Bir insan çalışmak zorunda olabilir, çalışır, çalışmaz ayrı konular ama bunlara ulviyet yüklemek gereksiz. Diplomalı da olsanız izin almadan şuradan şuraya gidemediğiniz o işi, eski dünyadan birisine anlatsanız, "dilersen seni azad edeyim" diyebilir size.
🔴 “İsrail’le savaşa hazırlıklı olun.”
Sumud Filosu gönüllüsü Ahmet Söylemez:
- Günü geldiğinde mücadele edebilmek için mutlaka spor yapın, dövüş sanatları öğrenin ve silahlarla aranızı iyi tutun.
- Odalarınızda hayali karakterlerin posterlerini bulundurmayın, bunun yerine Gazze'de direnen mücahitleri kendinize örnek alın ve onların hayatlarını okuyun.
- İslam'ı ve direniş ruhunu her fırsatta yabancılara anlatabilmek ve davet yapabilmek için mutlaka yabancı dil öğrenin.
- Zor zamanlarda ve hapishane gibi ortamlarda motivasyon bulabilmek için edebiyatla aranızı iyi tutun, şiirler ezberleyin.
Cinsi, cibilliyeti, rejimi bir yana "devlet"in;
doğrudan "devlet"i tahkîr ve tezyîf ediyor
bu nevî dizi ve filmler.
Millet için değilse bile,
kendin için bir şey yap ey "devlet"!
NOW TV’de çocukları silah kullanmaya teşvik eden, mafya örgütlerinin karizmatik ve DEVLET kurumlarının yancı gibi gösterildiği “Yeraltı” adlı Fatih Aksoy dizisi artık yayınlanmayacak.
DEVLET yetkilisi olmayan hiçbir kişinin silah kullanma hakkı yoktur.
Mehmet hocayı kırmak istemem ama hakkın hatırı daha âlidir.
Duygusal fevri konuşmalar ne adil, ne akil ne de hikmetlidir. Bin yıllık tarih ve 40 yıllık ihanet 40 günlük savaşla temizlenemez. İsrail’e karşı elbette destekleyelim ama bu dil yanlıştır. Abartılıdır. İran’ı meşrulaştırmadan da taraf olabiliriz. Bir Ermeni’ye yapılan haksızlığa tepki göstermek için nasıl “Hepimiz Ermeni’yiz” dememize gerek yoksa burada da kantarın topuzunu kaçırmamak gerekir. Fıkıh bir işin neticesini gözetmek ve sonunu düşünmektir. İyi niyet suistimale kapı aralamamalıdır.
1-İran bir İslam Devrimi değil Şii mezhep devrimidir. Kendisini Şia mezhebine hapsettiği için kuşatıcı bir İslami sistem olmadığı gibi Müslüman halkları da kafir gören bir ideolojiye sahiptir. Şii IŞiD’in iktidar olmuş halidir.
2-Bu rejim tercih ettiği mezhebi tonun sapkınlığından (Şiiliğin en aşırı kolu) ayrı olarak milyonlarca Müslümanın kanını dökmüş, ABD ve Rusya ile iğrenç işbirlikleri yapmıştır. Zamanı gelince de onlar bu rejimi tuvalet kâğıdı gibi kullanıp atmışlardır.
3- Şii-Rafızilik Caferilik gibi bir etiketle fıkhi bir mezhep gibi-jelatinle sunulamaz. Hele bunu bir fıkıhçı yaparsa bu hiç olmaz. Bu kurnaz yaklaşım bir İran stratejisidir. En son bu kurnazlığı Nadir Şah yapmıştı ve Osmanlı uleması bunu reddetmişti.
4- Bizler İsrail karşıtı rejimi Afganistan’da kurmak için 20 yıl cihad ettik karşımıza ABD ve İran dikildi. Irak cihadını onlar sona erdirip ABD’ye askerlik yaptılar. Mursi Mısır’ına İran düşmanlık etti. Suriye’de 14 yıl Ayetulla Putinle birlikte halkımızı katlettiler. Yemende İhvan devrim yapıp devlet kurdu İran ve Rusya Husilere destek verip devrimi çaldılar.
