🎬 YETERSİZ BAKİYE**
-1/- Bakiye Hanım... İsmiyle müsemma, bitmek bilmeyen bir enerjiyle 8 çocuk, dağ gibi çamaşır ve her gün 5 tencere yemek arasında mekik dokuyan bir ev hanımı. Ev değil, sanki küçük bir ilçe yönetiyor.
-2/- Kocası Muhittin Bey ise tam bir "ütü çizgisi" hastası. Adam sabahları işe giderken sanki Oscar törenine katılacakmış gibi bir jiletlik bekliyor. Ama 8 çocuğun olduğu evde jiletlik mi kalır? En son ütü masasını küçük oğlan kaykay niyetine kullanıyordu.
-3/- Bir akşam Muhittin eve geliyor, ortam savaş alanı. Salonda biri ağlıyor, biri duvarı boyuyor, öteki Bakiye’nin tülbentinden paraşüt yapmış balkondan atlamaya çalışıyor. Muhittin bakıyor ki gömlekler hâlâ kırışık, yemekte sadece "umut" var.
-4/-Muhittin başlıyor: "Bakiye, evi boşladın! Ne ütü var, ne yemek! 8 çocuğa bakmaktan başka bir vasfın kalmadı. Hiçbir şeye yetişemiyorsun, her konuda eksiksin!"
-5/- Bakiye sinirden titriyor: "Ne demek istiyorsun Muhittin? Ben mi yetemiyorum?"
Muhittin bombayı patlatıyor: **"Evet Bakiye, aynen öyle! YETERSİZ BAKİYE!"**
-6/- Bakiye o an kayışları koparıyor. "Madem öyle, al çocukları sen bak!" diyip terliklerini bile giymeden fırlıyor sokağa. Gözü yaşlı, burnu havada, "Ben ne hatalar yaptım?" diyerek kendini en yakın metrobüs durağına atıyor.
-7/-İstanbul kartını turnikeye "Bip" diye bir okutuyor ki... Makineden o meşhur ses yükseliyor: **"YETERSİZ BAKİYE."**
-8/-Bakiye’de o an sigortalar atıyor. Kocasına vuramamış, çocuklara kıyamamış ama o cansız makine bardağı taşıran son damla oluyor. "Siz sözleştiniz mi lan!" diyerek turnikeye öyle bir uçan tekme atıyor ki, makine "Arıza" moduna geçiyor. Güvenlikler gelip kadını zor zapt ediyor.
-9/- Karakolda komiser Bakiye’nin ifadesini alırken gülmemek için dudaklarını ısırıyor. Muhittin’in "Yetersiz Bakiye" lafını duyunca bütün karakol yıkılıyor. Komiser, "Hanımefendi, bu kamu malına zarar ama bu dramın üstüne seni eve de gönderemem, git biraz nezarette kafa dinle" diyor.
-10/-FİNAL:** Bakiye nezarette hayatının en huzurlu uykusunu uyurken, sabah Muhittin perişan halde karakola geliyor. Göz altları morarmış, saç baş dağılmış, gömleği kırışık... Komiser soruyor: "Ne oldu beyefendi?"
-11-/Muhittin ağlamaklı bir sesle: "Komiserim, Bakiye gidince 8 çocukla evde mahsur kaldım. Alt bezleri bitti, mutfakta yangın çıktı, en küçük olanı hâlâ avizeden indiremedik... Ne olur karımı verin, her ay kartına limit üstü bakiye yükleyeceğim!"
-12-/ Bakiye ise parmaklıkların arkasından kahvesini yudumlayarak sesleniyor:
"Gördün mü Muhittin? Asıl şimdi 'Yetersiz Muhittin' oldun. Aç kapıyı komiserim, evde 8 bölümlük aksiyon filmi beni bekler!" 💃🔥
İstanbul’da Aşık Olduğum 10 Yer:
“Bazı yerler vardır, içinden geçip gidemezsiniz; ruhu sizi içine çeker. İstanbul’un kalbini bıraktığım, her sokağında ayrı bir hikaye saklı o 10 yer:”
1. Edirnekapı / Fatih
2. Karaköy / Beyoğlu
3. Kadırga / Fatih
4. Kuzguncuk / Üsküdar
5. Samatya / Fatih
6. Pera / Beyoğlu
7. Caferağa / Kadıköy
8. Cihangir / Beyoğlu
9. Balat / Fatih
10. Arnavutköy / Beşiktaş
ERKEKLİK RACONU
Kadınların sarhoşluğundan faydalanılmaz.
