Bakan'ın mantığıyla "İstiklâl Marşı"nın da adını değiştirmek lazım. Demesi lazım ki: "Neyin istiklali? Ondan önce koskoca devlet vardı, zaten bağımsız değil miydik?" :)
Bu basit bir müfredat güncellemesi değil, kavramsal bir hafıza silme girişimidir. Kabul edilemez! İşgalden kurtulduk, esaretten ve sömürgeden kurtulduk (Ama Amerikan mandası seviciliğiniz bitmedi, İngilizi de cabası...), Fiilen çökmüş bir yapıdan kurtulduk, daha ne olsun?! Görülüyor ki o çöken yapının köhne ve rövanşist zihniyetinden bir türlü kurtulamadık!
#SONDAKİKA | Yeni müfredatta 'Kurtuluş Savaşı' ifadesi çıkarılarak yerine 'Milli Mücadele' kavramı getirilecek. (Hürriyet)
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin: "Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı."
İlk bakışta son derece makul, insani ve "politik doğrucu" bir ahlak manifestosu gibi göründü bana bu yargı cümleleriniz. Ancak felsefi, sosyolojik ve mizah teorisi açısından bakıldığında, bu iddianız mizahın doğasını, tarihsel işlevini ve en önemlisi "özne-nesne" ilişkisini tamamen ıskalayan oldukça sorunlu bir yaklaşım bence.
Öncelikle, "İnançlarla dalga geçilmez" ifadesinin, tarih boyunca dogmaların, engizisyonun ve totaliter rejimlerin arkasına sığındığı en büyük kalkan olduğu malumunuzdur. İnançlar, kutsallar ve ideolojiler insan değildir; onlar birer düşünce sistemidir. İnsan onuru korunmalıdır, evet; ancak düşünceler, inançlar ve dogmalar mizahtan, eleştiriden ve ironiden muaf tutulamaz. Eğer inançları mizahtan muaf kılarsanız, Voltaire'den uzağa gidemezsiniz, Aydınlanma felsefesini çöpe atarsınız ve gücü eline alan her inancın kendi "kutsal sansürünü" kurmasına meşruiyet sağlarsınız.
İnsan onuru ise; bir başkasının inancını veya alanını rahatsız etmeme maskesi altında bireyleri susturarak değil; her bireyin, muktedirlerin koyduğu kuralların ve dogmaların ötesinde, sırf var olduğu için saygıya değer olduğunu hem hukuken hem de zihnen kabul ederek korunur. Sınırları devletler veya mahalle baskıları değil, evrensel haklar çizer.
Diğer maddelere gelirsek, ilk bakışta "Evet ya, bunlarla dalga geçilir mi?" dedirtiyor insana. Fakat burada çok kritik bir kavramsal hata var: Mizahın o acının kendisiyle mi, yoksa o acıyı yaratan sistemle mi dalga geçtiği sorusu.
Yoksulluk ve çaresizlik, mizahın en büyük yakıtıdır. Muhafazakar veya elitist ahlakçılık, yoksullukla dalga geçmeyi "vicdansızlık" sayarken; yoksulun kendisi, içindeki çaresizliği, maruz kaldığı adaletsizliği ancak mizah yoluyla katlanılabilir kılar ve sistemle dalga geçer. Samuel Beckett: "Dünyadaki en komik şey gözyaşıdır." der zira kara mizah, tam da o acının, çaresizliğin ve ölümün ortasından doğar. Acıyla dalga geçmek onu küçümsemek değil, onun yarattığı o devasa sarsıntıyla baş edebilmek için insanın geliştirdiği en soylu savunma mekanizmasıdır.
Aslında maddelendirdiğiniz durumlar bana örtük bir şekilde "Mizahın sınırını ben çizerim, neyin vicdani olup olmadığına ben karar veririm." gibi otorite kurma çabasını da hissettiriyor. Mizaha böyle ahlaki kompartımanlar kurduğunuz an, sanatçının elinden en büyük silahını alırsınız. Oysa insanı "küçülten" mizah vicdan eksikliği değil, aksine insanın kibrini, çiğliğini ve ikiyüzlülüğünü yüzüne vuran aynadır.
Bu bakış açısı diyemiyorum maalesef, bu konuya çok uzak bakış mesafesiyle, "Mizah sadece bizi rahat ettiren, steril ve tonton bir eğlence aracı olmalıdır" diyen o sığ kültür endüstrisi mantığının bir ürünü olabilir ancak. Güçlünün, muktedirin, zalimin; yoksulla, engelliyle, ezilenle dalga geçmesi aşağılamadır; evet -ki buna zaten mizah değil, zorbalık diyoruz. Ancak mizahın o konuları ele alarak sistemi, tabuları ve insanlığın trajedisini deşifre etmesi sanattır ve tam bir VİCDAN eylemidir. Bir insanın bireysel olarak bir şeye İNANMA HAKKINA saldırmak ya da onu bu yüzden aşağılamak zorbalıktır. Ancak o insanın inandığı fikri, dogmayı veya kutsal sistemi mizahın nesnesi yapmak en doğal entelektüel haktır.
Eğer inanç sistemlerini mizahtan ve eleştiriden muaf tutarsak; o inançların arkasına saklanan her türlü sömürüyü, adaletsizliği ve baskıyı da dokunulmaz kılmış oluruz.
Kutsallar, acılar ve tabular koruma kalkanına alındığı an, orada mizah biter; geriye sadece güce biat eden bir sessizlik kalır.
Voltaire’in Candide kitabını okumadıysanız bu konuya yakın mesafeden bakmanızı sağlayabilir diye düşünüyorum.
Beş şeyle dalga geçilmez; bunlar insan onurunun sınırlarıdır:
İnsanların inançlarıyla,
İnsanların bedenleriyle,
İnsanların engelleri ve hastalıklarıyla,
İnsanların yoksulluğu ve çaresizliğiyle,
İnsanların acıları ve kayıplarıyla.
İnsanı küçülten mizah, vicdanın eksikliğini gösterir.
@herakleitos78 Turgut Uyar da Zizek abimizle paralelik içindeymiş: "Niçin umutlu olayım! Çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum"; "Asıl olan mutsuzluktur... Her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var."
Mekânı coğrafya hapseder ama zamanı ancak hafıza tutabilir; tıpkı Proust'un meşhur 'madlen keki' gibi... Dolayısıyla biz aslında bir coğrafyayı değil, o coğrafyadaki kendimizi özleriz.🐚⏳️
“Bir yerin özlemini duyduğumuzda, gerçekte, o yere karşılık gelen zaman dilimini arıyoruzdur; yerleri değil
zamanları özleriz..”
• marcel proust, kayıp zamanın izinde
Nefis... Mükemmel bir anlatım. 'Rağmen', yılmadan, son derece saygılı, anlatıyor, evet anlamasını istiyor. Anlaması için büyük özen gösteriyor. Lütfen okuyun👇
Muhteşem🫠 Çok severim bu şarkıyı...🎶
"Sırf bir duygu bulabilmek için yaşayanlar, gecenin içinde bir yerlerde gizleniyorlar" hatırlattı bir şeyler işte...🐚 Don't Stop Believin'