@HyamanKurd Ayağa kaldırdığı Ferdi Özgen( Amaed). Amed’in babası Jitem tarafından katledildi. İki kardeşi gerilla iken yaşamını yitirdi. En küçük kardeşleri de sanırım 15 yıl hapis yattı. Amed de buradan yola çıkııp Sason’a varınca 17 arkadaşıyla birlikte yaşamını yitirdi.
30 yıllıklardan Çetin Arkaş ile Veysi Aktaş piyasaya sürüldü.
Peki, diğer 30 yıl yatanların hâli ne?
Facebook'ta Fırat Penaber'in sayfasından:
“30 sene önce de duvar ustası idi.
30 sene sonra zindandan çıkınca yine duvar ustası olmaya devam.
Çünkü tüm köşe başlarında kurtlar, hırsızlar, yalancılar ve parselciler.
Buna kim vesile oldu, kimler vesile olmaya devam ediyor?
Bunların sırtından yükseldiniz. Kendi yoldaşlarına sahip çıkamayanlar başaramaz. Boş laflardan ibaret olmaktan öteye geçemez.
Vekilleriniz, başkanlarınız, danışmanlarınız bu arkadaşlardan daha mı bilinçli, daha mı dürüst, daha mı iyiler?
Vallahi bu arkadaşların gölgesi olamazsınız. Bunu o kalın kafalarınıza sokun.
Önce yoldaşınıza sahip çıkacaksınız.
Önce kendinize dürüst olacaksınız.
Yoksa kötü kaybedersiniz.
30 sene önce de emekçi idi.
Şimdi de emekçi...”
Aynı paylaşımın altına yapılan Rızgal Gendel’in yorumu:
“Ben çıkınca annem cebime baktı ve 100 TL gördü. ‘Bu sana lazım mı?’ dedi. ‘Yok.’ dedim. Onu alıp fırına ekmek almaya gitti.
Anladım, annem bir mahkûmun 100 TL'sine muhtaç kalmıştı.
Sabah bütün günlüklerimi, notlarımı yaktım. Diğer gün portakal bahçesine gidip sırtıma küfe alıp portakal çekmeye başladım.
‘Uğruna gözümüzü kırpmadan öldüklerimiz bunlar mıydı?’ dedim. ‘Evet.’ dedim.
Hâlâ küfe çekmeye devam. Çökmüş bir beden. Geçmişin ağır izleri. Kurşun yaraları.
Halkı da iyi manipüle edilmiş.
Bütün Kürtlere çağrım şudur: Bir daha seçimde hiç kimse için oy kullanmayın. Ama hiç kimse için. Sandık başına gitmeyin.
Ama şunu da biliyorum: Ardında kalan acıların dışında her şey aynı.”
Xanî sadece Kürtlük kanonunun kurucusu değil, aynı zamanda evrensel bir filozof, edebiyat dehası ve büyük bir âşıktır.
Homeros’u, Shakespeare’i, Hafız’ı, Firdevsî’yi ve James Joyce’u çağlar üstü kılan neyse, Xanî’yi de yolumuzun ışığı hâline getiren odur.
https://t.co/xC3Tfaadcm
“Bana 6 ay zaman verin, örgütü halledeyim. PKK’nın Başkanlık Konseyi hepsi tektir, o tüm örgüttür. Tek bir kişi bile bunların elinde bırakmayacağım. Hepsi Türkiye’nin hizmetine girecek, silahlı olanlar da dâhil. Bir altı ay içinde bakın…
Bana biraz imkân edin. Ütopik gibi gelebilir ama hepsini sokmadıysam… Bundan sonra bana ne yaparsanız yapın.
Kürtçülük konusunu halledeceğim. Kürtçülük konusunu çok derinlemesine ele alıp geliştireceğim; çalışmalar çok önemli. Ve Türkiye’yi yenileyecek.
Bizim arkadaşlar devletiyle uzak düşmüş. Bunu halletmeliyiz. Türkiye bu konuda devletiyle çok uzak düşmüş. Bizim toplum çok düşmüş, bizim arkadaşlar çok düşmüş.
Bugün bunun için söyledim. Bana biraz imkân yaratın da bunu kendi planlamama göre, bu en büyük çalışmayı sergileyeyim diyorum.
