2018’de çıkan kapsamlı bir akademik çalışma, 2017 referandumunu sandık bazında analiz etmiş. Sandıkların %11’inde olağandışı örüntüler bulunmuş. Araştırmacılara göre yüksek katılım ve EVET oyları birlikte şişmiş. Anomaliler ayıklandığında sonucun HAYIR lehine döndüğünü bulmuşlar.
Herhangi bir hukuk mahkemesinin bir siyasi partinin il kongresinde yapılan seçimi iptal etme, yahut bu amaçla açılmış bir davada tedbir kararı verme yetkisi yoktur.
Siyasi Partiler Kanunu'nun (SPK) 21. maddesi gayet açıktır. Bu madde il kongresi seçimlerine yapılacak itirazların ne şekile yapılaca��ını düzenlemektedir. Konu SPK'da özel olarak düzenlendiğinden Türk Medeni Kanunu'ndaki dernek genel kurulunun iptaline ilişkin düzenleme il kongresinde yapılan seçimler için uygulanamaz.
Dolayısıyla il kongresine karşı hukuk mahkemesinde açılmış bir davanın görevsizlik sebebiyle reddi gerekmektedir. Hal böyleyken görevsizlik kararı verilmemesi bir de üstüne tedbir kararı verilmesi hukukun ayaklar altına alınmasıdır.
Şu hususu da ayrıca not edeyim: Tedbir kararında SPK'nın çeşitli hükümlerine atıf verilmişken konu ile ilgili doğrudan ilgili SPK, m. 21 karar metninde anılmamaktadır ?!
CHP'nin neden 13 yıl boyunca kaybettiğini, neden hiçbir önemli konuda inisiyatif almadığını, neden bazı belediyeleri almakla yetinip ötesini istemediğini, neden rejimin mühürsüz oylarla değiştirilmesine bile itiraz etmediğini bu günlerde yaşananlara bakınca anlıyoruz değil mi?
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, SPK md. 21 uyarınca görevsizlik kararı vermesi gereken bir dosyada ihtiyati tedbir kararı tesis edemez. Bu açık yanılgı, bariz takdir hatası oluşturduğu gibi prima facie mevzuata aykırılık niteliği de taşımaktadır.
Anayasa Mahkemesi, İçtüzük md. 73 çerçevesinde, bu hukuka aykırı karara karşı gecikmeksizin “geçici tedbir” kararı vermelidir. Aksi hâlde çok partili yaşam ve objektif hukuk düzeni bakımından telafisi imkânsız zararlar doğacaktır.
Bu olay, artık sıradan teknik bir usul sorunu olmaktan çıkmış, Anayasa Mahkemesi’nin varlık nedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hâline gelmiştir.
Devlet bir siyasi partinin kendi yönetimini seçmesini engelliyor ve yönetici tayin ediyorsa çok partili hayat bitmiştir. Siyasi partiler kanunu 21 çok açıktır. İl kongresi seçimindeki usulsüzlük iddiası seçim kuruluna 2 gün içinde götürülür ve kesinleşir.
Ülke nüfusumuz gençken çok iyi değerlendirdik, muasır medeniyet seviyesine ulaştık da sanki şimdi nüfus artış hızı sorun oldu.
Türkiye genç nüfusuna çöp gibi davrandı. Koca bir potansiyeli harcadı. Genç nüfusundan milyonlarca kurye ve işsiz üreten bir ülke oldu. Ne işe yaradı genç nüfus? Koskoca bir hiç. Türkiye gençlerine kira ödeyebilecek bir maaşı bile hak görmüyor. Değil ki bu gençler üretecek de emeklilere falan bakacak. Kendşne bakabileceği ortamı yok gençlerin, ne emeklisi?
Mucizevi bir şekilde nüfus gençleşse ne olacak? Yine koca bir hiç. 1 milyon değil 2 milyon kurye, 2 milyon değil 5 milyon işsiz olur en fazla.
Sorun sadece nüfus artış hızıymış gibi davranıp milleti yanlış yönlendiriyorsunuz. Halbuki kuru kalabalığın gençmişte bir işe yaramadığı ortada ama Türk'e biçilen kader bu işte. Kuru kalabalık olsun ki, kolayca harcanabilsin.
