Nafaka hakkının gaspı, erkeğin sorumluluğunun reddi beyanı aynı zamanda. Evlenmişsin, sen dışarıda çalışırken karın evde çalışmış veya dışarıda senden az kazanmış. Ama evli olduğunuz süre boyunca eşitsiz de olsa bir ortak yaşam sürmüşsünüz. Şimdi boşanınca, o yıllar yokmuş gibi davranma arzusu. E bi düşün bakalım ilişkilerde yoksul olan ve yoksulluk nafakası alanlar neden hep kadınlar? Donunu yıkayan kadına don yıkama parası ver o zaman. Hesabı böyle dökersek, nafakanın devede kulak olduğu açığa çıkar.
Sanırım bugün Saray/Cumhur çevrelerinin en azından bir kısmında belirginleşen hava şu:
Bir rejim değişimi yaşanıyor. Bu, onların gözünde jeopolitik bir zorunluluk. Ortaya çıkmakta olan yapı Erdoğan’ın etrafında örülüyor; fakat mesele yalnızca Erdoğan’ın kişisel iktidarı değil. Onun ötesine uzanan, daha kalıcı, daha kapsamlı bir siyasal düzen ve güvenlik mimarisi tasarlanıyor.
Bu tasarımda demokrasi bütünüyle ortadan kalkmıyor; ancak giderek daha fazla tiyatral bir niteliğe bürünüyor. Seçimler, partiler ve muhalefet varlığını sürdürüyor; fakat bunların işlevi iktidarın gerçekten el değiştirmesini sağlamak değil, rejimin meşruiyetini ve sürekliliğini üretmek haline geliyor. En azından geçiş dönemi için öngörülen model bu.
Devlet siyasetin, “devlet aklı” siyasetçinin önüne geçiriliyor. Siyasal aktörler kendilerine uygun görülen yerlere yerleştiriliyor.
Erdoğan’ın liderliğini yaptığı, Saray’ın merkeze oturduğu, AKP’nin becerebildiği ölçüde siyasal meşruiyet sağladığı bu kompozisyonda MHP ve Bahçeli, yeni mimarinin fikrî kurucuları olarak görülüyor. Öcalan’a ve Kürt siyasetine ayrı bir rol biçiliyor; “bin yıllık kardeşlik”, “önderlik” ve yeni bir mutabakat dili etrafında konumlandırılıyorlar.
CHP içindeki Kılıçdaroğlu ve Butlan girişimine de bir işlev yükleniyor. Kurucu CHP tasfiye edilmiyor; aksine rejimin butik ortaklarından birine dönüştürülmek isteniyor. Bir tür müze, anıt ya da tarihî referans noktası gibi. Kılıçdaroğlu’na da kaybettiği itibarın bu yeni tasarım içinde iade edileceği ima ediliyor.
Herkes için bir yer var; yeter ki oyunun kurallarını kabul etsin ve kendisine verilen rolü oynasın.
Fakat bu tasarımın ciddi çelişkileri ve kırılganlıkları var. Rejim içindeki herkes aynı pozisyonda değil. İktidar alanının kendi içinde farklı beklentiler, fanteziler ve tahayyüller mevcut.
Ama en önemlisi, siyasal aktörlüğünü ve iradesini terk etmesi beklenen toplumun büyük çoğunluğunun buna gönüllü olmaması. Ekonomik çöküntünün yükünü taşıyan geniş toplumsal kesimler değişim istiyor. Geleceksizlik duygusuyla kuşatılmış genç kuşakların önemli bir bölümü ise bu siyasal düzene karşı derin bir hoşnutsuzluk duyuyor.
Bu nedenle asıl mesele, halkın siyasal iradesinin nasıl yönetileceği, denetleneceği ve gerektiğinde nasıl etkisizleştirileceği.
Bu çevrelerde hâkim görünen düşünce şu sanki: Seçimlere kadar olağanüstü yöntemlere ihtiyaç duyulacak. Yargı müdahaleleri, siyasi operasyonlar ve yoğunlaşmış istisna hâlleri bu dönemin araçları olacak. Çünkü bu bir inşa süreci. Acılar yaşanacak, bedeller ödenecek, tatsızlıklar olacak; fakat bunlar daha büyük bir dönüşümün kaçınılmaz maliyetleri olarak sunulacak.
Amaç, seçimlerde bir “kaza” ihtimalini ortadan kaldırmak.
Bu perspektiften bakıldığında bugünkü sert müdahaleler kalıcı değil; yeni düzenin kuruluş sürecinin zorunlu araçları olarak görülüyor. Tasarım, seçimlerden sonra siyasetin yeni bir normale kavuşacağı, toplumun zamanla bu yeni durumu kanıksayacağı ve bugünün çalkantılarının unutulacağı varsayımına dayanıyor.
Ama asıl mesele burada başlıyor: Halkın iradesini askıya alarak kurulan bir düzen, zorla istikrar kurabilir mi? Yoksa “geçici” diye sunulan olağanüstü yöntemler, yeni rejimin kaçınılmaz olarak ve kalıcı (hatta artarak devam eden) işleyiş biçimine mi dönüşür? Ya da çok daha kötü ihtimallere mi gebe bu yorgun ülke.
Özgür Özel’in demokrasi ve güvenlik ilişkisinin altını çizdiği Newsweek’teki yazısındaki ifade bence önemli bir uyarı niteliğinde. Öyle bitirelim:
“Demokrasi, vatandaşların iktidarı barışçıl yollarla değiştirebileceği güvenilir kanalları korumak demektir. Bu kanallar ortadan kalktığında, siyasal hoşnutsuzluk da ortadan kalkmaz. Yüzeyin altında birikir ve sonunda infilak eder.”
