Devleti insanın "varlık koşulu" sayma fikrinde sanırım Hegel'den etkilenmiş hocamız. Günahını almayayım, belki de bizzat kendi mankafalılığının ürünüdür bu fikir. Her halükarda bu kitabı çöpe atacağım zira bir puta düzülen övgüleri hoş görüp irdeleyebilecek boş vaktim pek yok.
Türkiye'de devlet büyüktür, toplumun hipokrasi dolu ahlaki dayatmaları putlaşmıştır, bir elinde havuç diğer elinde sopa olan despotların çıkarları bireyin üzerinde Demokles'in Kılıcı gibi sallanmaktadır. Bu açık hava tımarhanesi polis, jandarma üretir; sanatçı veya filozof değil.
Türkiye gibi devletin otoriterliğinın halkın özgürlükçü tabanında bile karşılık gördüğü bir ülkede, daha çocukken din ve milliyetçik denen ruh hastalığı ile insanların beyninin yıkandığı bir ülkede, birey büyük ve yüce olmak istiyorsa topluma rağmen bunu başarmak zorundadır.
Negatiflikle başa edebilme noktasında kendime kesin bir inancım var. Ne yaşarsam yaşayayım asla dizlerimin üstünde ölmeyeceğimi biliyorum. Ama bazen düşünüyorum... Telafiye odaklanmak yerine güzel bir duygunun kollarına kendini bırakmak ve gerisini düşünmemek ne hoş olurdu!
Antik bilgelik diye Stoacıların, Kiniklerin, Epikürcülerin bayağı ve içedönük etik anlayışının pazarlanmasından sıkıldım. Hayattan kaçmanın, her türlü bireysel iddiadan vazgeçip izole olmanın, sorumluluğu Doğa'ya Zaman'a devrederek yaşama edilgenleşmenin ucuz yolları bunlar.
Güzellikle ilgili en derin sezilerimiz şekilsel güzelliğin ötesine uzanır. Onun tek başına bir değeri yoktur, değerini kendini aşan üstün bir niteliği temsil etmesiyle kazanır. Bu yüzden bir kişinin güzelliğinin ölçüsü konusundaki nihai kararı gözlerimize bırakmak hata olur.
Bakışlarım, karşımdakinin taktığı maskelerin ötesine ulaşır; ideal ile aktüel olanı ayırt eder, varsa otantik olanı görür. Gökkuşağının ardına saklanmış bulutu görme yetisi gibidir bu. Muhatabım da benim özüme ulaşabiliyorsa güçlü bir bağ için zemin artık hazır demektir.
İnsanla, doğayla veya tanrı gibi metafizik aldatmacalarla kurulan ilişkiselliğin ötesinde bir kozmik temas olmalı. Maddi varoluş kısıtlarını delip geçen ve aşkın muhatapların sisini aydınlatan yeni bir bilinç olmalı. Gereklilik, etki-tepki zinciri başlatmaya yetmiyor ne yazık ki!
Bu satırların yazarı Emerson gibi, Nietzsche ve Stirner gibi estetik yoğunluktan ödün vermeden belagati kullanan, ideyi poetik bir formda cisimleştiren filozofları okuduğumda tüm evren bir süreliğine daha bütünlüklü görünüyor, varoluşsal duyarlılığım ise derinlik kazanıyor.
Arthur Schopenhauer'in kendi cümlesi miydi yoksa alıntı mı yapmıştı tam hatırlayamıyorum ama bir cümlesi var ki asla aklımdan çıkmıyor: "İnsan tüm hayatı boyunca savaşır ve elinde kılıcıyla ölür."
Bir ruhsal olguyu nedensel bağlantılarıyla açıklamak, o olgunun kişinin yaşantısındaki anlamını kavramakla eşdeğer değildir. Varoluş, uzmanlık dilinin kategorilerine indirgenemez zira hiçbir kategori, öznenin yaşanmışlığını ve henüz gerçekleşmemiş imkanlarını bütünüyle kuşatamaz.
Zaman, yaşantıların çetelesinin tutulduğu bir takvim midir? Onun ölülerin gömüldüğü metafizik bir mekan olarak varlığı yok mu sanılıyor? Bir kez hiçliğe fırlatılmış olan, varoluşun rütbelerinden azledilmiş, mevkisini ebediyen kaybetmiştir. Geri kazanım ilkesi hükümsüzdür artık.
Geçmişten gelenler hoş karşılanmayacak, onlara nezaketin ve sempatinin bir zerresi bile çok görülecek. Zamanın çark ettirdikleri zamanın içine gömülür. Onlar sığ sularda fırtına koparmaya çalışarak yaşam pınarını bulandırdı ve daha hayattayken ebedi yokluğa talip oldu.
Schopenhauer'in Parerga ve Paralipomena adlı eserinde kadınlar hakkında söylediklerini sığ ve tek yönlü değerlendirmeler olarak görüyordum. Zamanla fark ettim ki yazdıklarında haklı olmanın ötesinde, olması gerekenden daha nazik bir dille bazı karanlık gerçekleri ifşa etmiş.