bu savaşla ilgili hassasiyet gösterme nedenlerimizin başında 75 bin esir ve 35 bin şehidimizin hesabı geliyor. Bu kadar karartılmış bir cephede şehit edilen, İngilizlerin Uzakdoğu kamplarına esir olarak götürülüp tren yolu inşaatlarında ölene kadar çalıştırılan atalarımıza bu savaşı aydınlatmak boynumuzun borcudur.
1 ve 2. Gazze Muhareberinde mağlup ettiğimiz İngilizler, General Allenby’nin ordu komutanlığına gelişi ile nasıl böyle bir üstünlük kurabildiler. Bunun nedeni 1912 Kasım’da Allenby henüz albayken Aubrey Herbert’in evinde görüştüğü Osmanlı subayı ile ilgili midir? Bu konu tek başına İngiliz Derviş adlı kitabın konusunu oluşturur – meraklısına.
https://t.co/umsf9XO86K
Savaşın en önemli sonucu olan ateşkes ve arkasından gelen Mondros Mütarekesi Genelkurmay yayınında 160. Sayfada yer almaktadır.
30 Ekim 1918’de imzalanan bu anlaşma ile M. Kemal’in 18 Ekim 1918’de Adana’dan çektiği telgrafta yer alan “Müttefikan, olmadığı takdirde münferiden ve behemehal sulhu takarrür ettirmek lâzımdır.” İfadesi arasındaki ilişkiyi okuyucunun yorumuna bırakıyorum.
Ayrıca dönem tanıklarından bu cephede olan biteni okumak için:
Aralık 1917
Gnkur. ATASE Bşk. lığı, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, c. IV/Ks. 2, Sina Filistin Cephesi, Kls. 4519, Dos. 8, Fh. 3-253 – sonrası
Eylül – Ekim 1918
Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor – A. Çakmak, M. Sertoğlu (Filistin cephesi için sayfa:14)
https://t.co/cqbpIst0FR
Tashih Dergisi’ndeki yazım elbette bu karanlık savaşla ilgili tüm noktaları aydınlatmayacak, birkaç sayfalık bir yazıda bunun olması da mümkün de değil zaten. Ancak bu yazı bir tartışmayı başlatabilir ki amacı da bu zaten.
Tashih Dergi; adından da anlaşılacağı üzere bugüne kadar yanlış bilinen - öğretilen, mutlak doğru kabul edilen zihni formatı düzeltmeye, tashih etmeye yönelik bir yayın politikası izleyecek. Bu amaçla bana da sayfalarını açtıkları için de kendilerine teşekkür ederim.
Yazıya ve içeriğine resmi tarih papağanlarının tepkileri normaldir, zira ezberleri dışındaki her bildiye gösterdikleri tepkiler hep aynı. Olayı önce inkar et, sonra kaynakları kötüle, bazı detayları tartışıyormuş gibi yaparak konuyu dağıt, hiçbiri tutmazsa hakaret et, karşındakini hain vs ilan et. Bu tiplerin muhatap alınacak, ciddi sayılabilecek bir seviyelerinin olmadığını yıllardır yakından biliyorum. Amacım konuya merak duyan kişilere hitap edecek konu başlıklarını açmak.
Siz de bu sürece Tashih Dergisine abone olarak ve yakında başlayacak YouTube yayınlarına destek olarak katkıda bulunabilirsiniz.
https://t.co/911nBvM08m
(Not: Genelkurmay Filistin cephesi yayınında 1917 yılında göreve getirilen; Yıldırım Ordular komutanı olarak adı geçen Mareşal Falkenhayn isimli biri var, kim olduğunu bilen varsa meraklısına anlatabilir (bkz. Resim) 😆
@tashihdergisi
Belli ki bazı kemalistler ''alınganlık '' yapmış Ahmet
Bak ''Atatürk mezardan çıkıp cepheden kaçtım '' dese! Onlar sen yalancısın kaçmadin deyip geri mezara gömerler.
Ama sen kibar adamsın tabi
Kemalist te olsa önemseyip daha fazla bilgi ve kaynak paylaşmış sın.
