Stratejik analiz ve jeopolitik okuma yapmak yalnızca literatür bilgisine dayanmaz. Esasen güçlü bir zihinsel kapasite ve analitik yetenek gerektirir. Bu, satranç oynamaya benzer. Kuralları bilmek tek başına yeterli değildir. Bu nedenle bir konuda konuşmadan önce sadece literatür hakimiyeti ve bilgi sahibi olup olmadığınızı değil, o konuyu analiz edebilecek ve öngörü üretebilecek zihinsel yetkinliğe sahip olup olmadığınızı da sorgulamalısınız.
Ne yazık ki gelişen teknoloji sayesinde bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, zihinsel yetersizlikleri ortadan kaldırmıyor. Sosyal medya paylaşımlarına bakıldığında bunun açıkça görüldüğünü söyleyebiliriz.
Özellikle internetten edinilen hatalı bilgiler üzerine yine hatalı çıkarım ve yorumlar eklendiğinde resmen ortaya facia çıkıyor.
Bu nedenle akademisyenler için esas olan çok yazmak veya mutlaka yazmak değil daha fazla okumak, sorgulamak, araştırmak ve okuduklarını daha derinlikli biçimde anlamaya çalışmaktır.
Cehalet ne kudretli şeysin sen!
İşçisinden, doktoruna, avukatından, her unvandan akademisyenine kadar herkes ayrı bir strateji üstadı, ayrı bir kurmay zekâ,
Pentagon’a, Kremlin’e, Pekin’e, Tahran’a ve Tel Aviv’e aynı anda akıl veriyor.
Stratejik deha fışkırıyor cennet ülkemin her yerinden…
Hele bir de dünyanın en pahalı etine mahkûm olmasalar da doğru dürüst protein alabilseler işte o zaman gör sen jeopolitik dehalarını!
Türkiye’de Orta Doğu ve İran üzerine stratejik ve jeopolitik bilgi düzeyi son derece sınırlı olduğu için tartışmalar çoğu zaman sağlam veri ve literatür yerine kişisel kanaatlere, ideolojik kabullere ve yüzeysel yorumlara dayanmaktadır.
Dahası, bu okumalar giderek Batı’dan gelen ya da dijital propaganda ekosisteminde dolaşıma sokulan uydurma ve yetersiz haberlerin etkisi altında şekillenmektedir.
Ne yazık ki akademik çevrelerin önemli bir kısmı da sahaya ve birincil kaynaklara dayanan ciddi araştırmalar yerine bu ideolojik ve kolaycı bilgi üretiminden tam anlamıyla sıyrılamamaktadır.
Ortaya çıkan tablo gerçekten ibret verici bir seviyede…
Bu konuda bir açıklama yapmayı düşünmüyordum ancak uzun yıllardır Orta Doğu ve İran üzerine çalışan bir akademisyen olarak son dönemde stratejik analiz kisvesi altında üretilen yüzeysel ve ideolojik söylemler karşısında birkaç hususu kayda geçirmek gerektiğini düşünüyorum.
Stratejik analiz, temennilerin, öfkenin, polemiklerin ve siyasî pozisyonların analiz diye sunulduğu bir ideolojik tatmin alanı değildir. Bu savaş üzerine yapılan yorumlarda en temel sorunlardan biri, temenninin veri, tarafgirliğin ise analiz sanılmasıdır. Karmaşık askerî ve jeopolitik gerçekliği “bak nasıl bildim” düzeyine indirgeyen yaklaşım ise başlı başına analitik bir zaaftır.
Literatürde yıpratma savaşı ile zafer aynı şey değildir. Bir tarafın rejim dayanıklılığı, kadro ikamesi ve söylemsel seferberlik kapasitesi göstermesi tek başına stratejik başarı anlamına gelmez. İran, varoluşsal tehdit söylemi üzerinden iç bütünlüğünü ve direncini tahkim ediyor olabilir ancak savaşların sonucu yalnızca irade ve dayanma kapasitesiyle değil, maddi kapasite, maliyet dağılımı ve uzun vadeli güç üretme imkânıyla belirlenir.
Bu yüzden “ABD uçak gemisi vuruldu”, “F-35 düşürüldü”, “İsrail bitti”, “ABD kaybediyor, İran kazanıyor”, “ABD, İsrail çok pis dayak yedi” türünden kesin hüküm içeren söylemler, böylesine önemli bir savaşı adeta bir derbi maçı gibi okumaktır, sağlıklı da değildir, analitik de değildir.
