@_ayvil_ Mutlu sağlıklı neşeli yeni yaşlar dilerimmm hemşire 🥰🤗🎈🌼 bir yanımız hep biraz kızancık gibi kalacak bizim boşveerr herkes çok ciddili, biz olmayiverelim o kadar dünyaya neşe de lazım her şeye rağmen 🤣
Evren bir kütüphanedir. İnsan ne okuduğu kadar vardır, ne de sahip olduğu kadar. Ruh, vazgeçtiği gürültü kadar genişler. Kimse hepsini okuyamaz. Ama herkes kendi cümlesini bulana dek sayfalar arasında kalır.
1994 YAPIMI FİLMDE SANKİ BUGÜNÜN GENÇLİĞİ KONUŞUYOR
1990’lar Türk sinemasının üretken yönetmenlerinden Yavuz Özkan’ın imzasını taşıyan; Zuhal Olcay ile Macaristan kökenli oyuncu Can Togay’ın başrollerini paylaştığı 1994 yapımı Bir Sonbahar Hikayesi’nin bir sahnesinde adeta günümüzün Türkiye gençleri konuşur.
Aşağıdaki videoda yer alan ve Zuhal Olcay’ın başarıyla canlandırdığı öğretim üyesinin üniversite öğrencileriyle sohbet ettiği sahnede ilk sözü alan kız öğrenci, Liliana Cavani’nin Gece Bekçisi filmini izlediğini, filmin “kurbanın celladına duyduğu hayranlık” üzerine kurulduğunu söyler ve bu fikri içine sindiremediğini belirtir. Böylelikle halk ve devlet yöneticileri arasındaki güncel ilişkiyi karakterize eder.
Kaan Girgin’in canlandırdığı erkek öğrenci ise Flaubert’den şu alıntıyı yaparak 12 Eylül sonrasının siyasal uygulamalarına gönderme yapar ve 1990’ların “karşı-devrim” kaygısını yüksek sesle dile getirir: “Paris tıklım tıklım süngüyle dolu. Önce özgürlük ağaçları devrildi, dernekler kapatıldı, seçim hakları kısıtlandı. Eğitim papaz takımının eline terk edildi. Bir engizisyon hazırlığıdır gidiyor.”
En sonda konuşan kız öğrenci ise bütün bir gençliğin döneme ve ülkesine yönelik hayal kırıklığını haykırır. Edebiyatın anlattığı yaşanmışlıklarla Türkiye’nin şiddetli, travmatik ve sevgisiz gerçekliği arasındaki uçurumu anlatır. Filme de 1990’lar ile 12 Eylül sonrası gençliğinin içselleştirdiği politik yenilgi, ölüm duygusu, içe kapanma, hayatı uzaktan seyretme hali ve “biz bu güzel hayatın neresindeyiz?” sorusu damgasını vurur.
Filmin de işaret ettiği üzere, gençliği potansiyel suçlu olarak gören; dinselleşme, sıcak para ve otoriter devlet refleksleriyle tahkim edilen gerontokratik rejim, yani yaşlı adamlar saltanatı, aslında 1990’larda güçlü bir temel kazanmıştı. Ancak 80’ler ve 90’lar kuşağı, tüm o melankolik atmosfere rağmen kendi kültürel ve düşünsel hikayesini kısmen de olsa yazabilmişti. AKP rejimi ise bu alanı büsbütün daraltarak genç nesillerin kendi hikayesini yazmasına izin vermeyecekti. Bu yüzden geleceğe dair umutsuzluk, kendi kaderini belirleme inancının yokluğu, değersizlik hissi ve ülkeden gitme arzusu, AKP iktidarı döneminde Türkiye gençliğinin ortak dertlerine dönüşecekti.
Felsefe der ki: Huzur bulunmaz, hatırlanır. İnsan bazen bir koltuğa, bir kitaba ve sarı bir ışığa sığınarak, aslında hep bildiği kendine geri döner. Kelimeler kapıyı çalar, sükut içeri alır. Ruh, okuduklarıyla değil, okurken sustuklarıyla olgunlaşır.
Kitaplık, sahibinin kendini dünyaya karşı kurduğu ilk ve son savunma hattıdır. Bu görselde sadece raflar ve kitaplar yok. Bir Dasein var; yani "orada-olmak" hali. Çünkü kitaplık, karanlığı aydınlatmak için değil; ışığı daha derinden görmek için inşa edilir.
DÜNYAYI BULDUĞUNDAN DAHA İYİ BIRAKMAK, “HOŞÇA KAL” DEDİĞİNİZ KİŞİYİ, KAPISINI KAPATTIĞINIZ ODAYI, BULDUĞUNUZDAN DAHA “İYİ” BIRAKMAKLA BAŞLAR.
Geleceğin daha iyi olması bir doğa yasası değildir. Gelecek daha kötü de olabilir, Zweig bunu farketmenin ağırlığı nedeniyle intihar etmişti.
