Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ne yükselmesine gerçekten çok sevindim. ��zellikle sol kanatta oynayan Oğuz Aydın’ı çok beğendim. Kante ilk kez çok iyi oynadı.
Şampiyonlar Ligi’nde ülkemizi temsil edecek Galatasaray ve Fenerbahçe’ye, Avrupa kupalarında mücadele edecek Beşiktaş ve Konferans Ligi’nde yoluna devam eden Trabzonspor’a gönülden başarılar diliyorum. İnşallah dört takımımız da Avrupa’da ülkemizi en iyi şekilde temsil eder ve güzel sonuçlarla bizleri gururlandırır.
Avrupa’da ne kadar çok takımımız devam ederse, bizim için o kadar güzel.
Ayrıca Avrupa kupalarında Azerbaycanımızı temsil eden Sabah FK ve Karabağ FK’ya yürekten başarılar dilerim.
Şu Mars’a gitme, Mars’ta koloni kurma, başka yıldızlarda medeniyet arama haberlerini okuyunca gerçekten sinirleniyorum.
Bilime, keşfe karşı değilim. İnsan elbette merak edecek, araştıracak, öğrenecek. Ama insan kendi kendine sormadan edemiyor:
Biz daha şu güzelim dünyada yaşamayı becerebildik mi ki başka gezegenlerde hayat arıyoruz?
Önce çocukların korkmadan uyuyabildiği, insanların aç kalmadığı, kimsenin kimseyi dili, dini, rengi, kimliği yüzünden ezmediği bir dünya kurun.
Dünyanın her yerinde savaş var. İnsanlar ölüyor, çocuklar ölüyor. İnsanlık ölüyor.
Siz önce bu savaşları durdurun.
Mars’a gitmek yerine çocuklara korkusuz, adil bir gelecek bırakın. Sömürgecilikten, kolonicilikten vazgeçin.
Dünyayı diktatörlerden, zalimlerden, yolsuzluk yaparak zenginleşip kendi halkına yoksulluğu reva görenlerden kurtarın. Her türlü silahı üreten, bundan para kazanan ve o silahları insanlara karşı acımadan kullanan katillerden arındırın.
Sonra Mars’a gidersiniz.
Çünkü mesele Ay’a, Mars’a gitmek değil.
Mesele bu gezegende insan kalabilmek.
Mesele yeni nesillere başka bir gezegen aramak değil, onlara iyi bir yaşam ve yaşanacak güzel bir dünya bırakabilmek.
Deprem gibi bir felaketi bile siyasetin malzemesi hâline getirenler, bugün yine aynı şeyi yapıyor.
Savcılık ifadem ortadadır.
Deprem boyunca benim için ne Ahbap vardı, ne AFAD, ne de Kızılay… Benim için sadece enkaz altındaki insanlar vardı.
O günlerde insanlar kutuplaştırılıyordu. Birileri Ahbap’ı, birileri AFAD’ı, birileri Kızılay’ı hedef alıyordu. Ben ise bu tartışmaların hiçbir tarafında olmadım. Çünkü o gün tartışmanın değil, hayat kurtarmanın zamanıydı.
Deprem bölgesinde hem AFAD’dan hem Ahbap’tan destek aldım. Yardım eden herkese aynı minneti duydum. O gün yaptığım paylaşımlar da bugün hâlâ ortadadır.
Savcılıkta da bunu açıkça anlattım.
Depremin ilk günlerinde bana binlerce mesaj geldi. İnsanlar, “Kızılay ve AFAD’ın hesaplarını biliyoruz, Ahbap’ın hesap numarasını paylaşır mısınız?” diye yazdı. Ben de gelen yoğun talep üzerine Ahbap’ın hesap bilgilerini paylaştım.
Şimdi bunu çarpıtıp “çelişkili ifade verdi” ya da “bir kurumu kayırdı” demek, gerçeği bilerek çarpıtmaktır. Savcılık ifadem de, o günkü paylaşımlarım da birbiriyle tamamen uyumludur.