Öte yandan ABD ve İsrail uçaklarının binlerce muharebe uçuşu ve on binin üzerinde saldırı görevi icra ettiği ifade edilen böylesine geniş çaplı bir harekâtta, bu ölçekte düşük zayiat son derece olağan hatta askerî açıdan kayda değer bir başarıdır.
Maalesef İran askerî ve ekonomik açıdan ağır darbe almıştır. Saldırıların aynı yoğunlukla sürmesi hâlinde, bunun İran açısından orta ve uzun vadede telafisi zor askerî ve ekonomik sonuçlar doğuracağı açıktır. Bugün bile hâlâ tekil taktik hadiseleri stratejik zafer ilanına dönüştüren her yorum, savaşın maddi gerçekliğinden çok anlatı savaşının ürettiği bir sonuçtur.
Sahanın İran açısından gerçekliği, sosyal medyada dolaşanlardan çok daha katı ve vahimdir.
Ancak sahaya dair sahip olduğum bazı kritik bilgi ve verileri sosyal medyada ifşa etmenin ayrıca bir sorumluluk gerektirdiğini düşündüğüm için şimdiye kadar bunu yapmadım. Bundan sonra da yapmayı düşünmüyorum.
Beni asıl üzen ise, savaşın başından beri bu kadar sahte görüntü ve doğrulanmamış içerik ortaya saçılmışken hâlâ bu malzeme üzerinden hüküm veren akademisyenlerin varlığıdır.
İdeolojik körlük, siyasî kariyer hesabı, etkileşim hırsı ya da ucuz kahramanlık peşinde koşanları hariç tutuyorum.
Jeopolitik, Orta Doğu, İran, strateji ve savaş, gazete manşetleri ya da sosyal medya akışından bakılarak herkesin kolayca hüküm verebileceği sıradan meseleler değildir.
Dahası Orta Doğu ve İran üzerine güçlü bir literatür birikimine sahip olmak da tek başına derinlikli stratejik analiz yapabildiğiniz anlamına gelmez.
Satranç kurallarını bilmek başka şeydir, iyi bir satranç oyuncusu olmak başka şeydir.
Unutulmamalıdır ki İran’ın jeopolitik hamlelerini ve inşa ettiği siyasal teolojiyi, sorgulanamaz bir “mutlak haklılık”, otomatik ABD/İsrail karşıtlığı ya da romantize edilmiş bir direniş dogması üzerinden aklamak, sahadaki gerçekleri, jeopolitik gerçekliği ve güç mücadelesini anlamamızı engelleyen en büyük analitik körlüklerden biridir.
Bugün savaş yalnızca füze, sorti ve hava savunma denkleminden ibaret değildir. Aynı zamanda algı, meşruiyet ve moral üretimi üzerinden yürüyen yoğun bir anlatı savaşıdır. Tam da bu nedenle doğrulanmamış görüntüler, tekil taktik hadiseler ve propaganda amaçlı söylemler üzerinden kesin hüküm vermek, sahadaki güç dengesini analiz etmekten çok, analistin kendi ideolojik/psikolojik pozisyonun dışa vurumudur.
Daha söylenecek çok şey var. Ama burası yeri ve zamanı değil.
Suç ve suç kartelleriyle mücadele, cenazelerde atılan siyasi nutuklarla çözülmez. Gerçek devlet aklı, sert infaz rejimi, istihbarat üstünlüğü ve ekonomik yozlaşmayı durduran ve gençleri işsizliğe değil üretime yönelten bir devlet aklıyla başarılabilir.
Türkiye’nin bunu yapacak insan sermayesi, hukuk ve güvenlik tecrübesi ve kurumsal kapasitesi vardır. Fakat adaletsizliği normalleştiren, yolsuzlukla yoksullaşmayı büyüten çürümüş siyasal zihniyet suçla savaşmak yerine çoğu zaman suçun beslendiği zemini büyütmektedir.
Devlet suç kartellerine karşı mutlak iradesini ortaya koyup kendini hatırlatmaz ise bedelini okulda, sokakta vurulan/öldürülen gençler, uyuşturucuyla çürüyen toplum ve her gün biraz daha korkuyla yaşayan aileler ödeyecektir.