Emeğine sağlık
#KemalizmAhmaklıktır
Sayın Abdullah Gül,
Üzerinizde hakkımız var, bu yüzden soruyoruz:
@cbabdullahgul
Siz AK Parti’nin kurucularındansınız; başbakanlık, dışişleri bakanlığı ve cumhurbaşkanlığı yaptınız.
Koltuk hırsınızdan dolayı,
AK Parti ve dava arkadaşlarını,
bir kalemde sildiniz,
CHP'ye cumhurbaşkanı adayı olmaya çalıştınız.
Oyunuzu CHP ye verdiniz
Herşey güzel olacak kelimenizi asla unutmuyoruz.
millet sizi affedeceğini mi zannediyorsunuz?
AK Parti’ye en büyük ihaneti siz yaptınız.
Öğüt verecek en son kişi sensiniz.
TASHİH DERGİSİ’NDEKİ YAZIM ÜZERİNE;
1917 – 1918 Filistin Cephesi çöküşü yazım ile ilgili bazı ilave detayları ayrıca yazmak istedim.
Bu cephede yaşanan yıkım -yazımda da belirttiğim gibi- yüz yıllık yakın tarihin üstü kapatılan, görülmesi istenmeyen ve ısrarla gözlerden kaçırılan kara kutusudur.
Bu cephede yaşananlar, Osmanlı’nın çöküşü ve yeni devletin kuruluşu ile ilgili pek çok detaya ışık tutar. Bu kadar netameli bir konu bugüne kadar akademide ve yakın tarih yazarları arasında görmezden gelinmekten kurtulamamıştır. Sadece Derin Tarih dergisi Ekim 2014 tarihli 31. Sayısında konuyu işlemiş ancak süreli bir yayın olduğu için zaman içinde etkisi kaybolmuştur.
https://t.co/NqlQ1wG6sx
Bu dönemle ilgili Genelkurmay Başkanlığı’nın 1995 yılında son baskısını yaptığı 1914 – 1918 Filistin Savaşları kitabında (Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Yayınları 1995 / S:163) Eylül - Ekim 1918 hezimetinin Türk Karargahının hatası olduğu açıkça yazılıdır.
https://t.co/W62xzb355r
Genelkurmay gibi resmi tarihin dışına çıkmayan bir kurumun bile yayınında bu ifadeleri kullandığı bir savaşla ilgili neden yeterli yayın yok, arşivler açılıp konu tüm detaylarıyla ortaya çıkarılamaz mı?
Bu soruya başka bir yayınla cevap verelim: Arşivi Kaybolan Savaş – Sina, Filistin Suriye Cephesi (Murat Çulcu, Kastaş Yayınları 2009) . Kitabın adı zaten aradığımız cevabı veriyor, bu cephe ile ilgili belgeler imha edilmiş ya da Almanlar ve İngilizler tarafından alınmış.
Hay Allah, bize hiçbir şey kalmamış mı yani?
https://t.co/oidhhdgPXB
Bizim bu savaşla ilgili hassasiyet gösterme nedenlerimizin başında 75 bin esir ve 35 bin şehidimizin hesabı geliyor. Bu kadar karartılmış bir cephede şehit edilen, İngilizlerin Uzakdoğu kamplarına esir olarak götürülüp tren yolu inşaatlarında ölene kadar çalıştırılan atalarımıza bu savaşı aydınlatmak boynumuzun borcudur.
1 ve 2. Gazze Muhareberinde mağlup ettiğimiz İngilizler, General Allenby’nin ordu komutanlığına gelişi ile nasıl böyle bir üstünlük kurabildiler. Bunun nedeni 1912 Kasım’da Allenby henüz albayken Aubrey Herbert’in evinde görüştüğü Osmanlı subayı ile ilgili midir? Bu konu tek başına İngiliz Derviş adlı kitabın konusunu oluşturur – meraklısına.
https://t.co/umsf9XO86K
Savaşın en önemli sonucu olan ateşkes ve arkasından gelen Mondros Mütarekesi Genelkurmay yayınında 160. Sayfada yer almaktadır.
30 Ekim 1918’de imzalanan bu anlaşma ile M. Kemal’in 18 Ekim 1918’de Adana’dan çektiği telgrafta yer alan “Müttefikan, olmadığı takdirde münferiden ve behemehal sulhu takarrür ettirmek lâzımdır.” İfadesi arasındaki ilişkiyi okuyucunun yorumuna bırakıyorum.
