@unsalim devlette bazı tıplarda 10 kontenjan düşmüş gördüm. yanılmıyorsam. Erzincan mesela 150 imiş 140 a düşmüş. 250 civarı toplam artış çoğu vakıf üniversiteleri sanırım
KİRLİ OYUNLARA VE GENÇLERİ MAŞA YAPANLARA: "HADİ ORADAN!”
Mevlana’nın o hepimizin hafızalarına kazınmış, ruhumuza rehber olması gereken muazzam bir sözü vardır:
“Edep bir taç imiş nûr-ı Hudâ'dan, giy o tâcı emîn ol her belâdan.”
Bu söz, insanın ahlak ve adabı muaşeret ile donanmasının, onu her türlü kötülükten ve beladan koruyacak manevi bir kalkan olduğunu ne güzel özetler. Ancak ne yazık ki, İstanbul Erkek Lisesi’nde şahit olduğumuz ve basına yansıyan olaylar, bu kalkandan ne kadar yoksun kaldığımızı bir kez daha yüzümüze çarptı.
Bu hadise bizlere acı bir gerçeği yeniden hatırlattı: Biz bu çocuklara Fizik öğretiyoruz, Kimya öğretiyoruz, matematik formüllerini ezberletiyoruz; fakat insan olmanın, bu toprakların ferdi olmanın asgari gereklerini aşılamakta sınıfta kalıyoruz. Akademik başarı, tek başına bir genci "insan" yapmaya yetmiyor maalesef.
Yeni Maarif Modeli kapsamında tam da bu gerekçeyle, eğitim sistemimizin bu büyük kara deliğine merhem olması düşüncesiyle müfredata ortaöğretim düzeyinde "Adabı Muaşeret”, temel eğitim düzeyinde ise "Görgü Kuralları ve Nezaket" dersleri kondu. Umarız yapılan bu değişiklik sadra şifa olur. Zira görünen o ki; tehlike büyük, gidişat endişe verici.
Hocasına Sırt Dönenden "Kurtarılmış Bölge" Hayallerine
Şimdi hep birlikte şu soruyu masaya yatırmanın vakti geldi de geçiyor:
Hocasının, büyüğünün önünde ceketini ilikleyen, saygıda kusur etmeyen bir neslin yerini; nasıl oldu da arkasını d��nen, protestoyu edepsizlikle karıştıran bir gençlik aldı?
Biz bu ülkede, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın acı tecrübelerini yaşayarak büyümüş bir kuşağız. Ardını önünü düşünmeden, anlık heyecanlarla yapılan işlerin sonunun nereye vardığını çok iyi biliriz. Soruyorum size: O heyecan bittiğinde, birilerinin elini yakmasın diye maşa olarak kullandığı o "kurbanlar" olmanın acısını yeniden yaşamak için hafıza tazelemeye gerek var mı?
İstanbul Erkek Lisesi’nde yaşananlar, bana bir dönem bu milletin pırıl pırıl gençlerinin heba olmasına neden olan, geçmişin o kapkara ve acı hatıraları olarak zihnimize kazınan "kurtarılmış bölge” kavgalarını hatırlattı. Liseleri, üniversiteleri ideolojik çatışma sahası haline getiren o karanlık zihniyet, bugün yeniden mi hortlatılmak isteniyor?
Hesap Yapanlara Tek Cevap: Hadi Oradan!
Elbette hepimizin farklı düşünceleri, farklı dünya görüşleri olabilir ve biz bunu bir zenginlik vesilesi olarak kabul ederiz.
Ancak kural nettir:
Yarın kendiniz aynı makamlara geldiğinizde karşılaşmak istemediğiniz bir muameleyi, bugün sizin mezuniyet mutluluğunuza ortak olmak için oraya gelen devlet büyüklerine reva göremezsiniz!
Siyasi görüşünüz ne olursa olsun, devletin makamına gösterilen bu saygısızlığın sonucunda elde edeceğiniz tek bir şey vardır: “Kocaman bir hiç!”