Bütün örgütü aşıp devlete koşarım. Bir an önce bütün örgütü de aşarak…
Dikkat et, programı bir tarafa bırakıyorum, örgüt merkezini bir tarafa bırakıyorum. Devlete her an aşırı hazır bir pozisyon arz ediyorum.
Şimdi akıllı bir devlet adamı bunu görebilmeli. Görmek, bunu yapmamız gerekir. Ve çok önemli bir örgütü… Önce gel ‘devletini’ tanı. Devletini tanımadan sor? Onun nesine karşı çıkacaksın? Deli misin?
Evet, deli derler adama… Bir defa hata yaptık. Bir daha bunu yapmayalım.
Şiddeti bitirip, örgütü tasfiye edeceğim. Şiddetten uzaklaşma kararı büyük bir uygulamadır.
Aslında yasanın özüdür bu, biliyorsunuz. Terörden uzaklaşma değil mi?
Daha sonra bu yönlü örgütün tasfiyesi zaten şiddet örgütü de ortadan kalkıyor. Yani yasayı uyguluyoruz. Onu önemle bilmemiz gerekir.
Örgütlenmesi dağılıyor. Zaten bu öyle olur. Yani tek tek bir itirafçı gidip örgüt dağıtılamaz. Örgüt tümüyle silahsızlanacak, tümüyle şiddete dayalı örgüt mantığı yıkılacak. Bu da belli bir uygulamadır.
PKK’lılarla nasıl savaştım, kanıtlayacağım. Bir gün size gösteririm, fırsat düşerse. Ben PKK’lılarla nasıl savaştım. Eğer devletten daha fazla savaşmadıysam, kanıtlayacağım size inşallah…”
Benim tanıdığım en büyük Öcalan tefsircisi Sabri Ok tu. Bursa Cezaevindeki bir değerlendirme toplantısında onlarca kişinin karşısında övünerek:” Başkan Aponun söylediği her söz bizim için ayettir!” demişti.
Yine Sabri Ok un divanda olduğu bir derste Öcalanın konuşmalarından oluşan bir metin( çözümleme)okunuyordu.Metinde Öcalan militanların kimi pratiklerini çok sert bir dille eleştirirken hiddetleniyor “ ulan serseriler, sizi çıktığınız yere geri sokarım!” ifadesini kullanıyordu. Okuma sonrası metnin daha iyi anlaşılması için soru cevap bölümüne geçildi. Bu bölümde Memduh adında Mardinli saf ve iyi niyetli bir arkadaşımız el kaldırıp şu soruyu sordu:”Heval önderlik metinde sizi çıktığınız yere geri sokarım diyor, buradaki siyasal ve sosyal mesaj nedir?”
Kimimiz içten içe gülümseyip bu soru da nereden çıktı dese de kimsenin bozuntuya verme lüksü yoktu. Divandaki Sabri Ok “ bu soruyu cevaplamak isteyen arkadaş var mı?” diye sorsa da kimse oralı olmadı. Merakla Sabri Ok’un vereceği cevabı bekledik. Söze başlayan Ok:” Arkadaşlar önderliğin kulland��ğı kelimeleri düz ve basit anlamlarıyla anlamamak lazım. O sözlerin içerdiği siyasal ve toplumsal mesajları yakalamak gerekiyor. Burada önderlik bunca çözümlemelere rağmen siz toplumsal geriliklerinizde ısrar ederseniz ben de sizi bu geriliklerinizle başbaşa bırakırım demek istiyor!” deyip durumu toparlayınca hepimiz derin bir nefes almış olduk.
Belki Memduh saflığından böyle bir soru sormuş ve bu cevaba inanmıştı ama en başta Sabri Ok olmak üzere çoğumuz iyi biliyorduk ki Öcalan kızmış ve küfür savurmuştu. Ama Sabri Ok kendi ağzıyla “Başkanın söylediği her söz bizim için ayettir” dediği için, başkanını bir anda gökten yere indiremezdi ve tefsirci olmak zorundaydı.
SALİH DÜNDAR
Bu twitimin altına yazı yazan Kendilerini Anadolu’nun sahibi, Kürtleri de vatansız gibi gösteren Orta Asya çomarlarına kim olduklarını Padişah Vahdettin’den dinleyelim.
Piştî du salan parlemento ya Kurdistanê civîya û xatûn Vala Ferîd wekî seroka parlemantoya Kurdistanê hat hlbijartin.