Dostunun eski kız arkadaşı senin için yürüyen cesettir. İletişime geçilmez.
Parası olmayan arkadaş ortamda mahçup edilmez.
Verdiğin sözler tutulur.
Ortamda yalan söylenmez. ��ünkü yalan bir kere söylenir ve bir daha o kişinin sözüne iltimat edilmez.
Kızlı erkekli ortamlarda götün başın ayrı oynamaz.
Sana emanet edileni korur ve kollarsın.
Anaya bacıya yan gözle bakılmaz.
Tartıştığın birinin yanında eşi, çocuğu varsa tartışma uzatılmaz alttan alınıp sonraya bırakılır.
Hatundan ayrıldıktan sonra başına bela olunmaz.
Ayrılığı kaldıramıyorsan kimseyi sevip aşık olmayacaksın
Zor günde olan dostunun elinden tutulur ve ayağa kalkması için yardımcı olunur.
İnsanların dış görünüşüyle alay edilmez.
Erkek adamın bileği, cebi, ensesi kalın olur.
Ortamda birisi, birinin arkasından konuşuyorsa o kişi susturulur.
Sana verilen sır, omuzlarına atılmış kefendir. O sır seninle beraber toprağa girer, eşe dosta "aramızda kalsın" diye satılmaz.
Masaya oturduğunda o telefon ters çevrilir. Karşındaki adam konuşurken ekrana bakılmaz; göz teması kurulur, masanın ve muhabbetin ağırlığına saygı duyulur.
Dostla yapılan ticarette veya alınan borçta gün aksatılmaz. Kardeşlik ayrı, cüzdan ayrıdır. Dostun parasına çökülmez, üç kuruş için kardeş harcanmaz.
Kendi kanından, kendi ailenden veya kabilenden olanın zaafı dışarıda başkalarına meze yapılmaz. Kol kırılır, yen içinde kalır.
Düşmanlık bile mertçe yapılır. Arkadan kuyu kazılmaz, sahte hesaplardan sallanmaz. Hasmının gözünün içine baka baka konuşmaya cesaretin yoksa, o kılıç kınından çıkmaz.
Kavgaya girdiğin adam yere düştüyse, bilincini kaybettiyse vurmaya devam edilmez. Ayağa kalkması beklenir. (Gerçek güç her zaman MERHAMET barındırır.)
Başkasının masasına, sofrasına veya mekanına davetsiz çökülmez. Gittiğin evde de ne mahremiyete ne de eşyaya göz ucuyla dahi bakılmaz.
Özür dilemek küçüklük değil, karakterin omurgasıdır. Ama aynı yanlışı bilerek iki kere yapan adamın bileti kesilir, üçüncü şans verilmez.
Erkek adam acı çekmez diye bir kural yoktur; ama erkek adam yarasını ulu orta, sosyal medyada millete şov yaparak kanatmaz. Gider kendi mağarasında tek başına çeker, dışarıya Dağ gibi çıkar.
Başkasının kavgasına, senden açıkça yardım istenmeden veya ortada acil bir namus/şeref meselesi yoksa sazan gibi atlanmaz. (Kendi SAVAŞINI zekice seçeceksin.)
Masada hesabı biri üstlendiyse, cüzdana el atıp yarım ağızla "ben vereyim yeaaa" şovları yapılmaz. Ya hesabı sessizce sen ödersin ya da adam gibi eyvallah der kalkarsın.
Güçlüye karşı dik durulur, zayıfa karşı gövde siper edilir. Gücünü sadece senden aciz olanlara yetirebiliyorsan, sen erkek değil zorbasındır.
Başkasının ekmeğiyle, rızkıyla oynanmaz. (Bir adamın işine taş koymak, kan dökmekten daha ağır bir VEBALDİR.)