Bu kadar cürmü işleyen İran Sünni olsa bu kadar tolere eder miydiniz? Öyleyse IŞİD’e de destek olun. O tekfirci ve berbad örgütün liderleri tamamen ABD tarafından öldürüldü. ABD’de saldırılar yaptı. Sahabeye de sövmüyorlar. İran onlardan da beter.
İran’ın bugün başına gelenler kendi yaptıklarının sonucu. İran’ın son 40 yıldaki ABD ve Rusya ile açık ittifakı inkar edilemez. Bunlar mevsuk hakikatlerdir. Ancak son iki yılda yaşananlar, hatta Süleymani’nin öldürüldüğü 2017’den sonra yalananlar danışıklı dövüş değildir. Gerçek bir çatışma halidir. İran ABD ile Sünni Müslümanlara karşı sürdürdüğü işbirliği devam etsin ve bu savaş yaşanmasın diye çok çaba sarf etti.
İsrail’in bugün bu kadar cüretkar olması büyük oranda İran’ın uzun yıllar Müslüman cepheyi bölüp ABD ile iş tutmasının sonucudur.
İran ile iletişim kurmak ve hatta işbirliği yapmak -mümkün ya da değil ama denemeye değer ve buna da mecburuz-vahdet midir? Vahdet tevhid ile mümkündür. Vahdet Şia bizi tekfir ederken mümkün ve gerçekçi de değildir. Olması gereken “stratejik çatışmasızlıktır”. İşte burada ise iyi niyetlerin İranın ikinci bir yayılma ve mezhepçi politikasına alan açıp meşruiyet vermemesi önemlidir. Bunun için kin ve öfkenin kontrol edilip hafızanın ise canlı tutulması ince bir çizgidir. Diğer bir hata da sanki her şey tarihte kalmış gibi bir algı oluşturmaktır. Daha bu hafta İran destekli Irak yönetimi Sünni mahkumları idam etmeyi hızlandırdı. Ne yaptılar sözde vahdet için? Yemen’deki İhvan mahkumlarını mı serbest bıraktılar? Irakta hapis yatan 60 bin Sünni mahkumu mu serbest bıraktılar?
Sayın hocam üzgünüm ama Musa (as) değil İbrahim (as), Ahmet değil İsmail, inek değil koyun…
Savaş meydanını evvel tutmanın avantajından maada, son hesaplaşma arefesi, Hazret-i Muaviye Radıyallahuanh'ın riyasî ve siyasî dehasından esintiler var Bilâd'ı Şam'da.
Ve Türkiye'deki İran;
etkisizleştirilmeli!
@muhammedkahra Sebtten maada ne ilmi var rafızinin
Ki esbabı değil ta kendisi tugyanın
Her tarafı ilim irfan olsa sabah sabah
Seni önüme düşüren algoritmanın !!
Almanya'nın her şart altında İsrail'e olan desteği çoğu kişiyi şaşırtsa da, konu yalnızca siyasi destekten ibaret değildir.
Almanya tam anlamı ile -manasında tam anlamı ile- İsrail'in yalnızca rehini değil, resmileşmiş tek goy devletidir.
"Bu kadar da olur mu?" denilebilir.
Olur ve oluyor da.
- Almanya, 1952 Lüksemburg Anlaşması'ndan bu yana İsrail'in sanayi, ulaşım ve enerji altyapısına 30 milyar euro,
Holokost mağdurları ve Yahudi kuruluşlarına ise 100 milyar eurodan fazla ödeme yapmıştır.
Resmi tazminat süreci 1996'da bitmesine rağmen bugün hala 2 milyar euroya yakın tutar (mağdur yakınlarına) yıllık olarak ödenmektedir.
- Ayrıca 'Holokost eğitimi' adı altında her yıl;
Okullardaki tarih müfredatı/kitaplarının en az %20'sinin Holokost'a ayrılması ve öğrencilerinin toplama kamplarına götürülmesi gibi uygulamalara ek 100 milyon euro daha bütçe ayrılmaktadır/zorundadır.
- Alman iç ve dış istihbarat birimleri Mossad ile tamamiyle koordine halindedir.
BND ve BFV, topladığı tüm verileri Almanya'da ki Mossad merkezleri ve ekipleri ile doğrudan paylaşır.