Sahte diplomayla doçent ve profesör olanların isimleri neden açıklanmıyor? Kişilik hakları mı korunuyor? Sahte diplomayla profesör oldukları bilinirse incinirler mi?
İstanbul 5 inci İdare Mahkemesi, Ekrem Başkan’ın diploma iptali kararının yürütmesinin durdurulması istemini biraz önce reddetti.
Ekte koyduğum Mahkeme kararı, adaletin geldiği yeri özetlemesi açısından tarihi bir vesika niteliğinde.
1- Davacı Ekrem İmamoğlu: tutuklu
2- Davacı Ekrem İmamoğlu avukatı Mehmet Pehlivan: tutuklu
3- Mahkeme Başkanı: Dilekçe kendisine ulaşınca, 23 maddelik araştırma yazısı istedi, YD kararı öncesi mahkemedeki görevinden alındı.
4- Mahkeme üyesi yargıç: Başkanla beraber onun da aniden tayini çıktı.
5- YÖK: Mahkeme Başkanı ve üyesi görevdeyken kendisine verilen bir aylık süre içinde yanıt vermedi, ek süre istedi, onlar mahkemeden uçurulunca “yanıtını” gönderdi.
6- Kararda imzası olan heyet: Nöbetçi başkan ve üyeler karar verdi.
7- Aynı soruşturma dosyasına giren tek bir inceleme dosyası ile 41 kişi yatay geçiş nedeniyle şüpheli konumuna sokulmuşken, Yalnızca Ekrem Başkan hakkında ayırma (tefrik) kararı verildi ve kararın ertesi gün yine yalnızca Ekrem Başkan hakkında istanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca İddianame düzenlendi.
Geriye bir tek Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un çıkıp “Türkiye bir hukuk devletidir” açıklaması yapması kaldı, orada da adetleri veçhile geç kalacaklarını sanmam!!!
Fatih Altaylı'nın sözleri tutuklama gerekçesi oldu ve dosya yargıda.
Adalet bakanı neden konuşuyor ve şüpheliyi (henüz sanık bile değil!) pervasızca ve açıkça suçluyor??
Altaylı'nın suçlanma gerekçelerinin bir hukuk devletinde kabul edilemezliği bir yana, sıra yargıya yön vermede mi!
Yargıya yansımış konuda en son konuşması gereken kişi değil midir Adalet Bakanı??
***
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda, yargıya yansıyan bir konuda mahkemelere talimat verilemeyeceğini güvence altına alan temel hüküm, md.138'dir. Bu madde, pek çok Anayasa hükmü gibi AKP döneminde kağıt üstünde bırakılsa da, yargı bağımsızlığının en önemli güvencelerinden biri.
Anayasa'nın "Yargı Yetkisi" başlığı altında yer alan "Mahkemelerin bağımsızlığı" kenar başlıklı 138. maddesinin 2. fıkrası şöyle :
"Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz."
Bu hükümle, yasama ve yürütme organları başta olmak üzere hiçbir gücün, görülmekte olan bir dava ile ilgili olarak mahkemelerin kararını etkileyecek nitelikte müdahalede bulunması kesin bir dille yasaklanmıştır. Maddenin devamında, Yasama organının (TBMM'nin) bu konudaki sınırlılıkları daha da nettir:
"Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz."
Ayrıca, aynı maddenin son fıkrası, idarenin ve diğer devlet organlarının mahkeme kararlarına uyma zorunluluğunu vurgulayarak yargı kararlarının etkinliğini güvence altına alır:
"Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez."
Dolayısıyla, Anayasa'nın 138. maddesi, Güçler ayrılığı ilkesinin bir gereği olarak yargının yansızlığını ve bağımsızlığını korumayı hedefler. Bu madde, yargıçların Anayasa'ya, yasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermelerini sağlamanın temel direğidir.
***
Anayasa'nın saygı duyularak uygulanan kaç maddesi kaldı? Eylemli olarak, iktidar gücü = manevi cebirle Anayasa neredeyse tümüyle yürürlük dışıdır. Bu bir darbedir. Ve bu anlayış, "yeni Anayasa" dayatıyor.