Kadınların olduğu ortamda başka bir erkeği ezerek, onunla dalga geçerek yükselmeye çalışılmaz. (Bu sadece kompleksli, alt kademe sığıntıların ucuz şovudur.)
Emanet mal ile ağalık yapılmaz. Başkasının arabasıyla caka satılmaz, başkasının parasıyla masaya vurulmaz. Sadece neyin varsa onunla dik durursun.
Laf taşıyan adamla yola çıkılmaz. Sana gelip "o senin arkandan böyle dedi" diyen adam, yarın senin lafını da başkasına satacak olan ilk kişidir. O kişi İHRAÇ edilir.
Kötü günde, hastanede, karakolda veya cenazede yanında olmayanın; düğününde, kutlamanda ve o şatafatlı gününde sandalyesi olmaz.
Borç alırken ayrı, borç öderken ayrı karaktere bürünülmez. (Ödeme gününde telefona çıkmayan, çamura yatan adamın kredisi bir daha açılmamak üzere KAPANIR.)
Ailenin, büyüklerin olduğu masada lafın tartısı bilinir, küfürlü ve laubali konuşulmaz. Sokaktaki yırtıcılığını kendi evinin kapısında bırakacaksın.
İki kişi konuşurken, aralarına girip laf bölünmez. (Dinlemeyi ve susmayı bilmek, boş konuşmaktan daha büyük bir GÜÇ göstergesidir.)
Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, kendini bilmez cahille it dalaşına girilmez. Senin kaybedecek bir krallığın var, onun ise sadece sokağı. Frekansını o ÇUKURA indirmeyeceksin.
Düştüğünde sana sırtını dönene, ayağa kalktığında merhamet edilmez. Affetmek erdemdir ama aynı yılanın seni iki kez sokmasına izin vermek AHMAKLIKTIR.
Söz ağızdan bir kere çıkar. Kıvırmak, "ben aslında öyle demek istemedim" diye sızlanmak omurgasızlıktır. Hatan varsa faturasını ödersin ama masada tükürdüğünü yalamazsın.
Kendi hatanı başkasının üstüne yıkmazsın. Başarısızlığı da, faturayı da aslanlar gibi kendi göğsünde karşılarsın. (Sorumluluk sende)
CADILARIN BAYRAMI
Bir gün öyle bir top oynar ki Fenerbahçe…
Aslında “O gün o kadar kötü futbol oynar ki Fenerbahçe…”
Yazmak daha doğru…
İşte o gün, kirli ‘süper’ ligimize ter temiz bir sayfa açılır.
***
O güne kadar yapılan;
Bilerek gösterilmeyen kartlar, bilinçli tüm hakem hataları, hata yapacaklarını bildikleri hakemi bileyerek atayanlar, yalandan kendini yere atanlar, yalan yapanlara ‘ben de kandırıldım’ demeye hazır adamlar, hepsi unutulur o gün.
Kara parayı kulübün bütçesine sokanlar, karaborsa da bilet satanlar, FETÖ şirketlerinden sponsor yapanlar, yasa dışı bahis reklamı alanlar, hepsi unutulur o gün.
“Sakın ha!” diyerek federasyon başkanını görünmez adam yapanlar, yanağını okşatarak seçimde taraf olanlar, uyuşturucu baronunun çocuklarını seremoniye çıkartanlar unutulur o gün…
Yenildikleri maçta oyuncusuna galibiyet pirimi verenler, beyinleri ile kalpleri arasında çelişki yaşayan futbolcular, kara para aklamadan tutuklu eski başkan yardımcıları, casusluk iddiası ile tutuklanan eski avukatlar, yasa dışı bahis soruşturmasında ceza alan genel sekreterler ve bir nedenle zor duruma düşen tüm sponsorlar, unutulur o gün…
***
O gün “Osimhen’i alan kazanır” günüdür.
Nasıl alındığı hiç sorgulanmaz.
Şampiyonun 15 milyon Euro kazandığı bir ligde bir oyuncuya 80 milyon Euro bonservis bedeli nasıl verilir? Sorusunu sormak ayıptır, vasat severliktir.
“Sen de al sen de kazan” diyenlerin haklı görüldüğü gündür o gün.