- İsrail'in ilk nükleer tesislerinin finansmanı dahil olmak üzere, Almanya İsrail'in hemen her askeri projesinin finansmanını ya doğrudan, ya da ortaklık adı altında sağlamaktadır.
Örneğin:
- Dolphin sınıfı denizaltılar İsrail'e maliyetinin üçte biri fiyatına verilmiş, kısacası adeta hibe edilmiştir.
- Mercedes, BMW, Volkswagen, Bayer, Siemens, Bosch, BASF gibi Alman devleri bugün İsrail'in en büyük destekçileridir.
Bu şirketlerin birçoğu Tel Aviv’de devasa merkezler üzerinden siber güvenlik, savunma, yapay zeka, tıp, kimya ve diğer alanlarda İsrail'e -neredeyse karşılıksız olarak- hizmet vermektedir.
- Alman vatandaşlığına geçişte bazı eyaletlerde (Saksonya-Anhalt vs.)
"İsrail devletinin varlık hakkını tanınması ve buna karşı olan her türlü çabanın kınanması" zorunluluğu vardır.
- 'Kontingentflüchtlinge' özel göçmenlik statüsü ile 1990'dan itibaren ülkeye giren (ve talep eden) her Yahudi'ye de vatandaşlık verilmek zorundadır.
Ayrıca bu kişilere aylık düzenli olarak maaş ödenir.
- Alman medya kuruluşlarının hemen hepsi 'İsrail'in varlık hakkını savunma' maddesini iş sözleşmelerinde zorunlu tutar.
Tek bir eleştiride dahi kişinin kariyeri -geri dönmemek üzere- anında sonlandırılır.
- Akademisyen ya da öğrenciler herhangi bir kültür-sanat fonu veya akademik destek almak için IHRA (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) tarafından yapılmış olan Antisemitizm tanımını kabul etmek zorundadır. Aksi halde çoğu fondan yararlanamaz.
- Hristiyan dini cemaatleri kilise vergisi ve yardımlar ile ayakta kalmaya çalışırken,
Yahudi Merkez Konseyi'nin yıllık bütçesi, Alman devleti tarafından resmi sözleşmeye tabidir.
Tüm Sinagog ve Yahudi okullarında 7/24 silahlı polis bulunmak zorundadır.
- 'İsrail'in güvenliği Almanya'nın varlık sebebidir' (Staatsräson) ilkesi devletin her kademesine işlemiştir.
Herhangi bir Alman Şansölyesinin göreve gelmeden önce İsrail ve ABD'ye mutlak sadakat belgesi (Kanzlerakte) imzaladığı Alman kamuoyunda yıllardır konuşulur/tartışılır.
Kısacası bugünkü Almanya;
Siyasetinden ordusuna, eğitiminden ekonomisine, istihbaratından kültür kuruluşlarına, sanayisinden teknolojisine kadar Siyonizm'e hizmet etmek üzere adeta baştan dizayn edilmiş bir goy ulusu ve devletidir.
Yeni nesil bu durumdan gün geçtikçe rahatsız/farkında olsa da, Almanya'nın yakın vadede bu esaretten kurtulması mümkün değildir.
▪️ Dünyaca ünlü düşünür Abdurrahman el-Mesiri, New York’taki Metropolitan Müzesi’nde Osmanlı sanatına ayrılan devasa bölümü gördüğünde, zihnindeki "geri kalmış Osmanlı" imajının nasıl yıkıldığını anlattı. Mesiri, Batı ve Arap dünyasında kurgulanan olumsuz Osmanlı algısının tarihi gerçeklerle örtüşmediğini vurguladı.
▪️ Mesiri, Osmanlı’nın İslam dünyasını sömürgeci güçlerden koruyan devasa bir kalkan olduğunu belirtti. Avrupalı sömürgecilerin doğrudan İslam coğrafyasına girmek yerine Amerika kıtasına yönelmelerinin ve Afrika’nın etrafından dolaşmalarının tesadüf olmadığını, bunun Osmanlı ile sıcak çatışmadan kaçınma stratejisi olduğunu savundu. Mesiri’ye göre, Osmanlı "işgalci" değil, medeniyetin koruyucusuydu.