Ben hiçbir zaman kurumların değil, insanların yanında oldum. Bir çocuğu enkazdan çıkaran elin hangi kuruma ait olduğuna bakmadım. Ben sadece yardım eden insanlara baktım.
Şimdi bana laf yetiştirmeye çalışanlara bir çift sözüm var…
Eğer gerçekten derdiniz buysa, o gün Ahbap’a verilen devlet nezdindeki ödülleri ve destekleri, en üst düzey kabulleri ve takdirleri de aynı cesaretle sorgulayın. Sadece işinize geleni konuşup i��inize gelmeyeni görmezden gelerek vicdan dağıtamazsınız.
Ben hiçbir zaman birilerinin adamı olmadım, siyasi hesap yapmadım.
Depremde yardım eden herkese teşekkür ettim. AFAD’a da, Kızılay’a da, Ahbap’a da…
Çünkü benim için mesele hiçbir zaman kurumlar değildi. Benim için mesele, enkazın altındaki bir insanın hayata tutunmasıydı.
Bu konu benim için burada kapanmıştır.
@Mhsnkrmzgl You had an humanitarian action in these hard and dangerous situation where lot of victims endure the painful consequences we are sure you were there not as a star but as a friend a brother a son a father and more as a saviour
Bugün, Ahbap Derneği’yle ilgili bildiğim konular hakkında bilgi vermem üzerine savcılığa davet edildim. Sayın savcıya bildiğim her şeyi açık açık anlattım. Gerçek neyse onu söyledim. Ne bir fazlasını söyledim ne de bir eksiğini.
Bu süreçte beni arayan, mesaj atan, yanımda olduğunu hissettiren; tanıyan tanımayan binlerce insana yürekten teşekkür ediyorum.
Hayat bu kadar ucuz değil. Kimsenin kimseyi karalamaya, hedef göstermeye ya da yargısız infaza mahkûm etmeye hakkı yoktur.
“Yok Ahbap’ı kayırmışım, yok şunu yapmışım…” O gün insanlar göçük altında ölümle yaşam arasında mücadele ediyordu. Benim derdim hangi kurum, hangi dernek değildi. Elini taşın altına koyan, bir can kurtarmak için mücadele eden herkese minnettardım.
Deprem felaketinin ardından yaklaşık 45 gün boyunca deprem bölgesinde kaldım. Oraya bir sanatçı olarak değil, sadece bir insan olarak gittim. Kendi koordinasyon merkezimizi kurduk. Arkadaşlarımla birlikte günlerce arabalarda, çadırlarda uyuduk. Daha sonra çok sevdiğimiz bir dostumuzun Adıyaman’daki evinde kaldık.
O zor günlerde Adıyaman’ın ilçelerini, köylerini tek tek dolaştık. Nerede bir engelli varsa, nerede yaşlı bir insan varsa, nerede hamile bir kadın ya da yardıma muhtaç bir aile varsa elimizden gelen her şeyi yapmaya çalıştık. Yardımları kendi ellerimle, sırtımda taşıdım. Bütün bunları kendi imkânlarımla, dostlarımın ve arkadaşlarımın desteğiyle gerçekleştirdik.
O dönemde AFAD da, Kızılay da, Ahbap da ve yardım eden bütün kuruluşlar benim gözümde aynı amaca hizmet ediyordu. Engelli vatandaşlarımıza ulaştırdığımız yardımlarda AFAD yöneticileri ve Adıyaman’daki AFAD yetkilileri de bize önemli destekler sundular. Ben bunu o gün de söyledim, bugün de söylüyorum. O zor günlerde mesele kurumlar değildi; mesele enkaz altındaki insanlardı.
Ben oraya “Mahsun Kırmızıgül” olarak gitmedim. Sadece vicdanının sesini dinleyen bir insan olarak gittim. O günlerde televizyonlar, gazeteler, haber kanalları defalarca röportaj yapmak istedi. Hepsini reddettim. Çünkü yaptığım iyiliğin bilinmesini istemedim.