Artık Yusuf Demir, Ahmet Kutucu, Zaniola, Singo, İlkay, Jelert, Morata, Ziyech, Zaha, Ndombele transferleri sorgulanmaz.
Onlara kaç para verdin? Bu parayı nasıl verdin? Diye sorulmaz…
Temiz bir sayfa çekilmiştir, kazanan haklıdır(!)
***
Bayramdır o gündür…
Cadıların bayramıdır.
Çekilmiştir ligimize temiz bir sayfa…
Sonuna kadar hak ederek kaybetmiştir o maçı Fenerbahçe…
Haksız kazanç sağlayanların aklandığı gündür o gün.
“Oh” dedikleri gündür o gün.
Pusuda bekleyen gazetecilerin, o gazetecilerin dolduruşuna gelenlerin, “o futbolcu Fener’in topçusu değil zaten” diyenlerin, “bu hoca acil gitsin” diyenlerin, “bu yönetim hiç olmadı” demeyi sabırsızlıkla bekleyenlerin, cadıların günüdür o gün.
***
Sene de bir gün kutlanır.
Bütün sene o gün için pusuda yatılır, alt yapı hazırlanır.
Üzgünüm ki, kalpleri sarı lacivert atan birçok kişi de cazgırların dolduruşuna gelerek bu bayrama katılır.
Bağrına taş basanlar da televizyonları kapatır.
Son düdük öttüğünden ancak 24 saat sonra soluk almaya başlarlar.
Önce kendilerine kızarlar sonra takımlarına…
Daha sonra da yine takımlarına sahip çıkarlar.
Kırılırlar ama küsemezler…
***
İşte Karagümrük maçı, yani o cuma akşamı öyle bir akşamdı.
Ülkenin egemen bölümünün bayramıydı.
Kötülerin kendilerini akladıkları bir bayramdı.
Fenerbahçe çok kötü oynayarak kaybetti.
Yıllardır Türk futbolunu sömüren menfaat zinciri ‘Yapı’yı’ anlatan herkes kaybetti.
Yıl boyunca haksız kazanan herkes de yine beraat etti…
Hep birlikte doya doya kutlayın bayramınızı…
@Aliasaf_avsar@Jakobenyak Nerden buluruz kardeş???33 yıldır düzenli sigara kullanan bir insan olarak son yıllarda bu kadar kullandığım sigaranın bozulduğunu hatırlamıyorum
AMİGO KEMİK,
BOGOS MARYANOĞLU'NDAN OĞUZ BAYRAM'A, DOLAPDERE’DEN LOS ANGELES’A
✅ Numaralı tribünün yeni açığa yakın tarafında bir adam. Üzerinde sarı montu, bir işareti ile dalgalanıyor kalabalıklar.
✅ Herkes onu Amigo Kemik olarak biliyor ama gerçek adı Bogos Ohannes Maryanoğlu. Bir zamanlar Oğuz Bayram diye gazetelere çıksa da Amigo Kemik adı hiç değişmedi.
✅ 1953 yılında Dolapdere’de doğar ve semtte Fenerbahçeliliği başlar. 1961 yılında İlkokula giderken Fenerbahçe sevdası daha ağır basar. İlkokula devam etmek yerine İnönü Stadı’nda Gazhane Tribünü’nde Fenerbahçe’yi izlemeye devam eder.
✅ Tribünde pişer Bogos. Yedi yaşında başlayan tribün devamlılığı içinde yeri gelir fiske yer, yeri gelir insanlara nasıl hitap edeceğini öğrenir.
✅ Amigoluğa çıraklıktan başlar. Davul taşır, bayrak asar, dışarıda kalan taraftarları içeri sokar. Dayanışma hep ön plandadır. Zaman içinde artık tribünde tanınır olmuştur.
✅ Amigo Numan (Numan Yıldırım) artık davulu ona bırakmaya başlamıştır. Amigo Çetin (Çetin Tamer) ile birlikte tribüne çıkmaya başladığı andan itibaren artık çıraklık dönemi bitmiştir.
✅ 1971 yılında on sekiz yaşındayken Dolapdere’den Kurtuluş’a taşınırlar. Mahallenin gençleri ve başlarında bir hocaları ile top oynamaya başlar Bogos.