Açıkça; "ben bu Anayasayı tanımıyorum!" diyor. Bu, "de facto" bir durumdur.
Hukuk devletinde ise, beğenin ya da hiiiiiç beğenmeyin, yürürlükteki hukuk normları, başta Anayasa olmak üzere, en başta iktidar, herkesi bağlar.
Ama Türkiye'de bağlamıyor..
Bu tablonun siyaset bilimindeki, Anayasa hukukundaki adını söyleyince de hemmmeeennn Cumhurbaşkanına hakaret oluyor..
Bu tablo, halkın akıl sağlığıyla bilerek oynamaktır.
Avukat Mehmet Pehlivan'ın tutuklanması kişisel bir mesele olarak görülemez. Bu olay, mesleğimiz açısından da büyük bir önem taşıyor.
Vaka, tüm avukatların yakın takibine tabi olmalıdır. Zira bu tutuklama kararı, savunma hakkına yönelik müdahalelerin sistematikleşme riski taşıdığı yönünde haklı endişelere yol açmaktadır.
Savunma mesleği yalnızca teknik bir faaliyet değildir, hukuk devletinin varlığına dair bir turnusol kâğıdıdır.
***
Yeri gelmişken, konuyla ilgili iki önemli not düşmek isterim.
BİR: Avukat, "hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını resm�� merciler nezdinde sağlamak amacıyla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eden kişidir."
Avukat, bu çerçevede dilekçe yazmanın yanı sıra bilgi verme, telkinde bulunma, açıklama yapma, savunmaya dönük organizasyon ve strateji geliştirme gibi faaliyetlerde bulunur.
Avukat, mesleki faaliyetlerinin kapsamını Avukatlık Kanunu ve meslek kuralları çerçevesinde belirleme konusunda asli yetkiye sahiptir.
Bu özerklik, mesleğin onuruyla ilgili bir meseledir.
Olur da meslek kurallarının sınırlarının dışına taşıldığı düşünülüyorsa, bu durumda denetimi avukatların kendi örgütü olan barolar yapar. Ceza hukukunun devreye girmesi istisnai ve dikkatle gerekçelendirilmiş olmalıdır.
Yargısal makamlar, bu etkinliklerin dışına çıkıldığını güçlü delillerle (kulaktan dolma/hearsay tanıklarla değil!) ortaya koymadıkça müvekkilleri korumaya ve savunma stratejisine dönük edimlere müdahale etmemelidir; müvekkil adına gerçekleştirilen avukatlık faaliyetleri, müvekkilin yargılandığı suçun kapsamında sayılmamalıdır.
Unutulmamalıdır ki avukatlara ayrıksı yaklaşılmasının nedeni, bu konunun (“özdeştirme yasağı”nın) insan hakları hukukunda özel olarak düzenlenmiş olmasıdır:
* Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi md. 6/5: "Taraf devletler, avukatların müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilmeleri nedeniyle olumsuz sonuçlara maruz kalmamalarını temin eder."
* Birleşmiş Milletler Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeler (Havana Kuralları, md. 16–18): "Hükûmetler, avukatların hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz bir müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini; (...) bu nedenle kovuşturma veya yaptırımla karşılaşmamalarını sağlar. (...) Avukatlar, görevleri nedeniyle müvekkilleriyle özdeşleştirilemezler."
* BM Yargıçların ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü, bu hükümlere atıfla, bu türden sorunlu uygulamaların özellikle “siyasi açıdan hassas” davalarda ortaya çıktığını vurgulamış ve bu davalarda özellikle kaçınılması gerektiğini belirtmiştir (E/CN.4/1998/39).