YNK gelek hewilda ku vê civînê sabote bike lê bi serneket.
🔸Ahmedi Xanî kimdir? Kürtler için neden sembol?
🔹Cumhurbaşkanlığı'nın Xanî ödülü ne anlama geliyor?
🔸Xanî'nin fikirlerini kim hangi bağlamda tartışıyor?
Kürt Edebiyatının Yıldızları ve Kürt Aklı kitaplarının yazarı Necat Zanyar, Noerra'ya konuştu.
📍https://t.co/FnqBPJpZ64
Hocam o zaman AKP’ye karşı Ergenekon savaş istiyordu. İmralı’da Ergenekon’un kontrolü altındaydı. Ondan dolayı da kongrede alınan bu karara karşı çıkan yüzlerce arkadaşımız ayrıldı. Üst yönetimin yüzde yetmişi bu savaş Ergenekon istiyor diyerek açık açık karşı çıktı. Botan, Ebubekir, Kani gibi eski kadrolar da dahil yüzlercesi ayrıldı. Çok açık bir şekilde Ergenekon eliyle başlatılan bir savaştı.
Fatma Îsa
Bazı sesler vardır; duyulduğu an unutulmaz, aradan yıllar geçse de ilk günkü etkisini korur. Fatma Îsa’nın sesi de böyle bir sesti. Onun hayatı, sürgünle başlayan, kayıplarla derinleşen, sessizlikle geçen ve tek bir stranla ölümsüzleşen bir öyküydü.
1934 yılında Ermenistan’ın Erezdeyan köyünde dünyaya geldi Fatma. Babası Îsa, annesi Başa Lelo’ydu. Qerka kabilesinden, Brûkê aşiretine mensup bir ailenin çocuğuydu. Henüz üç yaşındayken, 1937 yılında Stalin yönetiminin gerçekleştirdiği sürgün, ailesinin hayatını değiştirdi. Binlerce Kürt ailesiyle birlikte yaşadıkları topraklardan koparıldılar ve Ermenistan’ın Hamzali köyüne gönderildiler. Ardında bırakılan yalnızca evler ve topraklar değildi; bir geçmiş, bir aidiyet ve çocukluğun henüz kurulmamış hayalleri de o yolculukta geride kaldı.
Fatma’nın çocukluğu yoksulluk ve kayıpların gölgesinde geçti. Altı yaşında annesini, sekiz yaşında babasıno kaybetti. Küçük kız kardeşiyle birlikte yetim kaldı. Amcası onları yanına aldı. Ancak hayatın erken yaşta omuzlarına yüklediği sorumluluklar, çocukluğunu yaşamasına fırsat vermedi. Eğitim göremedi; henüz on dört yaşındayken evlendirildi.
Evliliğinde de aradığı huzuru bulamadı. Çocukları olmadı, üzerine kuma getirildi. Yaşadığı kırgınlıkları ve hayal kırıklıklarını içine attı. Onun hayatında söze dökülmeyen çok şey vardı. Yıllar sonra bütün bu yaşanmışlıklar, sesiyle buluşacak ve dinleyenlerin yüreğine ulaşacaktı.
Stranlarla tanışması, kaynanası Xatûnê (Xatûna Mehemedê Emo) sayesinde oldu. Uzun kış gecelerinde ondan dinlediği kilamları ezberlemeye ve söylemeye başladı. O yıllarda söylediği stranların bir gün Erivan Radyosu’ndan yayılarak binlerce insana ulaşacağını bilmiyordu. Fatma için müzik, bir sahneye çıkmanın ya da tanınmanın yolu değildi. Stranlar, hayatın sessizliğinde kendine açtığı bir alandı.
1972 yılında Erivan Radyosu, Kürtçe yayınları için yeni sesler arıyordu. Fatma’nın sesini duyan köylüler, onun radyoda söylemesi gerektiğini düşündüler. Bu öneri üzerine Erivan’a götürüldü. Oldukça çekingen bir kadındı. Kendine güvenmiyor, eğitim görmemiş olmasını bir eksiklik sayıyordu.
Radyoda mikrofonun karşısına geçti ve beş stran seslendirdi: “De Miho”, “Êrê dînê”, “Şêro, dîno, Lewendo”, “Lo lo gede” ve bir başka eser. Bu kayıtlar arasında özellikle “De Miho” geniş bir yankı uyandırdı.