✅ O yaz Büyükada’ya maç yapmaya giderler. Maç biter yüzme keyfi sırasında sandala binip açılır. O esnada arkadaşı Hasan boğulma tehlikesi geçirmektedir.
✅ Kıyıdaki arkadaşları o panikle adını unutur ve sandaldaki Bogos’a “Kemik! Kemik!” diye seslenirler. Hasan’ı kurtarır ve adı o günden sonra Amigo Kemik olarak kalır.
✅ 1986 yılında ehliyet alması için İlkokul diploması istendiğinde on beş günlük eğitim hayatına geri döner ve ehliyet alabilir.
✅ Fenerbahçe, Bogos’un hayatının her alanında belirleyicidir. İki çocuğunun doğumuna gidemez. İlk çocuğunun doğumuna yakın Boluspor ile yapılacak olan maçta golü kim atarsa oğluna onun ismini vereceğini söyler.
✅ Cemil’den gol beklerken seksen beşinci dakikada gelen Sercan’ın golüyle ilk çocuğunun ismi kesinleşmiş olur.
✅ 1986 yılında eşinin kardeşi “Amerika’ya gelmek ister misiniz?” diye sorunca kabul ederler. Kardeşlik kotasından başvurulur. Kendi tabiriyle tam dokuz sene iki ay ve üç saat sonra Amerika yolu gözükür.
✅ Amigo Kemik 1994 yılı sonu itibariyle tribünlere veda eder ve 1995 yılında Amerika’ya yerleşir. Ne zaman yanına gidip o günleri sorsalar tribüncülüğü, amigo olma hikayesini bir efendi rüzgarıyla anlatır.
✅ Derler ki Bogos Maryanoğlu, maçtan sonra en son dağılıp, en son susarmış. Takım sahaya çıktığında sanki bütün tribün onun göğsüne yaslanırmış.
✅ Maç bittiğinde tribün boşalır, kâğıt bardaklar rüzgârda yuvarlanır, o yine beton basamaklara oturup sahaya bakar; sanki biraz önce bağırdığı her şeyi geri toplamak ister gibi kalırmış bazen.
Amigo Kemik’ti!
✅ Çünkü kırılmayı ve dağılmayı bilmezdi. İçinde sakladığı sonsuz Fenerbahçe sevgisini tezahüratın içine gömer, sevincini kalabalığa eşit pay ederdi.
✅ Onu tanıyanlar bilir: bazı insanlar etten kemikten değildir sadece; biraz da sestir, biraz da hatıradır. Bogos ahpar çok uzaklarda olsa da Fenerbahçe için hâlâ gür bir sestir.
Bundan sonraki kuşaklara anısının daim olması dileğiyle.
Volkan İPEK
@volcanicoss
Annemin cenazesine kaliteli bir takım elbiseyle gittim.Sivas’ın o eski mahallesindeki eve, siyah konforlu bir arabayla vardım.
Gözümde güneş gözlüğü vardı.
Ağladığım için değil…
Ağlamadığım belli olmasın diye.
Kendimi güçlü hissediyordum.
Uzakta “başarmış” evlatlardan biri gibi.
Hani arada gelir, herkesin sırtını sıvazlar, vicdanını da cebine koyup döner ya…
On beş yıldır İstanbul’daydım.
Taşımacılık işi tutmuştu.
Hayatım fena gitmiyordu.
Evden çıktığım günden beri annemle kalan küçük kardeşim Hasan’a her ay düzenli para gönderdim.
Eksiksiz.
Aksatmadan.
İçimden hep şunu dedim:
“Ben olmasam bu ev dönmez.”
“Annem benim paramla rahat ediyor.”
Cenazeden sonra eve geçtik.
Evin kokusu çocukluğum gibiydi ama bana yabancıydı.
Bahçeye baktım. Toprak kupkuruydu.
“Hasan,” dedim,
“Şu bahçeye neden bakmadın? Geçen sene para göndermiştim.”
Koridordan geçerken elim duvara değdi.
Boya kabarmıştı.
“Buralar neden yapılmadı? Usta çağır dedim sana.”
Sonra ağzımdan o cümle çıktı…
Geri alamadım.
“Annem tabutta çok zayıftı.