Fırat İsmail bu paylaşımı yaptığında, binlerce kişi cinnet geçirmişçesine büyük bir linç kampanyasına girişti. Yüzlerce alıntı ile taşan o devasa tepki yoğunluğu, sıradan bir sosyal medya linçi değil; 1400 yıllık bir korkunun dehşet çığlığıydı.
Sünni dünya, damarlarında gezen o ırsileşmiş Pers fitnesi yüzünden Hz. Muaviye (r.a.) hakkında iki cümle kuramaz hale getirilmişken; İrancılar daha üç yaşındaki çocuğa neyi, neden ve kime unutturması gerektiğini satır satır öğretiyor! Bu paylaşıma verdikleri o inanılmaz tepki asla öylesine değildi; çılgına döndüler evet çünkü onlar da Eş-Şara'da Hz. Muaviye'yi görüyorlar!
Bugün Suriye'nin kapıları, tıpkı o şanlı Emevi Devleti döneminde olduğu gibi suratlarına demir bir perde gibi kapanmıştır. Sızamıyorlar, menfaat devşiremiyorlar ve tamamen ifşa olmuş halde nesillerce denklem dışı bırakıldılar.
Emevi döneminde yedikleri o sille neyse, bugün de aynı hak ettikleri muameleyi görüyor olmanın travmasını ve çaresizliğini yaşıyorlar.
Onların ödlerinin koptuğu mesele; Emevi'den Selçuklu'ya, Selçuklu'dan Osmanlı'ya süzülüp gelen o tavizsiz devlet nizamı şuurunun yeniden dirilmesidir. Şiilerin yüzyıllardır bu iradeyi unutturmak, bu aklı Sünni hafızasından silmek için harcadıkları tüm çaba bugün boşa düşmektedir.
İsimlerini duydukları anda ellerini ayaklarını titreten Hz. Muaviye'den (r.a) Yavuz Sultan Selim’e uzanan o çelikten irade, İslam sancağını büyük fetihlerle en ileriye taşımış ve Nizam-ı Âlem’i, içinde Farsilere yer bırakmayacak şekilde tarihe mühürlemiştir.
Bugün Emevi’nin, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın fütühat ruhu ve cihanşümul devlet aklının aynı coğrafyada dirilmesinden, kadim geleneğin Devlet-i Ebed-Müddet felsefesiyle yeniden hatırlanmasından ve şahlanmasından ölesiye korkuyorlar!
Artık bizim bu sinsi fitneyi aşıp uyanma vaktimiz. Onların uykularını kaçıran o devlet aklı muhakkak ayağa kalkacak; Allah celle celalühü'nün o muazzam kader planına layık kullar olabilirsek de, aslan düştüğü yerden yeniden kalkacaktır!
"karanlık aydınlanmanın bütün saldırılarına, tüketim modellerinin ve teşhir kültürünün bütün saptırmalarına rağmen ve onlara karşı"
Durum ve düşman tesbiti tam. Retorik su kaldırır. Millet devlete muhtaç, devlet millete mecbur; devlet ve millet ilelebed bin illik millî akide ile!
MİT Başkanı İbrahim Kalın, STRATCOM Zirvesi’nde konuştu:
"Türkiye dahil olmak üzere İslam dünyasının temel sorunlarından bir tanesi maalesef kendi hikayesinin farkında olmamasıdır. Kendi kavram setiyle düşünememesidir. Kendi kelimeleriyle konuşamamasıdır. Halbuki ismini koymadığınız şey sizin değildir. Adını koymadığınız hikaye sizin hikayeniz değildir. Başkalarının gramerini kullanarak kendi kelimelerinizi kullandığınız zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız.
Hikayesini anlatmadığınız şey ise hadise olmanın ötesine geçmez. Yaşanan hadiseler ancak hikayeleştirildikleri zaman kalıcı birer anlatı haline gelirler. O yüzden bizde eskilerin tabiriyle tahkiye sanatı, hikaye anlatma sanatı çok kıymetlidir.
Hikaye anlatmak sıradan bir iş değildir. Hikaye anlatmak hikayeden bir iş değildir. Hikaye anlatmak ciddi bir iştir. Bir hikayeniz varsa söyleyecek sözünüz varsa bir anlatınız var demektir.