Suça ve suç şebekelerine merhamet gösteren rejimler, sonunda kendi evlatlarını mezara ve kendi halkını her gün cenazelerde göz yaşlarına boğar.
Dizileri ve oyunları suçlamak ise gerçek sebebi gizleyen ucuz bir kaçıştır. Asıl mesele, çürüyen kurumlar, artan genç işsizliği, derinleşen yoksulluk ve suç kartellerine alan açan siyasal-ekonomik çöküştür.
Aziz milletimiz artık şunu açıkça görmelidir. Eğer hukuk devleti çöker, adalet kaybolur, gençlik umudunu yitirirse, suç örgütleri sadece sokakları değil, yarının Türkiye’sini de ele geçirmeye başlar.
Kurban Bayramı’nın aziz Türk milletinin birlik, dayanışma ve kardeşlik ruhunu güçlendirmesini diliyorum.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık hedefi doğrultusunda refahın, demokrasinin, adaletin ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu güçlü bir Türkiye’ye vesile olmasını temenni ediyorum.
Türklüğün vakarını ve Cumhuriyetin değerlerini, aklın, bilimin ve hukukun üstünlüğünün rehberliğinde yaşatan aziz milletimizin Kurban Bayramı kutlu olsun.
Aziz Türk Gençliği!
19 Mayıs, Atatürk’ün Türk ulusu adına yaktığı bağımsızlık meşalesidir. Bugün ise vatanımıza, Türklüğümüze, geleceğimize sahip çıkıp umutsuzluğa karşı o meşaleyi yeniden sizler yakacaksınız.
Sizler vatanımızın, ulusumuzun azmini, inancını, umudunu ve Türklüğün binlerce yıllık sarsılmaz iradesini temsil ediyorsunuz!
Yarınımızın teminatı sizlersiniz! Moralinizi yüksek tutun!
Bugünler geçecek…
19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nız Kutlu Olsun! 🇹🇷
Uzun yıllardır anlatıyoruz ama yine anlatalım.
Orta Doğu siyasi kehanette bulunulacak bir coğrafya değildir.
Gazete manşetleri veya sosyal medya görüntülerinden ve haberlerinden öğrenilecek ve anlaşılacak bir coğrafya değildir.
Savaşlarda mahalle takımı tutar gibi veya horoz döğüşü yaptırır gibi devletlerden bahsedilecek bir coğrafya değildir!
Orta Doğu gerçeklerden çok hayallerin, yalanların, kurguların hâkim olduğu bir coğrafyadır.
Bu yüzden her gördüğünüze ve duyduğunuza hemen inanmayacaksınız!
İlk bomba düşer düşmez heyecanla koşup nefes nefese açıklama yapmayacaksınız!
Önce kendinize şunu soracaksınız “ben İran ve Orta Doğu hakkında stratejik analiz yapacak kadar yüksek zekâ ve yeterli birikim/literatür bilgisine sahip miyim?” diye.
Aksi halde mahcup olursunuz!
Evinizde bu konular hakkında kaç kitap var ve kaç makale okudunuz onu düşüneceksiniz.
Gelelim ülkemizde her seferinde Orta Doğu ve İran üzerine analizlerde şaşmadan ısrarla yapılan hatalara…
Onu da Lisans, Yüksek Lisans, Doktora derslerimde, seminerlerde, ilgili ve gerekli toplantılarda, kahve eşliğinde dost meclislerinde anlatıyorum…
Tavsiyem bu gibi bölgesel kriz anlarında TV’deki vileda sopası uzmanlarından ve programlarından uzak durun.
Alın bir filtre kahve konuyla ilgili kitap, makale okuyun ve Netflix’ten konuyla ilgili belgesel seyredin daha faydalı olur!
Ebediyete intikal eden aziz annem ve Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün muhterem annesi Zübeyde Hanım olmak üzere evlatlarını vatan toprağına emanet eden ebediyete irtihal etmiş aziz şehit annelerimizi rahmet, minnet ve hürmetle anıyor, tüm annelerimizin Anneler Günü’nü kutluyorum.
Herkes aklını başına alsın!
Üniversiteler terörün arka bahçesi, kampüsler militanların sığınağı, Türk gençliği de hiçbir örgütün hedef tahtası değildir.