Kaynanası Xatûn’dan öğrendiği, Têlîyê Rihan ile Miho’nun imkânsız sevdasını anlatan bu eski aşk kilamı, Fatma’nın yorumuyla yeni bir anlam kazandı. Onun sesinde aşkın yanı sıra ayrılık, özlem ve geçmişin derin izleri de vardı. Söylediği stran, yalnızca iki insanın hikâyesini anlatmıyor; dinleyenleri kendi hatıralarına, kendi kayıplarına götürüyordu.
Erivan Radyosu’ndan yükselen bu ses kısa sürede geniş bir coğrafyaya yayıldı. Diyarbakır’dan Urmiye’ye, Duhok’tan Qamişlo’ya kadar Kürtlerin yaşadığı pek çok yerde insanlar radyolarının başına geçerek Fatma Îsa’yı dinledi.
Ne var ki Fatma Îsa, bu büyük ilgiye rağmen bir daha radyoya gitmedi. Defalarca çağrıldı; ancak o, çekingenliğini aşamadı.
Böylece kısa süren, fakat etkisi yıllarca devam eden bir yolculuk yaşadı. Beş stranlık o kayıt, en önemli mirası olarak kaldı.
Yıllar sonra Sovyetler dağıldı. Fatma Îsa da ailesiyle birlikte Ermenistan’dan ayrılarak Rusya’nın Krasnodar bölgesine göç etti. Bir zamanlar Erivan Radyosu aracılığıyla uzak diyarlara ulaşan sesi, bu kez gurbetin sessizliği içinde kaldı.
15 Ocak 2010 tarihinde hayata veda etti.
Ardında uzun bir sanat kariyeri, sayısız konser ya da onlarca kayıt bırakmadı. Fakat Kürt müziğinin hafızasına kazınmak için bunların hiçbirine ihtiyacı olmadı. Birkaç stran ve özellikle “De Miho”, adını yıllar boyunca yaşatmaya yetti.
Bugün Fatma Îsa’nın sesini dinlerken yalnızca bir dengbêjin yorumuyla karşılaşmıyoruz. Sürgünle yerinden edilen bir ailenin geçmişini ve geleneklerin gölgesinde şekillenen bir kadın ömrünü de hatırlıyoruz. Onun sesi, kişisel bir hikâyeyi aşarak ortak bir kültürün ve hafızanın parçasına dönüşüyor.
Bu yıl "diktatörlerin yaprak dökümü"..
Biri daha gitti gidiyor...
Amerika'da demokrat rüzgar, Trump'ı "super lame duck-süper topal ördek" haline getirdi..
Kongrenin iki kanadında da kaybetti..
Ah, ne yazık..
Kendi partisi bile artık onu dinlemeyecek..
Ya çaresizlik içinde, herkesten intikam almaya çalışacak ve Amerika'yı yakıp yıkacak, ya da herkese yaltaklık ederek, şahsi suçlarından kurtulmanın çarelerini arayacak ve uzlaşmacı çizgiye yanaşacak...
Bütün işleri yarım yamalak ortada...
Şaşaalı Gazze barışı nerede?
Ya İran? Bitirebildi mi?
Diktatörler ve para düşkünleri dışında kim var etrafında?
Putin'in yancılığına, Netanyahu'nun kendi toplumunu bile mahveden gaddarlığına, Xi'yi büyük devlet adamı ilan eden çaresizliğine, kriptoculuğuna, petrol fiyatları manipülatörlüğüne, diktatör seviciliğine, insan hakları ve hukuktan nefretine, Ukrayna'da askeri interneti kesip Rusun katliam yapmasına, ırkçı Le Pen'e alkış tutmasına... daha nelerine nelerine..
Cehaletine... Kaba saba ailesine..
Amerikan toplumunu "biz yapmak yerine", bencil egosu ve devlet idaresinden bihaber gayri profesyonel yönetimi ile bölüp parçalamasına..
Dünyanın en güçlü askeri ittifakı NATO'yu yıkmasına..
Demokrasi kalesi AB'yi itibarsızlaştırmasına..
NATO ülkelerinin topraklarını işgal etme tehditlerine..
El Kaideye yol verme manevralarına..