Bazıları bir koli taşırken sosyal medyada onlarca paylaşım yaptı. Bazıları küçücük yardımları milyonların gözüne sokarak anlattı. Ben ise yaptığım hiçbir yardımı paylaşmadım. Çünkü benim hesabım insanlar arasında değil, Allah’laydı.
Beni gerçekten tanımak isteyen varsa Adıyaman’a gitsin. Merkezine, ilçelerine, köylerine gitsin, insanlara sorsun. Hatay’a, Antakya’ya, İskenderun’a, Arsuz’a gitsin. Özellikle yardım ettiğimiz engelli ailelerine, yaşlılara, depremzede kardeşlerimize sorsun.
Onlar size benim kim olduğumu benden daha iyi anlatırlar.
Vicdanım dün de rahattı, bugün de rahat. Çünkü hayatım boyunca doğruların yanında durmaya çalıştım. Hatalarım elbette olmuştur. Ama hiçbir zaman bilerek, isteyerek kimsenin hakkına girmedim, kimseye zarar verecek bir tutumun içinde olmadım.
Nerden nereye….
Bir Haluk Levent hikayesi…
Biz seninle aynı dönemde aynı hayalleri kuruyor, aynı heyecanları yaşıyorduk. Bir gün milyonlara ulaşacağımızın hayalini kuruyorduk. Aynı yapım şirketinde, aynı çatı altında şöhret basamaklarını birlikte tırmandık.
O yıllarda sen, nasıl olduysa korkunç bir borç sarmalının içine düştün. Edindiğin kötü alışkanlıklar başına büyük belalar açmıştı. Borçların yüzünden seni Adana Karataş Cezaevi’ne, rahmetli yapımcımız Hilmi Topaloğlu ve Özcan Deniz’le birlikte bizzat biz götürdük.
O günlerde sekiz ayrı bankaya olan borçlarını kapatabilmen için, Star TV’de yaptığım diziden kazandığım parayla borçlarını ödedik. Yeniden ayağa kalkman için elimizden geleni yaptık.
Sonra hayat hepimizi farklı yollara savurdu…
Yıllar sonra Ahbap Derneği’yle yaptığın yardımları, ihtiyaç sahiplerinin yanında oluşunu gördükçe içimden, “Haluk Levent o karanlık günleri geride bıraktı. Çok şükür küllerinden yeniden doğdu.” diyordum. Attığın her adımla gurur duydum. Bakanlar, Valiler, Belediye Başkanları, Cumhurbaşkanının eşinden aldığın ödül, Sivil toplum kuruluşları yaptıklarını takdir etti.
Binlerce konser verdin. Meydanlar doldu, salonlar doldu. Reklamlarda oynadın, büyük markalar sana sponsor oldu. Hayat sana milyonlarca insanın ömrü boyunca ulaşamayacağı imkânlar sundu.
Ama ah be Haluk…Şu kötü alışkanlıklarından neden kurtulamadın? Neden?
Depremde ölen insanlar için o masalara bir daha oturmamalıydın. O ekranlara bakmamalıydın. O tuşlara hiç dokunmamalıydın. Keşke ellerin kırılsaydı da bu alışkanlıklara bir daha dönmeseydin.
Bu halk seni başının üstüne koydu. En güvenilir, en çok alkışlanan sanatçılardan biri yaptı. Bağrına bastı. Sana ikinci, üçüncü, belki de son bir şans verdi.
Depremde insanlar evlatlarını, annelerini, babalarını toprağa verirken, kendi yaralarını sarmaya çalışırken milyonlarca insan elindekini avucundakini sana gönderdi. Sana güvendi.
Milyonlarca insan sana ışık yaktığı halde o karanlığın içinden aydınlığa çıkamadın. Neden o ışığı göremedin? Neden o kötü alışkanlıkların için doğruluktan ve dürüstlükten ayrıldın?