Al bayrağın dalgalanmadığı bir dünya, bu topraklar için düşünülemez!
Aziz Türk sancağını biz koruyamazsak, yerin altı üstüne gelir, üstündekiler altına iner ona layık olanlar gelir korur.
Türk vatanı sahipsiz değildir.
Sancak yere düşmez.
Gök kubbe çökmedikçe, al sancak inmez!
Prof. Dr. Mehmet Serkan TAFLIOĞLU
Siyasetin, en masum mizahı bile bağlamından koparıp din ve mukaddesat üzerinden bir kutuplaştırma aracına dönüştürmesi, toplumsal barışa vurulan en büyük darbedir. Hizmet üretmek yerine her meseleden bir sömürü odağı yaratmak, sadece sanatı ve sanatçıyı hedef göstermekle kalmayıp, ülkenin ortak akıl ve sağduyu zeminini de yok etmektedir.
Maalesef Türkiye'de siyaset, çözüm üretme mercii olmaktan çıkmış, duyguları istismar ederek varlığını sürdüren bir mekanizmaya dönüşmüştür.
🎤 Mustafa Keser’in sahnede anlattığı bir fıkra ortalığı karıştırdı!
📌 “Dini değerleri hedef aldığı” iddiasıyla siyasetin de dahil olduğu tartışmada konseri iptal edildi.
📌Keser ise geri adım atmadı: “Özür dileyecek bir durum yok” dedi ve eleştirilere sert yanıt verdi.
https://t.co/cDXvaNmILM
3 Mayıs, Türk milliyetçilerinin ortak hafıza günüdür. Herhangi bir siyasi partinin, derneğin, hizbin veya lider kadrosunun mülkiyetinde değildir.
Bugünün anlamı, Türk milletinin tarihsel hafızasını çağın aklı ve aydınlanma değerleriyle buluşturan millî iradede saklıdır.
Bu sebeple 3 Mayıs, hangi siyasi gelenekten gelirse gelsin “Türk’üm” diyen herkesin müşterek değeridir.
Partizanlık, Türk milliyetçiliğinin en büyük düşmanıdır. Çünkü koca bir tarihi ve milleti partiye, ülküyü lidere, fikri itaate ve ortak hafızayı günlük siyasi hesaplara mahkûm eder.
Türk milliyetçiliği ise rozetlerin ve hiziplerin değil ulusun, dilin, tarihin, devlet ve milletin geleceğinin davasıdır.
Aradan geçen süre, savaşın başında dile getirdiğimiz temel analitik çerçeveyi değiştirmemiş aksine İran’ın savaşı “zafer kazanan” değil, ağır askerî, ekonomik ve stratejik maliyetler altında yıpranan taraf olduğunu daha görünür kılmıştır.
Bugün Tahran’ın müzakere arayışları da bir zafer psikolojisinden çok, bu yıpranmanın yönetilmesi ve rejim güvenliğinin asgari düzeyde korunması çabasının sonucu olarak okunmalıdır.
İran'ın yaşadığı stratejik ve maddi yıpranma, hamasetin aksine bugün çok daha ağır ve telafisi zor bir boyutta devam etmektedir.
Bu konuda bir açıklama yapmayı düşünmüyordum ancak uzun yıllardır Orta Doğu ve İran üzerine çalışan bir akademisyen olarak son dönemde stratejik analiz kisvesi altında üretilen yüzeysel ve ideolojik söylemler karşısında birkaç hususu kayda geçirmek gerektiğini düşünüyorum.
Stratejik analiz, temennilerin, öfkenin, polemiklerin ve siyasî pozisyonların analiz diye sunulduğu bir ideolojik tatmin alanı değildir. Bu savaş üzerine yapılan yorumlarda en temel sorunlardan biri, temenninin veri, tarafgirliğin ise analiz sanılmasıdır. Karmaşık askerî ve jeopolitik gerçekliği “bak nasıl bildim” düzeyine indirgeyen yaklaşım ise başlı başına analitik bir zaaftır.