Açıkça görmek gerekiyor ki, bu çocukların anlık reflekslerinin arkasında başka hesaplar dönüyor. Bu gençlerin tertemiz duygularını, mezuniyet heyecanlarını kendi siyasi ajandalarına meze yapmak isteyenler var.
Gençlerin üzerinden gizli hesaplar yapanlara, onları birer maşa gibi ileri sürmeye kalkan odaklara verilecek cevap ise İl Milli Eğitim Müdürü’nün haklı ve asil tepkisiyle adrese ulaşmıştır. Bu kirli oyunları tezgahlayanlara karşı ortaya konan duruş, rahmetli Necmettin Erbakan’ın o tarihi sözünü hatırlattı:
“Hadi oradan!"
İşte bu noktada, eğitim camiasını temsilen sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Eğitim Bir-Sen olarak, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürümüzün bu saygısız davranışlar karşısında ortaya koyduğu net, kararlı ve asil iradenin sonuna kadar yanındayız. Devletin makamını, öğretmenin izzetini ve bu toprakların değerlerini korumak adına ortaya konacak her türlü adımın yanındayız.
Şunun çok iyi bilinmesini isteriz ki; okullarımızı, göz bebeğimiz olan öğrencilerimizi kendi karanlık senaryolarına, kirli emellerine alet etmek isteyenlere asla ve asla müsaade etmeyeceğiz! Bu ülkenin gençleri, ideolojik masaların kullanışlı piyonları değildir ve olmayacaktır.
KENDİ RIZASIYLA ARINMAK SOYLU BİR EYLEMDİR
İnsan, ağırlıklarını üzerinden atmasını bilmeli. CHP içerisinde yargıya taşınmış iddialardan mütevellit ortaya konan iradenin, tam yerinde kullandığı “Arınmak” eylemi için bu olmazsa olmaz bir gerekliliktir.
Ancak bu mesele sadece bir parti ile sınırlı kalmamalıdır. Bugün CHP’de yaşananlardan ibret alarak, siyasette ve bürokraside topyekün bir iç arınmayı tetikleyecek bir anlayışa ihtiyacımız var.
Soylu Bir Eylem: Kendi Rızasıyla Arınmak
Arınmak; gerek gerçek kişiler gerekse tüzel kişiler için varlık nedeninden uzaklaşmanın kritik seviyeye ulaştığı vakitlerde bir mecburi istikamettir. Zorlayıcı dış faktörlere ihtiyaç hissetmeden, dünyalık ve hesabın çetin olacağı o günü düşünerek ortaya konan arınma iradesi ise soylu bir eylemdir.
Bugün, CHP özelinde tekrar gündeme giren arınma iradesini konuşurken; vakti zamanında Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasette ve bürokrasideki yozlaşmaya atıfta bulunarak yaptığı “Bana Ömer'leri bulun” çağrısını tekrardan hatırlamakta yarar olduğu bir gerçeğin tam ortasındayız.
Sayın Cumhurbaşkanının bu çağrıyla; Hz. Ömer'in adaletine ve dürüstlüğüne sahip, davaya sadık, halka hizmet edecek ve yeri geldiğinde hataları cesaretle söyleyebilecek liyakatli kadroların bulunmasının öneminin altını çizdiğini, sanırım ilaveten söylemeye gerek yoktur. Bu çağrı, bugün siyasetin hangi kanadında olursa olsun herkes için kulaklara küpe olmalıdır.
"Ateş Olmayan Yerden Duman Çıkmaz"
Bu sütunlarda defalarca yapılan olumlu eleştirilere bir “ayna” gözüyle bakmak gerektiğini dile getirdik. Önümüze konan her eleştiriye kategorik yaklaşımlarla set çekmek, kendi rızası ile arınma ihtiyacını yok sayan sorunlu bir anlayıştır.
Şurası bir gerçektir ki; mevzuatı zorlayan her işlem kişileri de kurumları da kirletir. Her söylentiye, o sözü söylemenin getireceği ağır bedelin bir çıktısı olarak da bakmak mümkündür. Dolayısıyla, arınma talepli her söylentiye kolaycılığa kaçıp “Çamur at izi kalsın” gözüyle bakmak yerine; bazen de “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” denilerek cerrahi müdahale yapılması gerekir.