Ayrıca dönem tanıklarından bu cephede olan biteni okumak için:
Aralık 1917
Gnkur. ATASE Bşk. lığı, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, c. IV/Ks. 2, Sina Filistin Cephesi, Kls. 4519, Dos. 8, Fh. 3-253 – sonrası
Eylül – Ekim 1918
Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor – A. Çakmak, M. Sertoğlu (Filistin cephesi için sayfa:14)
https://t.co/cqbpIst0FR
Tashih Dergisi’ndeki yazım elbette bu karanlık savaşla ilgili tüm noktaları aydınlatmayacak, birkaç sayfalık bir yazıda bunun olması da mümkün de değil zaten. Ancak bu yazı bir tartışmayı başlatabilir ki amacı da bu zaten.
Tashih Dergi; adından da anlaşılacağı üzere bugüne kadar yanlış bilinen - öğretilen, mutlak doğru kabul edilen zihni formatı düzeltmeye, tashih etmeye yönelik bir yayın politikası izleyecek. Bu amaçla bana da sayfalarını açtıkları için de kendilerine teşekkür ederim.
Yazıya ve içeriğine resmi tarih papağanlarının tepkileri normaldir, zira ezberleri dışındaki her bildiye gösterdikleri tepkiler hep aynı. Olayı önce inkar et, sonra kaynakları kötüle, bazı detayları tartışıyormuş gibi yaparak konuyu dağıt, hiçbiri tutmazsa hakaret et, karşındakini hain vs ilan et. Bu tiplerin muhatap alınacak, ciddi sayılabilecek bir seviyelerinin olmadığını yıllardır yakından biliyorum. Amacım konuya merak duyan kişilere hitap edecek konu başlıklarını açmak.
Siz de bu sürece Tashih Dergisine abone olarak ve yakında başlayacak YouTube yayınlarına destek olarak katkıda bulunabilirsiniz.
https://t.co/911nBvM08m
(Not: Genelkurmay Filistin cephesi yayınında 1917 yılında göreve getirilen; Yıldırım Ordular komutanı olarak adı geçen Mareşal Falkenhayn isimli biri var, kim olduğunu bilen varsa meraklısına anlatabilir (bkz. Resim) 😆
@tashihdergisi
Aşırı doz resmi ideoloji bağlıları her nedense çocuklarına "Eti" ismi vermeyi düşünmemişlerdir. Bunun sebebini anlamak kolay değil. Oysa "Sümer" isimli yüzlerce çocuk doğmuştur.
Akat genellikle soyadı olarak tercih edildi. Sümer hem ad, hem soyad oldu. Eti, Etiler, Etioğlu, Etigil gibi soyadları ise hiç duymadım. Gerçi bu ideolojinin kurbanları genellikle şöyle isimler yeğler:
- Artuuur, gel evladım.
+ Hanfendi çocuk Levanten sanırım.
- Hayır. Artur eski Türklerde arıduru, tertemiz demektir.
+ Simon?
- Sayman.
Aşırı doz resmi ideolojinin safsatalarından biri de şudur:
- Biz Anadolu'ya Oğuzlarla gelmedik. Alparslandır, Malazgirttir, bizi bağlamaz. Biz çok önce Anadolu'ya gelmiştik. Anadolu'nun sahipleriyiz.
Tabii ki böyle bir kafayla ortaya çıkınca ne Doğu'da, ne Batı'da hiçbir itibarın kalmaz. Alay konusu olursun. Bunun ne bilimle, ne tarihle bir ilgisi vardır. Nihal Atsız'a göre "tımarhanelik" bir kafadır. Hadi biz yumuşatalım, hezeyan diyelim.
"Türkler binlerce yıl önce Anadolu'ya geldi" diye bir iman merkezi etrafında söyleyeceğin her şey hezeyandır. Çünkü bizzat imanın sakattır, sorun oradadır.
Binlerce yıl önce Anadolu'da yaşamış birilerini Türk yapmak zorundasın. Önce Batılıların hatalı biçimde "Hititler" dediği medeniyet. 1922'de bulundu. Fransızca "Eti" okundu. Aman Allahım, bir Eti çılgınlığı:
- Etiler Türktür. Etisiz çay saati düşünülemez. Eti, Eti, Eti...