Bütün savaş ve krizlerden şahsi menfaat temin etmeye çabalayan, Ukrayna halkının kanı üzerinden Rus petrol şirketlerini pazarlamakla meşgul, emlak taciri ekipleri ile kişisel servet çoğaltma amaçlı manevralarına..
Eğitim, entelektüalite, nezaket, kibarlık, vicdan, hukuk, ahlak deyince yerinden zıplayan Trump kadrolarının ve Trump eranın sonuna geldik...
Sağ duyusuna pek de güvenmediğimiz Amerikan toplumu bile bunu başarabildi...
Umuyorum ve diliyorum... Amerikan toplumunun bu refleksi, yerel menfaat, mahalli mahalle refleksinden küresel adalet ve demokrasi eksenine sıçrayabilir..
Dünya'da yeniden demokrasi rüzgarları esmeye başlar..
Büyük diktatörün gidişi, diğer halkları da uyandırır ve başka katil diktatör Putin olmak üzere, vicdan ve merhametten yoksun, şahsi servetleri peşinde koşturan, insan denilince akıllarına ezilecek mahluklar gelen üstünlükçü zihniyet fermuar gibi çözülür gider..
Bu fotoğraf dualarımı temsil ettiğini hep söylerim..
Sırayla..
Orbanla başlayan çözülme, Vuçiç'le, Netanyahu ile devam etti..
Bu yıl bereketli geçecek..
Önderimiz değil diyorsak sebebi var
Kadın özgürlüğü dedi;
emanet ettiğimiz kızlarımızı taciz etti, tecavüz etti. İtiraz edenleri kurşuna dizdi. Hiç birinin hesabını vermedi.
Düşünce özgürlüğü dedi;
farklı düşüneni, eleştireni “ajan” diye yaftalayıp susturdu, kurşuna dizdirdi
Komün dedi;
milyon dolarların hesabını vermezken dağdakiler kuru ekmeğe mahkûm kaldı. Yaprak yedi.
Kolektiflik dedi;
yarım asır tek adam gibi hükmetti.
Vatanseverlik dedi;
bir gün bile ayağını vatan topraklarına atmadı. Dağa çıkacağına , gidip İmralı’ya teslim oldu.
Birlik dedi;
fırsat buldukça Kürdü Kürde kırdırdı. Birliğin önündeki en büyük engel oldu.
Şehitlik dedi;
kendi ailesinden tek bir can vermedi. Hepsini Avrupa’ya gönderdi, milletvekili yaptırdı.
“Kardeş kavgası olmasın” dedi;
Brakuji savaşlarının baş sorumlusu oldu.
Herkese “MİT’çi” dedi;
kendi ilişkileri hep karanlıkta kaldı.MİT’le, Ergenekon’la çalıştı.
İnsan hakları dedi;
kendi yoldaşların işkence yapılmasını emretti. Kimisinin yakılarak öldürülmesini emretti.
Demokrasi dedi;
eleştirinin cezasını ölüm yaptı. Kendisinden başka kimseye söz hakkı tanımadı.
İnsanlık dedi;
çocukların kanı kurumadan koltuğunu korudu.
Zafer dedi;
geride yenilgi ve yıkım bıraktı.
Çocuk hakları dedi;
15–16 yaşındaki gençleri cepheye sürdü. Çocuklarımızın cesedlerinin binalardan aşağı atılmasına yol açtı. Hendek faciasını yaşattı.
Hukuk dedi;
savunma hakkını tanımadı. Sahte mahkemelerle insanların, canıyla, onuruyla oynadı.
İdam cezasına karşıyım dedi;
yargısız infazın hesabını vermedi. Yetenekli ve yurtsever olanları idam etti.
Kuşlardan özür diledi, küçükken öldürdüğü yılanlardan, asker analarından özür diledi;
Kürt anasının gözyaşına tek kelime etmedi.
Biz onun yüzünü görmek istemiyorsak, ona hain diyorsak
sebebi var.
@canseItan 800 evladımızın yasını tutamadı millet. Kırkı çıkmadı daha. Geçen sene de kızlarımızın cesedleri binadan aşağı atılırken bunlar Ankara’da göbek atıyordu.
1 Kasım Mehmet Şener’in ölüm yıldönümüydü.
Müsaadenizle bu vesileyle paylaştığım resmin acıklı hikayesini anlatayım.