Hayat bu kadar ucuz muydu Haluk? Birkaç dakikalık heyecan uğruna, bunca sevgiye, bunca güvene, bunca emeğe sırt çevirmeye gerçekten değer miydi?
Yaptıkların sadece seni yıkmadı. Sana inananları, seni sevenleri, dostlarını da derinden yaraladı.
Ben bugün en çok seni değil… Aileni düşünüyorum. Sadece onlar için bile bütün kötü alışkanlıklarını, bütün tutkularını, bütün zaaflarını geride bırakmalıydın.
İçimde cevabını bulamadığım tek bir soru kaldı…
Gerçekten değdi mi Haluk?
Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanan kadrosuna bakın… Sonra Türkiye’nin Dünya Kupası’nda üçüncü olduğu kadroya bakın.
Başarı tesadüf değildi.
2000 yılında Arsenal’i yenerek UEFA Kupası’nı kazanan Galatasaray’ın kadrosunda yer alan Bülent Korkmaz, Fatih Akyel, Ergün Penbe, Hakan Ünsal, Okan Buruk, Suat Kaya, Arif Erdem, Hakan Şükür, Ümit Davala, Hasan Şaş ve Emre Belözoğlu, iki yıl sonra Türkiye’yi Dünya Kupası’nda üçüncülüğe taşıyan milli takımın da omurgasını oluşturdu.
O dönem yabancı oyuncu sayısı sınırlıydı. Kulüpler kendi çocuklarına güveniyor, altyapıdan yetişen gençlere forma veriyordu. Bu oyuncular yıllarca birlikte oynadılar, birbirlerini ezbere tanıdılar. Sahada sadece yetenek değil, takım ruhu vardı.
Bugün ise birçok kulübümüzün kadrosunun büyük bölümü yabancı futbolculardan oluşuyor. Elbette kaliteli yabancı oyuncular gelsin, Türk futboluna değer katsın. Ben buna karşı değilim.
Ama kendi çocuklarımızı da unutmayalım.
Anadolu’nun dört bir yanında hayal kuran binlerce yetenekli çocuk var. Onlara inanmaz, onlara forma vermezsek yeni futbolcular nasıl nasıl yetişecekler?
Türk futbolunun yeniden ayağa kalkması için altyapıya daha fazla yatırım yapmalı, gençlerimize fırsatlar sunmalıyız.
Çünkü bu ülkenin en büyük futbol başarıları, kendi evlatlarına güvendiği zaman geldi.
Güle güle Kadir abi…
Bugün hem camideydim hem de Kadir İnanır’ın kabri başındaydım.
Büyük bir sanatçıyı uğurlamaya gittim ama ne yazık ki gördüklerim içimi acıttı.
En çok da siyasetçilerin cenazeleri bir protokol alanına çevirmesine üzüldüm. Böyle acı günlerde en önde görünme çabası, kameraların karşısında yer alma yarışı gerçekten vicdanları yaralıyor. Oysa o saflar siyasetin değil; ailenin, gerçek dostların ve yıllarını birlikte geçirmiş insanların yeri olmalıdır.
Koruma ordularıyla insanların itilip kakılması kabul edilemez. Bir cenazede vatandaşın önüne set çekmek, sevenlerini uzaklaştırmak, insanların son görevini yapmasına engel olmak hangi vicdana sığar?
Siyasetçiler zaten her gün ekranlarda. Mitinglerde, açılışlarda, kürsülerde görünürler. Bari bir cenazede geri planda durmayı, acıya ortak olmayı ve sadece dua etmeyi bilseler…
Bir insanın son yolculuğu hiçbir siyasi görüntüden, hiçbir protokol düzeninden daha önemli değildir.
Kabristanda da aynı manzara devam etti. İtiş kakış, öne geçme telaşı… Bir yanda fotoğraf çektirme peşinde olanlar, diğer yanda sevdiği insana son kez yaklaşmaya çalışan gerçek sevenler…
Bari bırakın da sevdiğimiz insanlara son kez sarılalım. Son kez yüzlerine bakalım. Sessizce vedamızı edelim.
