fazlalık üretmekte. harabeyi görüyorsun ama onun anlamını bilmiyorsun çünkü. suya bakıyorsun ama görüntüyü bir sembole indirgeyemiyorsun. bir adam uzun süre yürüyor ve sen bu yürüyüşü plot'un fonksiyonel bir parçasına dönüştüremiyorsun.
ki buradan iyi oldu gelmem... buradan tarkovskinin mekanlarının neden bu kadar maddi olduğuna ilişkin bağlantı kurabilirim. ve öylece kopuk olmaz. sırf bağlantı kurmak adına demiyorum, bence hakikaten de bağlı. tesadüf değil yani. ne görüyoruz filmde?+
kaybettiği şeyin ne olduğunu belirleyebileceği güvenli bir konumu da kaybetmiş durumda. nostalji böylece geçmişin hatırlanmasından ziyade geçmişin artık hiçbir zaman tam olarak geri getirilemeyeceğinin/tekrar yaşanamayacağının tecrübe edilmesine dönüşüyor.
lacan'ın gerçeklik dediğinin ne olduğunu baştan izahete girişmek de istemiyorum artık. işte simgesel olarak bütünüyle kuşatılamayan, temsil edilemeyen ve anlamlandırma zincirinin dışında kalan şeydir gerçeklik dediği. tarkovskinin görüntüleri de bu nedenle sürekli olarak+
kaybettiği şeyin ne olduğunu belirleyebileceği güvenli bir konumu da kaybetmiş durumda. nostalji böylece geçmişin hatırlanmasından ziyade geçmişin artık hiçbir zaman tam olarak geri getirilemeyeceğinin/tekrar yaşanamayacağının tecrübe edilmesine dönüşüyor.
bu bana freudun yas ve melankoli ayrımını çağrıştırıyor ve bunun üzerinden konuşmak istiyorum. çok da tutarlı olmayabilir ama neticede ben serbest bir yorumcuyum ve size de istediğim yorumu kilitlerim. yorum yapmak bir tür hüküm bildirmek, dikta kurmak algı üzerinde üzgünüm.+
eugenia'yı andrei'in romantik/seksüel arzusunun nesnesi olarak okumanın da filmin arzu yapısını fazlaca basitleştireceğini bildiğinizi farz ediyorum. (biliyorsunuz, tamam?) eugenia yakın ve ulaşılabilir ve de andrei'ye yönelik bir arzu taşıyor fakat tam da bu nedenle+
tam olarak kestiremediğim bir yerde duruyor. çünkü kaybettiği şeyin kendisi tam olarak temsil edilemiyor. onun yasını tutacağı nesne de belirsiz. bu yüzden yas tamamlanamıyor. andrei sadece rusyayı kaybetmiş değil neticede.+
aksine andrei'nin ulaşılabilir olanı değil yokluğu arzuladığını görünür hale getiriyor eugenia'nın andrei'ye yaklaşması. ondan bu ikisi arasındaki asimetriyi kavramak da önemli. eugenia'nın arzusu bir kişiye (ki o kişi de andrei'dir), andrei'in arzusu yokluğa yönelmiş.
eugenia'yı andrei'in romantik/seksüel arzusunun nesnesi olarak okumanın da filmin arzu yapısını fazlaca basitleştireceğini bildiğinizi farz ediyorum. (biliyorsunuz, tamam?) eugenia yakın ve ulaşılabilir ve de andrei'ye yönelik bir arzu taşıyor fakat tam da bu nedenle+
andrei'in arzusunun başka bir yerde olduğu açığa çıkıyor. arzu mevcut bir nesne tarafından doyurulamıyor. çünkü arzunun hareketini sağlayan şey nesnenin kendisinden ziyade nesnenin etrafındaki eksiklik. eugenia'nın andrei'ye yaklaşması onun arzusunu gerçekleştirmiyor yani+
geldik domenico'nun zuhuruna... söz verdiğimiz gibi. domenico'nun yalnızca "deli adam" olarak okunmamasının gerekliliği açıktır keza o şekilde okumak filmin bence en önemli ilişkisini neredeyse sikko bir psikolojik anekdota indirgemek olur, ki bu da açıktır.+
geldik domenico'nun zuhuruna... ahahah yarın böyle devam ederim artık. geldik fasulyenin faydalarına der gibi. organik de olmayan entelektüel de olmayan benim bu dansım titanik'in batışındaki müzisyenlere benziyor. iyi geceler şimdilik. saat üçe geliyor.
dünyaya geri dönmek artık basit bir mesele değil demekte. böylelikle domenico'ya yönelik kendi yorumlarımı tamamlamak istiyorum. bundan sonra eugenia'ya da geçeceğim için belki ayrı floodlar halinde tutmam daha kolay olacak. son mum sahnesinde domenico'ya geri döneceğiz.
bir şey değil aksine kendi içerisinde henüz bütünüyle açığa çıkmamış bir konumun dışavurumudur. andrei'in domenico'ya duyduğu yakınlık bu yüzden entelektüel meraktan da daha derin. domenico, andrei'in kendisine itiraf edemediği şeyi söylemekte çünkü. +