Hiç mi düzgün bakamadın?”
Hasan sustu.
Masada oturuyordu.
Üzerindeki kiyafet eskiydi, boldu.
Ayakkabıları yıpranmıştı.
Gözlerinin altı morarmıştı.
Elleri sertti.
Benden üç yaş küçüktü,
Ama o gün benden çok daha yaşlıydı.
Konuyu uzatmadım.
“Evi satalım,” dedim.
“Piyasa fena değil.
Benim paraya ihtiyacım yok.
Payı sana fazla veririz. Sen kaldın burada.”
Bunu söylerken kendimi cömert sandım.
Hasan başını kaldırdı.
Gözlerime baktı.
Sessizce kalktı.
Çekmeceden eski, spiral bir defter çıkardı.
Masaya bıraktı.
“Şunu oku,” dedi.
Defteri açtım.
Bu bir bakım defteriydi.
12 Ekim
Annem yine sabaha kadar uyumadı.
Gece boyu senin adını sayıkladı.
Beni tanımadı.
Çarşafını dört kere değiştirdim.
Yıkarken kolumu ısırdı.
Kanadı ama dışarı çıkamadım.
Yalnız bırakamadım.
3 Kasım
Gönderdiğin para faturalara yetti ama yeni nesil kalp ilacına yetmedi
Sigorta yine farkını vermedi.
Arabayı sattım.
Artık markete yürüyerek gidiyorum.
25 Aralık
Annem bütün gün ağladı.
“Büyük oğlum neden aramadı?” diye.
Akşam aradığında konuşacak hâli kalmamıştı.
Eski ses kaydını dinlettim.
Bir iki kaşık çorba içsin diye.
Yatağın yanında yere oturup ekmek yedim.
Korkmasın diye.
15 Ocak
Bugün banyodan kaldırırken belim kilitlendi.
Doktor fıtık dedi.
Ameliyat olmam gerek ama izin alamam.
Annem kime kalacak?
Defteri kapattım.
Boğazım düğümlendi.
Yutkunamadım.
Hasan konuştu.
“Ağabey,” dedi,
“Para gönderdin. Sağ ol.
Ama sen o parayı gönderirken geceleri uyuyordun.”
“Hafta sonların vardı.
Tatilin vardı.
Bir hayatın vardı.”
Elini göğsüne vurdu.
“Ben dört yıldır deliksiz uyumadım.
İşimden ayrıldım.
Evlenecektim, olmadı.
Annem bakımevine gitmesin diye.”
“Para sabaha karşı alt temizlemez ağabey.
Para korkuyla titreyen birini susturmaz.
Para yalnızlığı almaz.”
Sesi yükselmedi.
Ama içimde bir şey çöktü.
“Evi sat,” dedi.
“Paranın hepsi senin olsun.
Bir kuruş istemiyorum.
Payımı ödedim.
Ömrümden verdim.”
Döndü.
Annemin odasına girdi.
Kapıyı kapattı.
Ben mutfakta kaldım.
Saatime baktım.
Ayakkabılarıma baktım.
Hepsi anlamsızdı.
Ben parayı yollamıştım.
Ama o evlat olmuştu.
Ben ilacın parasını ödemiştim.
O ilacı annemin ağzına koymuştu.
Ben tabutu almıştım.
O annemin elini son ana kadar tutmuştu.
O gün tapuyu onun üstüne yaptım.
Masraflarını karşılayacak bir düzen kurdum.
Bu bir hediye değildi.
Gecikmiş bir borçtu.
Ve yine de biliyorum…
Yetmedi.
Her ailede iki evlat olur.
Biri uzaktan sahip çıkar.
Biri yakından yanar.
Para önemlidir.
Ama bakım para değildir.
Havale yalnızlığı silmez.
Kredi kartı uykusuzluğu almaz.
Miras bölünür.
Ama ömür bölünmez.
Aile adaleti eşit pay değil,
kimin neyi feda ettiğini bilmektir.
Londra’da bir duvar: Alex de Souza.
Özel yapılmış bir grafiti; zarar verilemiyor, boya tutmuyor.
Çünkü bazı sevgilere zarar verilemez, silinmez.
Fenerbahçe sevdası gibi. 💛💙