Ölümün karşısında herkes eşittir. O gün makamın da unvanın da koruma ordularının da hiçbir anlamı yoktur. Çünkü tabutun başında önde durmak değil, geride durup saygı gösterebilmek asıl erdemdir.
Kadir İnanır’a yakışan; gösterişten uzak, vakur ve onurlu bir vedaydı. Keşke bunu hep birlikte başarabilseydik.
Her şeye rağmen güzel bir abiyi kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyorum. Güle güle Kadir abim…
5 yıl aradan sonra yeniden müzikle buluşmanın heyecanını ya��ıyorum.
“Gönlümdeki Şarkılar” albümümden ilk üç eserin kısa bölümlerini sizlerle paylaşıyorum.
Orhan Gencebay’ın unutulmaz bir eseri, Bergen’e vefa niteliğindeki özel bir yorum ve kardeş Azerbaycan’ın sevilen halk şarkısı “Yandırdın Kalbimi”…
Geçmişe saygıyla, kalpten gelen duygularla…
26 Haziran’da tüm dijital platformlarda.
#GönlümdekiŞarkılar
5 yıl aradan sonra yepyeni bir albümle karşınızdayım.
Albümün adı: Gönlümdeki Şarkılar
Bazı şarkılar vardır…
Yıllar geçer ama kalplerdeki yeri hiç değişmez.
Bu albümde, en sevdiğim sanatçıların en sevdiğim eserlerini seslendirdim.
Çocukluğumdan bugüne kadar beni en çok etkileyen 25 unutulmaz şarkıyı seçtim. Bu eserlerin her biri yalnızca benim hayatıma değil, milyonlarca insanın hayatına da dokundu.
Biz de bu muhteşem eserlerin ruhuna sadık kalarak onları günümüzün müzikal anlayışıyla yeniden yorumladık.
Yeni düzenlemeler, yeni orkestrasyonlar ve yeni bir yorumla bu unutulmaz şarkıları yeniden sizlerle buluşturmanın heyecanını yaşıyorum.
Bu albüm benim için; ustalara duyduğum saygının, vefanın ve yıllardır kalbimde taşıdığım duyguların bir yansıması oldu.
26 Haziran’da albümün ilk 3 şarkısı A1 müzikten tüm dijital platformlarda sizlerle buluşacak.
Sonrasında ise her ay iki yeni şarkıyla bu yolculuk devam edecek.
Heyecanımı tarif etmem zor…
Umarım bu şarkılar benim kalbime dokunduğu gibi sizlerin kalbine de dokunur.
Albüm 26 Haziran’da tüm dijital platformlarda.
Bazı arkadaşlar yazdığım yazıyı yanlış anlamış.
Ben bugün 72 yaşındaki Fatih Terim’in, 74 yaşındaki Şenol Güneş’in ya da 76 yaşındaki Mustafa Denizli’nin Milli Takım’ın başına geçmesi gerektiğini söylemedim.
Anlatmak istediğim şey çok farklıydı.
Türk futbolu, Fatih Terim, Şenol Güneş ve Mustafa Denizli gibi çok değerli teknik adamlardan zaman zaman çok kolay vazgeçti. Oysa bu isimler yıllar boyunca Türk futboluna kimlik kazandırmış, oyuncular yetiştirmiş ve önemli başarılar elde etmiş hocalardı.
Benim vurguladığım nokta, bu insanların en verimli dönemlerinde yeterince sahiplenilmemesi ve tecrübelerinden daha fazla faydalanılamamış olmasıdır.
Ayrıca futbolda teknik direktörlük sadece yaş meselesi değildir. Derwall 57 yaşında Galatasaray’a geldi. Hiddink 63 yaşında Milli Takım’ın başına geçti. Advocaat 68 yaşında Fenerbahçe’yi çalıştırdı. Dünyanın birçok önemli hocası ileri yaşlarda da görev yaptı.
