Az önce podcastte çok güzel bir söze denk geldim. Diyordu ki: Aslında seni arasa ömrü yetmez bulmaya; ama tesadüfen bulduğu için sıradan sanıyor. Anlam yüklediğimiz onlarca şeyin özetidir.
Fethiye'de bir vatandaş ile beach çalışanı arasında tartışma çıktı...
Vatandaş: Ben atalarımın savaştığı denizin kenarına giriyorum.
Çalışan: Haklısın ama burayı bize bakanlıklar kiraya veriyor.
Vatandaş: Kiraya vermiyor, siz ceza ödüyorsunuz.
Sahillerimiz işgal altında!
Türk milleti bu toprakları kanıyla canıyla elde etti ama denize giremiyor!
Turizm sektörünün bize dayattığı en büyük illüzyonlardan biri: "Yazın sıcaktan kavrulan şehirden kaçıp, daha da sıcak olan tatil beldesine gitmek."
Kışın hava 0 dereceyken, daha da soğuk olan -10 derecedeki kayak merkezlerine hücum ediyoruz. Yazın İstanbul 32 dereceyken, 42 derece olan Bodrum’a, Antalya’ya ya da Kıbrıs’a kaçıyoruz. Zaten bunalmışken, neden kendimizi daha çok yakıyoruz? Ben bu ezberi uzun süre önce bozdum. Benim için yaz tatili; yüksek rakımlı yaylalar, Karadeniz ve nefes alabildiğim, terlemeden gerçekten dinlenebildiğim serin rotalar demek.
Deniz tatili yapacaksam da herkesin şehre döndüğü Eylül ve Ekim aylarını bekliyorum. Deniz suyu hala sıcacık, hava bunaltmıyor, plajlar boşalmış ve fiyatlar yarı fiyatına düşmüş oluyor. Asıl lüks, 45 derece güneşin altında kavrulup tatil bitiminde şehre daha yorgun dönmek değil; rahat rahat dolaşabildiğin, gerçekten dinlenebildiğin bir tatil yapmak.
Ben mi çok ters köşe düşünüyorum, yoksa bu çılgınlığa benim gibi direnen başkaları da var mı?
Fark ettiniz mi bilmiyorum, insan layık olmadığı şeyi üzerinde taşıyamıyor. Bilgi fazla gelirse kibirleniyor, zenginlik fazla gelirse görgüsüzleşiyor, güç fazla gelirse başkalarını aşağılıyor. Yani özne ile edim arasında bozulan o orantıyı saklayamıyor, mutlaka sızdırıyor dışarı.