* İHAM da avukatların mesleki faaliyetleriyle ilişkili tutuklamalarda daha titiz bir inceleme yapılması gerektiğini içtihat etmiştir:
"Mahkeme, adaletin sağlanması ve hukuk devleti ilkesinin korunmasında avukatlık mesleğinin merkezi rolünü vurgular. Avukatların mesleklerini gereksiz engellemeler olmaksızın icra edebilme özgürlüğü, demokratik bir toplumun vazgeçilmez bir unsuru olduğu gibi, Sözleşme hükümlerinin (özellikle adil yargılanma güvenceleri ile kişi güvenliği hakkının) etkili biçimde uygulanabilmesinin de ön koşuludur. Bu nedenle, avukatlara yönelik zulüm ya da taciz, Sözleşme sisteminin doğrudan özüne bir saldırı niteliğindedir. Dolayısıyla, avukatlara yönelik her türlü zulüm iddiası (özellikle geniş çaplı gözaltı ve tutuklamalar ile avukatlık bürolarının aranması gibi durumlar) Mahkeme tarafından özel bir titizlikle denetlenir." (Elçi ve diğerleri/Türkiye, § 669).
Tüm bunlar, “özdeştirme yasağı” kapsamındaki vakaların diğerlerinden çok daha özel ve dikkatli biçimde ele alınması gerektiğini gösterir.
İKİ: Türkiye'de “kişisel suç” ve “görev suçu” kavramları konusunda ciddi bir keşmekeş var (Bkz. Baş/Türkiye, §§ 157–158). Bu hem hukuki öngörülebilirliğe engel oluyor hem de keyfî uygulamalara zemin hazırlıyor.
Bu yüzden, avukatlık faaliyeti kapsamındaki bir eylem herhangi bir adi suç kapsamında nitelendirilip Avukatlık Kanunu’ndaki özel teminatların (md. 58 vd.) dışına çıkarılabiliyor (Karş. Ahmet Mandacı ve diğerleri; Ayşegül Çağatay ve diğerleri; Özlem Gümüştaş ve Sezin Uçar kararları).
Yani bir bakıma, avukata tanınan güvence, yalnızca savcılığın nitelemesine bağlı olarak kolayca dolanabiliyor.
Buna engel olunması için konuya şekli yönden (eylemin hangi suç kapsamında nitelendirildiğine) değil, maddi yönden bakılmalı ve “avukatlık görevi ile bağlantılı ve avukatlık sıfatı kullanılarak gerçekleştirilen tüm eylemler” bu kapsamda sayılmalıdır.
Av. Mehmet Pehlivan adına yapılacak başvurularda bu ayrımın derinleştirilmesi büyük önem taşıyor.
Saraydaki danışman sabah “suyun ısınmaya başladı” diyerek hedef gösteriyor, seyyar giyotin harekete geçiyor, akşamına gazeteci Fatih Altaylı gözaltına alınıyor.
Tarihi olayları hatırlatan bir cümle kuran Fatih Altaylı, sözde Cumhurbaşkanı’nı tehdit etmiş!
Gazeteciden korkan, gençlerden korkan, kadınlardan korkan, milletten korkan bir iktidarla karşı karşıyayız.
Ama artık hiç kimseyi baskıyla sindiremezsiniz.
Fatih Altaylı gazetecidir, bir an önce serbest bırakılmalıdır.
Özgür Özel boykot çağrısını yineledi:
“Nusret’e gitmiyoruz. Günaydın restoranlarının önünden bile geçmiyoruz.
Mezzaluna diye bir restoranları var, bunlara para kazandırmıyoruz.
TRT, Albayrak grubu, Turkuvaz Medya, Doğuş Medya… Hepsini topyekün boykot ediyoruz.
TGRT var ya, adeta CHP’ye sövmeye ant içmiş durumda.
Bunlar parayı İhlas markasından kazanıyor.
Ürünlerini almıyoruz.
NTV, Star, Kral gibi kanalları asla açmıyoruz.
D&R’ın içine girmiyoruz, İdefix’e uğramıyoruz.”
Fatura, kira ödeyebilmeyi, kıymalı pide yiyebilmeyi, 3 ay sonrasına doktordan randevu alabilmeyi ve öldürülmeden
akşam eve gelebilmeyi yaşamak zanneden bir toplum olduk.
SON DAKİKA | Ekrem İmamoğlu savunmasında, 2019’dan beri yaşadığı süreci şöyle anlattı:
Ahmak Davası: "Hadi anlatın bakalım, neden hâkim değişti? 2,5 yıldır neden istinafta bekletiliyor?"