Bu anlatının dilini inşa ederken kendi hikayenizi anlatırken hangi kavram setini kendinize referans aldığınız son derece önemlidir. O yüzden biz kendi hikayemizi anlatmak için kendi kavram setimizi, kendi kelime dünyamızı yeniden keşfetmek ve inşa etmek zorundayız. Bunu da bilginin doğru tanımı, hakikatin doğru tasviri, anlatının doğru temeller üzerinde inşa edilmesiyle mümkün olduğunu ifade etmeliyim.
Tam da bu noktada biz karanlık aydınlanmanın bütün saldırılarına, kapitalist tüketim modellerini ve teşhir kültürünün bütün saptırmalarına rağmen ve onlara karşı aklımızı ve kalbimizi korumaya ve özgürleştirmeye devam edeceğiz.
Donukluğa karşı içtihadı, ifsada karşı ıslahı, duraklamaya karşı tecdidi, dağılmaya karşı tevhidi, statükoculuğa karşı yenilikçi geleneği, atalete karşı da devrimci değerleri öne çıkartarak kendimize yeni bir anlatı yeni bir gelecek inşa edeceğiz. Düşman yaratma oyunlarına karşı her an teyakkuzda olup onların oyunlarını boşa çıkartacağız.
Türkiye olarak biz bilgiyi hakikatten, hakikati varlıktan, gücü hak ve adaletten, hikayeyi ve anlatıyı anlam ve istikametten ayırmadan yolumuza devam edeceğiz.
Temel çabamız, gayretimiz hikayemizi evrensel bir dille anlatmak ama hikayemizin sadece şu grubun, bu hizbin, bu bölgenin, bu şehrin değil bütün coğrafyamızın, bütün insanlığın da bir hikayesi olduğunu fark ederek, kavrayarak bize kulak vermeye gönlü olan, aklı olan, kulağı olan herkesle paylaşmak olacaktır.
Bu yüzden de biz hikayemizi inşa edeceğiz, anlatacağız, paylaşacağız ki başkalarının hikayeleriyle bizim hikayemiz de zenginleşsin."
Tıpkı Yahudilerin kalbine “buzağıya tapma sevgisi” içirildiği gibi kalplerine İrancılık sevgisi içirilmiş cemaat ve partiler hiç heveslenmesin. Türkiye’de 90’lı yılların İrancı akımı asla yenilenmeyecek. Buna müsaade etmeyeceğiz. İran’dan aldığınız maddi desteklerle de bunu başaramayacaksınız.
Bize yakışan şekliyle İsrail’e karşı İran’ı destekleyeceğiz ama ne tarihi ne de inancı tahrif etmenize, unutturmanıza müsaade etmeyeceğiz. Belki İran’ı da bu süreçte İrancılardan kurtarırız.
Formülümüz basit: İç cephede azgınl��ğa müsaade yok, dış cephede (sadece İsrail’e karşı) İran’ın yanındayız.
Beğendiğim bir anlatı…
Hürmüz Boğazı
Hürmüz kimdir?
Hürmüz –Allah ona lanet etsin–, tarih kayıtlarına göre Halid bin Velid tarafından birebir düelloda yenilgiye uğratılan Pers komutanıdır. Bu düello, Perslerin Müslümanlar karşısında ağır bir yenilgi almasıyla sonuçlanmıştır.
Peki, Müslümanların komutanı ile Sasani Perslerinin komutanı arasındaki bu tarihi mücadeleye rağmen, boğazın neden Halid bin Velid’in adıyla anılmadığı ilginç değil mi?
Pers komutanı Hürmüz, ordusundan çıkarak atı üzerinde düello istedi ve “Halid nerede?!” diye seslendi.
Bunun üzerine Halid bin Velid (r.a.) onun karşısına çıktı.
İki komutan birbirine yaklaştı; bulundukları yer Pers ordusuna, Müslüman ordusundan daha yakındı.
Hürmüz atından indi ve Halid’e, “Eğer gerçekten cesursan benimle yerde savaş” diye işaret etti.
Halid de bu meydan okumayı kabul ederek atından indi.
Hürmüz atını geri gönderdi, Halid de aynısını yaptı.