Dışişleri bakanı bir yandan vatandaşın vize almasını zorlaştırıp, maliyetini arttırıp bir yandan bu işten para kazanmış.
Turizmci turizm bakanı, özel hastaneci sağlık bakanı kendi çıkarı için kolayca gücünü kullanırken dışişleri bakanı baya inovatif olmak zorundaydı, respect.
CHP Genel Merkezi'nin ne olduğu ve ne olmadığı konusundaki bazı düşüncelerimdir. Bu suretle Kılıçdaroğlu ekibinin ne olduğu ve ne olmadığı konusunda da fikirlerimi iletmis oluyorum.
Birincisi, eğer arkanızda halk yoksa, CHP Genel Merkezi'ni kontrol etmek zerre anlam ifade etmez.
Her siyasi partinin genel merkezi, Ankara��da bir yerdir. O yerde, seçmen olan vatandaşların kalbinde yer edinilmeye çalışılır. O adresteki merkez teşkilat organları, oy verenlerin iltifatına mazhar olmak isteyen -esas dertleri bu olan- siyasetçilerin parti disiplini içerisinde bunu yapabilmelerini sağlar.
Sadece o adrese ve o organlara egemen olma takıntısıyla "berbat olsun ama benim olsun" siyaseti üretenler, sadece kendi siyasi kariyerlerini, kendi soyadlarını ve itibarlarını yerle bir ederler. Türk siyasi tarihi bunun nice örnekleriyle doludur.
Esas olan, vatandaşın gönlündeki yerdir. Yalandan karanfilciler tutmakla, 23 Nisan çocuğu gibi koltuğa oturup poz vermelerle, üstten üstten dürüstlük söylemleri geliştirmelerle, kimsenin kalbine girilmez. Vatandaşı aptal zannetmek, umursamamak, kazanma hedefi yerine kontrol etme hedefi koymak, daima hezimetle sonuçlanmıştır.
Tek erdemli hareketi kenara çekilmek olabilecek olan ve bir potansiyeli vardıysa bugüne kadar göstermek için defalarca fırsat verilmiş eski yaşlı siyasetçilerin emekli olamama hezeyanlarını konuşarak vakit kaybetmemize yol açanlar, çarşıda, pazarda, sokaklarda, vatandaşla buluşup sohbet ederek kendilerine hangi kararlılıkla nasıl bir not verildiğini rahatlıkla görebilirler. Onlar bunu gizlediklerini zannediyorlar diye, bu gerçekler değişmez.
Kırklareli’deki bir festivalde oyuncak satarak harçlığını çıkaran çocuğun çarpıcı sözleri:
Muhabir: Kolay gelsin. Harçlık çıkarmaya mı çalışıyorsun?
Çocuk: Harçlık çıkarmaya çalışıyorum.
Muhabir: Satışlar nasıl gidiyor?
Çocuk: Çok iyi abi.
Muhabir: Okul nasıl gidiyor?
Çocuk: 99 ortalama falan yaptım.
Muhabir: Oğlum Türkiye ortalamasının üstündesin, farkında mısın? Rap dinliyor musun, rap?
Çocuk: Rap tabii, ceza dinlerim.
Muhabir: Ne dinliyorsun?
Çocuk: Ceza.
Muhabir: Lvbel C5?
Çocuk: Yok abi, terbiyesizliği sanat olarak insanlara sunuyor yani. Anlatabildim mi?
Muhabir: Rap'in C5 terbiyesizliği sanat olarak...
Çocuk: Tabii. 4 tane şarkı cümlesine baksan zaten, nasıl anlatayım ki? Üniversiteyi okuyanların %90'ı işsiz, okumayanların %90'ı işli yani. Nasıl anlatayım, öyle bir eğitim sistemi.
Havlasan bile rapçi yapıyorlar zaten.
Muhabir: Başka ne anlatmak istersin şampiyon? Memlekette ne hoşuna gitmiyor?
Çocuk: Memleket, yönetim sistemi, eğitim sistemi... Okula sürüklenerek giden çocukları görüyorum. Yani parçasından tutup götürülen. Gelişmiş ülkelere bakıyorum. Yani koşarak okula gidenler...
(Kaynak: Gece muhabiri)
Olup biteni "CHP'nin iç uyuşmazlıkları" diye pazarlayıp yutturmaya kalkanlar, bu rüzgar dinince uslu ve güdümlü bir muhalefet doğar, kendileri de bu sayede keyiflerince yönetir zannediyorlar.
Zira, bu yönetim tarzıyla ülkemizdeki mutsuzluğun hangi boyuta geldiğini göremeyecek kadar halktan kopmuş durumdalar.
Tüm muhalefete kilit vurup tek parti de olsalar, mutsuzluk baki. Muhalefete müdahale ile çözüm bulunamayacak olan konu o. Hukuk gerektiren, adalet gerektiren, liyakat gerektiren, emek isteyen, kucaklasma arayan konu o.
O konu bu halde oldukca, siyasi manevrayla çözüm üretmek imkansız. Çelişkiler daima daha da derinleşecek. Bunun sonuçlarını baskılamak daima daha da fazla güç isteyecek. Bu sarmal, bu topluma hak ettiği refahı teslim etmeyecek.
Türkiye, kendi kendine sürekli sorunlar yaratan sonra da o sorunları çözmeye çalışmak yerine unutturmak için yeni ve daha büyük sorunlar yaratan bir ülkedir.
Ülkeler 4'e ayrılır: Gelişmiş ülkeler, Gelişmekte olan ülkeler, Arjantin ve Türkiye.