Ama Camus hep söyledi: Daha iyi ve güzel bir yaşantılar ağı seçilebilir. “Yaşamın önceden verilmiş bir anlamı yoksa, yaşamaya değer mi?” sorusuna Camus’nun yanıtı evettir. Çünkü anlamın kozmik olarak verilmemiş olması, yaşamın değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, insanın özgürlüğü burada başlar. Hazır bir anlam bulmak yerine, yaşayarak, seçerek, direnerek ve deneyimleyerek anlam üretiriz.
Dünya bize anlam borçlu değildir; ama biz birbirimize yaşama ve seçimlerimize karşı sorumluyuz.
Bağlantısallık ve Yaşamdaşlık açısından Camus’yu şöyle okuyabiliriz: Evren bize “neden yaşamalıyız?” sorusunun hazır cevabını vermeyebilir; fakat ilişkilerimiz, seçimlerimiz ve ortak mücadelelerimiz yaşamı anlamlı hale getirebilir. Yani anlam yukarıdan verilmez; bağlantılar içinde üretilir. Camus için yaşamın büyüklüğü, sonsuz bir anlam bulmakta değil, sonlu ve kırılgan bir dünyada yine de “evet” diyebilmektedir.
Düşüncelerinize dikkat edin, gerçekleşebilirler!
Her seçim bazı yolları açar, bazılarını kapatır.
Her bağlantı bazı olasılıkları güçlendirir, bazılarını zayıflatır.
Ve bağlantılı bir dünyada hiçbir seçim yalnız bize ait değildir.
Bu yüzden gelecek tek bir çizgi değil, sürekli yeniden örülen bir ihtimaller ağıdır.
#Penceremdenİstanbul
@kilicarslan_is Peşin hükümlü şeyler yazmışsınız. Temsil ettiğiniz camianın uzun yıllardır sorunu da tam olarak bu, bir tetikçi gibi başkaları hakkında atıp tutmak. Nasılsa müslümanligin tapusu da sizde değil mi..(!)
Fransa'daki Bruniquel Mağarası'na giriyorsunuz. 336 metre ilerliyorsunuz ve gün ışığı tamamen kayboluyor. Tam o karanlıkta yüzlerce dikit parçası duruyor; birileri bu parçaları 176.500 yıl önce kırıyor ve halka halka diziyor.
Araştırmacılar burada iki halka ve dört küçük yığın belirliyor. Yapılarda yaklaşık 400 dikit parçası yer alıyor; bunların toplam uzunluğu 112,4 metre ve toplam ağırlığı yaklaşık 2,2 ton. Üstelik bu parçaları etrafa rastgele saçmıyorlar. Benzer boyda parçaları seçiyor, bir ila dört kat üst üste diziyor ve bazılarını kamalarla destekliyorlar. Başka parçaları dik yerleştiriyor ve payanda gibi kullanıyorlar.
Altı yapının hepsinde ısı izleri var; 57 parça kızarmış ve çatlamış, 66 parça da kararmış. Araştırmacılar ayrıca bir bölgede yanık kemik ve kömürleşmiş organik madde buluyor. Dikitlerin üzerinde sonradan kalsit katmanları büyüyor. Uzmanlar dikitleri ve bu katmanları uranyum serisiyle tarihliyor; inşanın yaşı 176.500 ± 2.100 yıl çıkıyor.
Bugünkü bilgilere göre o tarihte Avrupa'daki tek insan topluluğu erken Neandertallerdi ve ekip bu yüzden yapıları onlara atfediyor. Ama biz bu halkaların amacını bilmiyoruz. Ritüel alan, barınak veya gündelik kullanım gibi öneriler var ama hiçbiri kesin değil.
Yine de kesin bir gerçek var. Gün ışığı bu yere hiç ulaşmıyor ve Neandertaller buraya aydınlatma götürüyor. Onlar yüzlerce dikit parçasını seçiyor, taşıyor ve belirli bir düzen içinde yerleştiriyorlar. Karanlığa sadece girmiyorlar; girişten 336 metre ötede ortak bir emeğin izini bırakıyorlar ve biz bugün bile bu emeğin amacını çözemiyoruz.
Felsefe der ki: Karanlık, ışığın yokluğu değil, onu görmeyi öğrendiğin yerdir. Bu bir deniz tablosu değil, bir dua tablosu. Gök delinmiş, ışık bir girdap gibi akıyor ve denize bir köprü kuruyor. Deniz gökle konuşur. İnsan da, en karanlık anında yukarıya böyle bir yol arar.
@suleoncu Yaratıcılık ve üretkenlik biraz da konfor alanından ritinlerden beslenir oysa. Sürekli temel ihtiyaçlara odaklandığımız bir yerde onları aşıp da daha yüksek üretim / yaratım/düşünme evrelerine geçemeyiz.