Resimdeki öndeki üç kişi Mehmet Cahit Şener, Sarı Baran( Cihangir Hazır) ve Kazım Kulu. Üçüde 4.Kongreye katılmak için buradan Haftanin’e giderler.
4.Kongrenin divan başkanlığına Mehmet Şener, divan üyeliğine de Sarı Baran seçilir. Kongre ilk defa delegelerin özgürce katıldığı ve önemli kararların alındığı bir kongre olur. Ve ilk defa Haftanin’de yani ülke topraklarında olur.
-Stratejik önderlik merkez komitedir.
-Suriye alanı ve faaliyetleri araştırılmalıdır (Apo’nun faaliyet alanı)
-Merkezi bütçe araştırılmalıdır (Apo’nun harcamaları)
-Merkez komite kararı olmadan asla herhangi bir yargılama ve infaz yapılmamalıdır.
-Şaibeli bir şekilde iç infazla yok edilen 500 e yakın gerillanın durumu acilen araştırmalı.
-Siyasal mücadele öne çıkarılmalı
gibi kararlar oy birliğe alınır.
Osman Öcalan Apo’yu arayarak kararları bildirir. Apo hemen Abdurrahman Kayıkçı’yı özel yetkilerle Haftanin bölgesine göndererek Mehmet Şener, Sarı Baran ve Kazım Kulu’nun tutuklanıp yargılanmasını ister.
Cezaevinde itirafçı koğuşunda kalan, çıkınca Şahin Dönmez’i öldürdüğü için Apo’nun gözdesi olan Abdurrahman Kayıkçı Mehmet Şener’i zindan direnişlerinden tanır. Haftanin’e geldiğinde durumu anlatır. Bu arada Kazım Kulu( Şiyar) Dersim Bölgesine gitmek üzere yola çıktığı için tutuklanmaktan son anda kurtulur. Şener, Kayıkçı’yı ikna ettikten sonra Sarı Baran ile birlikte ayrılıp PKK/Vejin hareketini ilan eder.
Daha sonra örgütlenme faaliyetlerini yürütmek ve eski arkadaşlarına ulaşmak için Suriye’ye geçen Mehmet Şener, Kamışlo’da kaldığı evde Suriye istihbaratının yardımıyla bir Kasım 1991 alçakça katledilir.
Sarı Baran defalarca saldırıya uğrar, yaralanır. Daha sonra İsveç’e yerleşir, yıllarca ölüm tehditleri altında yaşar.
Dersim’e varan Kazım Kulu Bekaa’ya geri çağrılır. Dönerken Botan’da çok şaibeli bir pusuya düşerek 16 arkadaşı ile birlikte şehit düşer.
Abdurrahman Kayıkçı ise kaçıp devlete sığınarak Hanifi Avcı ile birlikte Jitem adına çalışır. Sonra Jitem’den ayrılarak kendine herkesten uzak nir yaşam kurar.
Açın üşenmeyin Mehmet Şener ne dediyse hepsi tek tek ortaya çıktı. Olacakları, tehlikeleri gördü bütün herkesden önce hemde.
Mehmet Şener ve Kazım Kulu arkadaşlar adlarını şimdiden tarihe yazdırmış kahramanlardır.
Hem Şener’in Hem de Şiyar’ın aziz hatıraları önünde boynum eğiktir.…
Foto:Apo’nun yanında solda Sarı Baran. Apo’nun sağında az gerisinde Mehmet Şener, Şener’in yanında sağdan ikinci Kazım Kulu.
Sakine Cansız, kendisine Mehmet Şener’den mektup getiren gencecik kızı Apo’ya ihbar ediyor.
Kurde adlı 18 yaşındaki kız Mehmet Şener’in kaldığı evi kendilerine söylemeleri için yapılan korkunç işkencelerle apocu çete tarafından katlediliyor.
Sadece Kurde değil, iki abisi ve babası da Halep’te Apocular tarafından öldürülüyor.
Diyarbakır’da Sakine Cansız’a yapılan işkencelerin aynısı 18 yaşındaki gencecik bir kıza Apocu çete tarafından yapılıyor.
PKK’nin Öteki Tarihi adlı çalışmamda en çok zorlandığım bölüm üçüncü ve dördüncü kongre dönemleri. Sadece ellerim değil, her tarafım titriyor. Kalbim sıkışıyor.