İlk Vazife Patronaj Yetkisindedir
Kendi iç denetim mekanizmasını çalıştıran —ister resmi isterse de sivil olsun— her kurum, yargıya ihtiyaç hissetmeden kendi içinde arınmayı başaracak imkana sahiptir. Bu noktada ilk vazife, kuşkusuz patronaj yetkisi kimde ise ona düşer. Yetki sahipleri, kurumlarındaki kirlenmeye göz yummamalı, arınma iradesini bizzat sırtlamalıdır.
Hasılıkelam;
CHP bünyesinde yaşananlar, siyasette ve bürokraside görev alan herkes için birer ibret vesikasıdır. Kurumların ayakta kalması ve yozlaşmanın önüne geçilmesi için bu arınma talebi ertelenemez bir görevdir. Üzerindeki dünyalık ağırlıkları atamayanlar, ne kendilerini ne de temsil ettikleri kurumları geleceğe taşıyabilirler.
Bir öğretmen,
Bir anne
Ve emanetiniz emanetimizdir bilinciyle adanmış bir insan...
Bedenini çocuklara siper eden bir fedakarlık ve bu uğurda hayatını kaybeden-üyemiz- öğretmenimiz...
Rabbim rahmetiyle muamele etsin mekanı cennet makamı firdevs-i âlâ olsun.
Başımız sağolsun!..:((
ADALETİN TERAZİSİNDE ÖĞRETMEN ONURU VE İDEOLOJİK KUMPAS
Hak ve sorumluluk, adaletin tecellisinde birbirini tamamlayan, tabiri caizse zıddı ile kaim olan iki temel parametredir. Özgürlüğün sınırını bir başkasının hak alanı belirlerken; bugün eğitim camiası, bu sınırların fütursuzca çiğnendiği bir "itibar suikastı" ile karşı karşıyadır.
Yıllardır "Kadının beyanı esastır" denilerek kadın haklarının paratoneri yaptığımız bir sarmalın içinde yaşamanın can yakıcı çıktılarını tecrübe ederken, şimdi de "Öğrenci beyanını esas alan" bir yanlışın içine düşüyoruz. Manisa’da Ramazan Hoca’nın tutuklanmasıyla somutlaşan süreç, bir öğretmenin emeğinin ve onurunun sadece bir iddiayla nasıl hiçe sayılabileceğini acı bir şekilde göstermiştir.
Olayın perde arkasına bakıldığında meselenin aslında ne olduğu hepimizin malumudur. Ramazan ayında yapılan manevi etkinliklere duyulan kronik hazımsızlık, bu sefer bir "kumpas" mekanizmasını harekete geçirmiştir. Bu noktada en vahim taraf ise; sözüm ona eğitimcilerin hakları ve mesleki dayanışması adına sendikal iddia ile ortaya çıkan Eğitim-İş'in, öğrencileri örgütleyerek hukuksuz delil oluşturmaya çalışan tetikçi üyesine sahip çıkan tavrıdır. Bu tutum, tam anlamıyla "hem suçlu hem güçlü" dedirten psikolojik bir rahatsızlığın ve ahlaki bir savrulmanın vesikasıdır.
Kendi dünya görüşünü paylaşmayan bir kamu çalışanını tasfiye etmek için öğrencileri birer "operasyon aparatı" haline getirmek, hangi etik ilkeyle bağdaşır? "Hedefe giden her yol mübahtır" diyerek bir öğretmenin ve ailesinin bayramını zehir etmek, sadece hukuki bir suç değil, pedagojiye ve insanlığa yapılmış bir ihanettir. Bugün Ramazan Hoca’ya reva görülen bu uygulama ile 28 Şubat sürecinde "irtica" yaftasıyla yapılan cadı avları arasında zihniyet olarak hiçbir fark yoktur.