Seçim İptali: "Koca İstanbul halkını, iradesini nasıl suçladınız? Sandıklar, görevliler suçlu değil ama seçim iptal. O hâlde soruyorum: Kim çaldı?"
Büyükçekmece Davası: "1000 gün oldu, dört duruşma geçti, savcı yok, mütalaa yok. Bu nasıl bir kötülük?"
Bilirkişi Davası: "24 dosyada aynı kişi bilirkişi! Bunun tesadüf olduğuna inanmamızı bekliyorlar yahu. Avukatlarım suç duyurusunda bulundu, ses yok. Ben bu haksızlığı milletime açıklayınca hemen resen soruşturma! Bu mudur hukuk?"
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na;
Bu bir ihbardır!
2019 yılı İstanbul yerel seçimleri sürecinde;
İBB’nin yasa dışı olarak, bir şirketten kiraladığı 42 aracı AK Parti Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım’ın seçim kampanyasına tahsis ettiğini tespit ettik.
42 aracın bilgilerini paylaşıyorum⬇️
34NZ6370- Volkswagen Passat
34NZ3428- Volkswagen Passat
34AIJ322- Volkswagen Passat
34NZ8505- Volkswagen Passat
34AIK069- Volksvagen Passat
34BGC825- Volksvagen Passat
34NZ8569- Volkswagen Passat
34AIK075- Volkswagen Passat
34AIK091- Volkswagen Caravelle
34NZ6416- Volkswagen Caravelle
34DH2799- Volkswagen Caravelle
34NZ6416- Volkswagen Caravelle
34NZ6590- Renault Megane
34NZ7527- Renault Megane
34DH4330- Renault Megane
34BBA633- Renault Megane
34NZ7528- Renault Megane
34BCA169- Renault Megane
34BCA338- Renault Megane
34BCA548- Renault Megane
34AIJ958- Renault Megane
34BBA634- Renault Megane
34BCA572- Renault Megane
34DH4406- Renault Megane
34NZ7566- Renault Megane
34NZ7327- Renault Megane
34BBA631- Renault Megane
34BCA184- Renault Megane
34BCA457- Renault Megane
34BCA533- Renault Megane
34NZ6595- Renault Clio
34NZ6371- Renault Clio
34BDV339- Renault Clio
34AIJ481- Renault Talisman
34NU3299- Opel Insignia
34ZC3499- Opel Insigia
34NU3749-Opel Insignia
34HN0514- Hyundai Accent Blue
34JT3642- Hyundai Accent Blue
34NZ7566- Hyundai Accent Blue
34NZ6421- Skoda Octavia
34NZ7873- Dacia Lodgy
Binali Yıldırım başta olmak üzere bu suça bulaşmış AK Partili yetkililerin ve dönemin İBB üst düzey yöneticilerinin ifadeye çağrılmasını bekliyoruz!
Akaryakıt masrafları İBB’den, ��oför maaşları İBB’den, araç kiraları İBB’den, HGS/OGS masrafları İBB’den!
Bunun adı buz gibi soygundur!
📌 İmamoğlu'nun diplomasını iptal eden İstanbul Üniversitesi, diploma iptalini BELGELEYEMEDİ!
Ekrem İmamoğlu’nun 18 Mart’ta iptal edilen diploması için avukatları aracılığıyla yürütmeyi durdurma talebiyle İdare Mahkemesi’ne dava açılmıştı.
O davada mahkeme 13 Mayıs’ta ara karar açıkladı.
Mahkeme İstanbul Üniversitesi’nden İmamoğlu’nun diplomasının iptaline dayanak gösterilen evrak talebinde bulundu. 13 Haziran’a kadar üniversiteye süre tanındı.
O süre bugün doldu ve İstanbul Üniversitesi “usulsüz” diyerek iptal ettiği diploma için mahkemeye hiçbir evrak “sunamadı” üzerine bir de “gerekli bilgi ve belgenin” temini için 30 günlük “ek süre” talebinde bulundu.
🔗 @aalimacit & @altuntoprak_m