Literatürde yıpratma savaşı ile zafer aynı şey değildir. Bir tarafın rejim dayanıklılığı, kadro ikamesi ve söylemsel seferberlik kapasitesi göstermesi tek başına stratejik başarı anlamına gelmez. İran, varoluşsal tehdit söylemi üzerinden iç bütünlüğünü ve direncini tahkim ediyor olabilir ancak savaşların sonucu yalnızca irade ve dayanma kapasitesiyle değil, maddi kapasite, maliyet dağılımı ve uzun vadeli güç üretme imkânıyla belirlenir.
Bu yüzden “ABD uçak gemisi vuruldu”, “F-35 düşürüldü”, “İsrail bitti”, “ABD kaybediyor, İran kazanıyor”, “ABD, İsrail çok pis dayak yedi” türünden kesin hüküm içeren söylemler, böylesine önemli bir savaşı adeta bir derbi maçı gibi okumaktır, sağlıklı da değildir, analitik de değildir.
Öte yandan ABD ve İsrail uçaklarının binlerce muharebe uçuşu ve on binin üzerinde saldırı görevi icra ettiği ifade edilen böylesine geniş çaplı bir harekâtta, bu ölçekte düşük zayiat son derece olağan hatta askerî açıdan kayda değer bir başarıdır.
Maalesef İran askerî ve ekonomik açıdan ağır darbe almıştır. Saldırıların aynı yoğunlukla sürmesi hâlinde, bunun İran açısından orta ve uzun vadede telafisi zor askerî ve ekonomik sonuçlar doğuracağı açıktır. Bugün bile hâlâ tekil taktik hadiseleri stratejik zafer ilanına dönüştüren her yorum, savaşın maddi gerçekliğinden çok anlatı savaşının ürettiği bir sonuçtur.
Sahanın İran açısından gerçekliği, sosyal medyada dolaşanlardan çok daha katı ve vahimdir.
Ancak sahaya dair sahip olduğum bazı kritik bilgi ve verileri sosyal medyada ifşa etmenin ayrıca bir sorumluluk gerektirdiğini düşündüğüm için şimdiye kadar bunu yapmadım. Bundan sonra da yapmayı düşünmüyorum.
Beni asıl üzen ise, savaşın başından beri bu kadar sahte görüntü ve doğrulanmamış içerik ortaya saçılmışken hâlâ bu malzeme üzerinden hüküm veren akademisyenlerin varlığıdır.
İdeolojik körlük, siyasî kariyer hesabı, etkileşim hırsı ya da ucuz kahramanlık peşinde koşanları hariç tutuyorum.
Jeopolitik, Orta Doğu, İran, strateji ve savaş, gazete manşetleri ya da sosyal medya akışından bakılarak herkesin kolayca hüküm verebileceği sıradan meseleler değildir.
Dahası Orta Doğu ve İran üzerine güçlü bir literatür birikimine sahip olmak da tek başına derinlikli stratejik analiz yapabildiğiniz anlamına gelmez.
Satranç kurallarını bilmek başka şeydir, iyi bir satranç oyuncusu olmak başka şeydir.
Unutulmamalıdır ki İran’ın jeopolitik hamlelerini ve inşa ettiği siyasal teolojiyi, sorgulanamaz bir “mutlak haklılık”, otomatik ABD/İsrail karşıtlığı ya da romantize edilmiş bir direniş dogması üzerinden aklamak, sahadaki gerçekleri, jeopolitik gerçekliği ve güç mücadelesini anlamamızı engelleyen en büyük analitik körlüklerden biridir.
Bugün savaş yalnızca füze, sorti ve hava savunma denkleminden ibaret değildir. Aynı zamanda algı, meşruiyet ve moral üretimi üzerinden yürüyen yoğun bir anlatı savaşıdır. Tam da bu nedenle doğrulanmamış görüntüler, tekil taktik hadiseler ve propaganda amaçlı söylemler üzerinden kesin hüküm vermek, sahadaki güç dengesini analiz etmekten çok, analistin kendi ideolojik/psikolojik pozisyonun dışa vurumudur.
Daha söylenecek çok şey var. Ama burası yeri ve zamanı değil.
Aldanmadılar, Mansur Yavaş’la kazanmak yerine Kemal Kılıçdaroğlu’yla kaybetmeyi bilinçli olarak tercih ettiler. Bunu Türk milletine açıkça söylemeye cesaret edemedikleri için de bugün bu mazeret söylemine sığınıyorlar.
Merak etmeyin yakında buna benzer itiraflar da peş peşe gelmeye başlayacaktır.