Somut delil ve kapsamlı soruşturma olmaksızın, sadece tek taraflı beyanla tesis edilen işlemler, eğitim sisteminin temeline dinamit koymaktadır. Eğer bu yanlışın önü alınmazsa yarın her öğretmen, asılsız bir ithamın ve manipülasyonun açık hedefi Öğretmen ve öğrenci arasındaki güven ilişkisi yerini "her an bir suçlamayla karşılaşabilirim" korkusuna bıraktığında, nitelikli eğitimden söz etmek imkansızlaşacaktır.
Kaçma ve delil karartma ihtimali olmayan bir kamu görevlisinin kelepçelenerek tutuklanması, hukuk devletinin değil, ancak bir "gözdağı mekanizmasının" ürünü olabilir.
Eğitim kurumları, ideolojik hesaplaşmaların pusu alanı değil, adaletin ve karşılıklı güvenin kalesi olmalıdır. Kadın beyanı üzerinden yapılan yanlışların toplumsal faturası ortadayken, aynı hatayı "öğrenci beyanı" üzerinden sınıflara taşımak, öğretmenlik mesleğinin onuruna vurulmuş bir darbedir.
Yetkilileri, öğretmenleri asılsız ithamların insafına terk eden bu uygulamalardan vazgeçmeye ve hukuki güvenliği yeniden tesis etmeye davet ediyoruz. Unutulmamalıdır ki; adaletin olmadığı yerde eğitim, güvenin olmadığı yerde gelecek inşa edilemez.
FATURAYI BİR ADRESE KESMEK ACIYI HAFİFLETİR Mİ?
Çekmeköy’de gencecik meslektaşımız Fatma Nur Çelik’in bir öğrencisi tarafından hayattan koparılması, eğitim camiamızın üzerine kara bir bulut gibi çökmüştür. Öncelikle merhumeye Allah’tan rahmet, kederli ailesine ve camiamıza başsağlığı diliyorum. Ancak tecrübe ile sabittir ki; infial anlarında yapılan analizler subjektif kalmaya mahkumdur. Bizim ihtiyacımız olan, ideolojik körlükten arınmış bir bakış ile sorun odaklarını doğru tespit etmeliyiz.
Kolaycı Yaklaşımlar ve Görünmeyen Sorumlular
Olay vuku bulduğunda parmakların hemen okul müdüründen başlayarak Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) çevrilmesi, meselenin özünü ıskalamaktır. Okulda o süreçte polis birimlerinin bulunduğu gerçeği ortadayken, hâlâ sadece "güvenlik personeli" üzerinden bir eleştiri getirmek ne kadar adildir?
Asıl sorgulanması gereken; yüksek risk teşkil eden ve psikolojik tedavi gören bir öğrencinin, hangi tıbbi gerekçe veya "iyileşme" raporuyla taburcu edildiğidir. Faturayı tek yönlü kesmek, kabahat taksim acısından diğer kurumları sorumluluklarını görmezden gelmekten başka işe yaramaz.
"Fişleme" Ezberi ve Güvenlik Zafiyeti
Öteden beri okullarımıza modern güvenlik sistemleri kurulması yönündeki her adım, ne yazık ki birileri tarafından "fişleme yapılıyor" denilerek itibarsızlaştırılmak istendi. Bugün bir öğretmenimiz toprağa verilirken, güvenliğe karşı çıkan o ideolojik bagajların vebali de masaya yatırılmalıdır. Güvenlik, bir özgürlük kısıtlaması değil, en temel hak olan "yaşama hakkının" güvence altına alınmasıdır.
Meselenin güvenlik ve psikolojik arka planı, 12 yıllık zorunlu eğitim dayatmasıyla birlikte çok boyutlu ele alınmalıdır. "Yanan canın ideolojisi olmaz" diyerek ortak akılla şu adımlar atılmalıdır:
Sağlık Bakanlığı, tedavi gören ve şiddet eğilimi saptanan öğrencilerin durumunu, okul iklimini koruyacak bir şeffaflıkla MEB ile paylaşmalıdır. Tam iyileşme raporu olmayan öğrenci "zorunlu eğitim" bahanesiyle sınıfa dahil edilmemelidir. Benzer bir yaklaşım ile EKPSS kapsamında “İlaçlarını aldığı takdirde öğretmenlik yapabilir” raporuyla öğretmenilk vizesi verme teamülü, iğneyi kendine batırma tutarlılığıyla yeniden değerlendirilmelidir. Aynı şartları taşıyan hekim adayına, hekimlik yapabilir raporu verilecekse ancak rıza gösterilebileceği unutulmamalıdır.