Ortam gerildi, herkes nefesini tutmuştu…
İki ordu da büyük bir dikkatle izliyordu: Müslümanların başkomutanı ile Perslerin başkomutanı karşı karşıya gelmişti. Bu, tarihte nadir görülen bir durumdu.
İki komutan yürüyerek çarpışmaya başladı; bu, geri dönüşü olmayan bir mücadeleydi.
Halid, Hürmüz ile göğüs göğüse çarpıştı ve üstün savaş becerisiyle onu şaşkına çevirdi.
Birkaç dakika sonra Halid ayakta kaldı…
Elinde, Pers komutan��nın kanına bulanmış kılıcı vardı.
Persler şoka uğradı, Müslümanlar ise sevince boğuldu.
Komutanlarının ölümüyle Pers ordusu büyük bir sarsıntı yaşadı. Kendilerini üstün gören bir gücün komutanı, bir Arap tarafından öldürülmüştü.
Halid bin Velid, bu şoktan yararlanarak hemen genel saldırı emri verdi.
Komutansız ve düzensiz kalan Pers ordusu fazla dayanamadı. Safları dağıldı ve Müslümanlar büyük bir zafer kazandı.
Bu savaş, Hz. Ebubekir (r.a.) döneminde, Kâzıma’da (bugünkü Kuveyt) gerçekleşmiştir.
“Kâzıma Savaşı” olarak anıldığı gibi, Perslerin bazı birliklerini zincirlerle bağlaması nedeniyle “Zâtü’s-Selâsil Savaşı” olarak da bilinir.
İşte Halid…
İşte onun savaş tarzı…
Müslümanların haklı olarak gurur duyduğu büyük bir komutan.
Kaynaklar:
Taberî, Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye
@SaudAlJeri
İlk defa gävurla savaşıyorlar; savaşsınlar; sağaltır belki savaş mutlak şâkî yazılmamışları. Ama yalınız savaşsınlar; İslâm'ın bin yıllık kılıcına şimdilik kınında diye takaza yapmasınlar. Mut'a kıymamış Anadolu; hafızası dipdiri; yeri değil piçliğin.
🔴 Amerikalı gazeteci Tucker Carlson:
Batı’da artık parlayan tek bir şehir kalmadı. Derin bir öz-nefret kriziyle kültürümüzü ve değerlerimizi kaybettik. New York sokaklarında pislik ve uyuşturucu kol geziyor.
Şeriat ile yönetilen toplumlarda ise insanlar sistemlerine güveniyor. Bu özgüven onlara gerçek bir hoşgörü katıyor. Çünkü kendinden nefret etmeyen, başkasından da nefret etmez.
Hemen herkesin acemî vahdet masalıyla uyuduğu 80'lerde, 90'larda, noksanlarda, yoksanlarda "Mut'a Piçleri" diye gong çalabilmiştik; hamdolsun kalite kalite uyananlar ve uyandıranlar var artık.
Bu hocaefendi ile 2014 yılında Kum’da karşılaştım. Hoş sohbet, gayretli ve heybetli bir din adamıydı. Aslen Urumiyeli diye hatırlıyorum, fakat Kum şehrinde yaşıyordu. Bana neden Farsça öğrendiğimi sordu; ben de şahsi merakım olduğunu söyledim. Sonra, “Ben de geçen ay Tahran’da Hac Bakanlığı’nda Türkçe sınavını geçtim,” dedi. Farsçası zayıf Zencanlı ve Tebrizli hacı amcalar ve teyzelerle ilgilenmek için mi diye sorduğumda, hayır, Türkiye’den Hacca gelecek kafilelerle bağ kurmak, onları İran’a davet etmek ve davamızı tanıtmak için diye yanıtladı.
Evet, İran zor günler yaşıyor. Evet, İran halkı zulüm görüyor. Evet, bugünlerde ihtilafları konuşmamak, birlik olmak gerekir, amenna. Ama Yozgat’tan, Rize’den, Afyon’dan vs. kılı kırk yarıp ömür sermayelerini biriktirip Hacca, Arafat’a giden amca ve teyzelerimizi dahi mezhep tebliğine potansiyel müşteri gören bir sistem bi zahmet vahdet dersi vermesin kimseye.