Fabrikalar, okullar, semtler, her yer "eti" oldu. Yanlışlıkla Etilerin zannedilen Hatti güneş kursu, Ankara'nın meydanına dikildi. "Biz de güneşe tapıyorduk. Güneş dil teorisi."
Adamların Etiler, Hititler olduğu falan yok ha, dikkat edin. Tevrata nazaran öyle sanılmış. Dilleri çözüldü, Hint-Avrupalı (yani türkten çok kürde yakın) oldukları anlaşıldı. Ama iş artık çığırından çıkmıştı.
Aynı yıllarda Mezopotamya'da Sümerler ve Akkadlar keşfedildi. Onlar da hemen Türk yapıldı. Sümer, ü ile yazılıp büyük sesli uyumuna uyduruldu. Onların Gilgames destanı "Gılgamış" oldu. Gılgadın mı? Gılgayamadım, yediğim bir şey dokunmuş olmalı!
Akkadlar bildiğin Arap halkı. Ama kafın şeddesini atrsan ak ad, aa Türk! Sondaki d'yi t yaptın mı, objektif şartlar tamam. Fabrikalar, bankalar, okullar, semtler ya Sümer, ya Akat. Hepsi Türk. Sümerbank Türktür, Türk kalacak!
Sümerleri ayrı bir parantez açıp da konuşmak gerekir. (İslamcılar Sümerleri konuşamaz, Muazzez İlmiye Çığ'ı konuşabilir ama olsun, onu da hallederiz.) Türk değillerdir. Ama çok uzak geçmişte Türklerin veya Macarların atalarıyla alışveriş yaptıkları kesin. Yalnız bu konunun kemalistlerin "Anadolu'nun sahibi biziz" hezeyanıyla hiçbir ilgisi yok. Sümerler M.Ö. 4500'lerde Basra körfezinde ortaya çıkıyor. Dil yapıları, dna'ları, inançları, hepsi farklı.
Tabii Akkadlar ve Sümerler konusundaki hezeyanlar, daha fazlasını üretti. Bu sefer Anadolu'da yaşamış kadim kavimleri Türk yapma sevdası. Tek tek girmeden özeti:
- Konstantin Türktür. Konmaktan kon, Stan da satan satıcı demek. Tin Arapçada incir (işine geldi mi Arapçadan her türlü hırsızlık serbest). Konstantin, bir yere konup incir satan kimse demek. Bak Türk işte. Biz Fatihe bir şey borçlu değiliz, Konstantin'in çocuklarıyız.
Ben Yunanlıların yerine olsam bunları hem UNESCO'ya, hem Lahey'e şikayet ederim. Bizim tarihimizi çalıyorlar, kültürümüzü çalıyorlar, sonra da bizi baklava ve yoğurt çalmakla suçluyorlar diye.
Mursi'nin yol arkadaşlarından Asım Abdulmacid:
"Bu Anadolu kurdunu selamlamaktan başka bir şey yapamazsınız."
▪ "Erdoğan, ABD'nin desteğiyle dört ülkenin Katar'ı işgal girişimine karşı koydu."
▪ "Libya'nın doğusunu Hafter ve Wagner güçlerinden korudu."
▪ "Azerbaycan topraklarını Ermeni Hristiyanlardan kurtardı."
▪ "Yıllar önce Suriye'de Rus ordusunu aşağıladı."
▪ "Beş milyon Suriyeliyi misafir etti. Bu, cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetmesine neden oluyordu."
"Tüm başarıları bir araya getirdiğinizde ve bunların Müslümanların bölgemizdeki çöküş döneminde gerçekleştiğini hatırladığınızda, eğer akıl ve adalet sahibi biriyseniz, bu Anadolu kurdunu selamlamaktan başka bir şey yapamazsınız."
@Hayrnnisa284205 Mersin aslında Yörük Türk memleketiydi, merkez Akdeniz ilçe belediyesini DEM kazandı. Kürt nüfusu aşırı derece çoğaldı son yıllarda. Adana'da da öyle. Kürt nüfusu daha baskın hale geliyor zamanla.