Yüksek risk grubundaki okullarda güvenlik yönetimi, sadece silahsız personel ile değil; doğrudan polis denetiminde ve teknolojik altyapıyla (X-ray, turnike vb.) desteklenmelidir.
12 Yıllık Zorunlu Eğitimin Revizyonu:
Gelinen noktada her öğrencinin 12 yıl boyunca akademik bir binada tutma dayatması pedagojik bir gereklilikten ziyade güvenlik riskine dönüşmüştür. Okul iklimine uyum sağlayamayanlar için esnek, mesleki veya rehabilitasyon odaklı alternatif modeller hayata geçirilmelidir.
Eğitimde güvenlik ve disiplin tedbirleri "polis devleti" retoriğiyle engellenmemelidir. Okul, hem öğrenci hem de öğretmen için en güvenli liman haline getirilmelidir.
Gelin, bu acı hadiseyi bir milat kabul edelim ve ideolojik kamplaşmaları bırakıp eğitim sistemimizi rasyonel bir vizyonla yeniden inşa edelim. Aksi takdirde, her giden canın ardından sadece suçlu arar, çözümsüzlüğe hapsoluruz.
Valimiz Davut Gül, Beyoğlu İmam Hatip Ortaokulu inşaatında incelemelerde bulunarak yürütülen çalışmalar hakkında yetkililerden bilgi aldı.
Vali Gül’e incelemede, Beyoğlu Kaymakamı Abdullah Atakan Atasoy eşlik etti.
@gul_davut
📍Beyoğlu
Öğrenci gelişim raporları; öğretmene angarya, veliye bilmece hâline gelmiştir.
Eğitimin niteliğini artırmayan bu evrak yükünden vazgeçilmelidir.
Eğitim-Bir-Sen olarak çağrımızdır: Öğretmeni yoran değil, amaca hizmet eden sade raporlar hazırlanmalıdır.
Eğer Allah'ın rızasını ve milletin gönlünü kazanmak istiyorsanız başıboş köpekleri itlaf edin ve köpek çiftliği/kampüsü yerine koyun, keçi, inek çiftlikleri kurun, vatandaşa ucuz et, süt üretin, hatta ihtiyaç sahiplerine ücretsiz verin, milletin duasını alın, ranta teslim olmayın
🔴 İddianamede CHP'nin kapatılmasına yönelik bir hamle varmı? sorusuna Yılmaz Özdil:
Hayır. İddianameye derli toplu çalışılıp hukuk çerçevesinde cevap vermek yerine topluma olmayan bir şey söyleniyor. Şimdi bunu söylüyorum diye troller hazırlanmışlardır "AKP'nin köpeği" falan diyecekler.
İddianamede savcı diyor ki İmamoğlu'nun bu işleri yapmak için 2 sebebi var; bir zenginleşmek için iki partiyi ele geçirip Cumhurbaşkanı adayı olmak için.
Bu kadar net olmasına rağmen topluma dönüp "vay bizim partimizi kapatacaklar" falan demek olmuyor.
Göreceksiniz iki gün sonra da bizi kapatıyorlar muhabbetini konuşmaktan vazgeçecekler çünkü böyle bir şey yok.
Bazı İsrail ve İngiliz muhibbi, emperyalizmin ucuz devşirmeleri Baromuz hakkında sosyal medyada paylaşım yapmışlar. Tabii ki bunların isimlerini zikrederek, cevap vererek onların seviyesine inmeyeceğiz.
Ancak dostlarımız bilsin ki kuruluş aşamasında da “Bu Baro sıradan bir baro olmayacak” demiştik. Dünya çapındaki hukuki ve vicdani faaliyetlerimiz devam etmektedir.
Emperyalizmin ucuz devşirmeleri rahatsız olsa da hak ve adalet mücadelemiz devam edecektir.