Benim söylediğim şey geçmişteki değerlerimize karşı gösterdiğimiz vefasızlıktır. Yoksa bugün bir yaş tartışması yapmak değil.
Bazen insanlar gittikten sonra değerlerini anlıyoruz. Keşke Türk futbolu bazı hocalarının birikiminden daha uzun yıllar faydalanabilseydi.
Şenol Güneş, Anadolu’nun yiğit beyefendisi.
Bu ülkenin futbol tarihinde çok özel bir yeri olan, Türkiye’yi Dünya Kupası’nda üçüncülüğe taşımış çok değerli bir hoca. Ama ne yazık ki kıymeti yeterince bilinmedi. İstanbul’un kibirli futbol düzeni, çoğu zaman onun emeğini, duruşunu ve başarısını görmezden geldi.
Oysa Şenol Güneş sadece iyi bir teknik adam değil; aynı zamanda beyefendiliğiyle, karakteriyle ve duruşuyla örnek olmuş çok başarılı bir insandır.
Dünya üçüncüsü olmuş bir ülkenin, sonraki Dünya Kupalarının da doğal adaylarından biri olması gerekirdi. Ama biz başarıyı kalıcı bir yapıya dönüştürmek yerine, onu kısa sürede tüketmeyi tercih ettik.
24 yıldır Dünya Kupası’na gidemememizin sebeplerinden biri de tam olarak budur: vefasızlık.
Bu vefasızlık sadece Şenol Güneş’e yapılmadı.
Fatih Terim’e de yapıldı. UEFA Kupası’nı kazanmış, Türkiye’yi Avrupa Şampiyonası’na taşımış, Avrupa Şampiyonası’nda yarı final oynatmış ve adını Türk futbol tarihine altın harflerle yazdırmış çok değerli babacan bir hocaya da aynı vefasızlık yapıldı.
Mustafa Denizli’ye de yapıldı. Türk futbolunun en önemli teknik adamlarından biri olarak yıllarca başarılar kazandırdı. Sadece başarılarıyla değil, beyefendiliği, zarafeti ve duruşuyla da herkesin saygısını kazandı.
Türk futboluna uzun yıllar hizmet etmiş, başarılar kazandırmış bu insanlara hak ettikleri değer çoğu zaman verilmedi. Onları yıpratan, değersizleştiren ve sürekli hedef haline getiren futbol çevreleri, aslında en büyük zararı Türk futboluna verdi.
Hayatın bir düzeni vardır. Sen emeğe, başarıya ve insana hak ettiği değeri vermezsen, o düzen bir gün sana acı dersler verir.
Montella mı?
Yoksa Şenol Güneş, Fatih Terim ve Mustafa Denizli m?
Dj Mahmut Orhan’ın hikâyesi tam bir umut hikayesi.
Bursa’nın bir köyünde başlayan yolculuk, bugün dünyanın en büyük festivallerine ve en prestijli sahnelerine uzanıyor. Dışarıdan bakınca sadece bir başarı görüyorsunuz. Ama o başarının arkasında emek, sabır, fedakârlık ve vazgeçmemek var.
Onu uzun yıllardır uzaktan takip ediyorum. Attığı her adımda biraz daha büyüdü, biraz daha güçlendi. Ama beni en çok etkileyen şey başarısından çok karakteri oldu.
Geçtiğimiz günlerde ailesinin yaşadığı köye gidip, çocukluğunun geçtiği sokaklarda dolaşmasını, ailesine sarılmasını ve orada bir performans sergilemesini izledim. İtiraf etmeliyim ki gözlerim doldu.
Bu yüzden onun hikâyesi sadece müzikle ilgili değil. Bu hikâye, küçük bir köyden çıkıp dünyaya sesini duyurabilmenin hikâyesi…
İşte gerçek başarı biraz da budur. Sadece zirveye çıkmak değil, Oraya çıkarken kim olduğunu unutmamak. Bu yüzden onun başarısını alkışlarken, insanlığını da takdir etmek gerekiyor.
Helal olsun.
Bir zamanlar bu ülkenin en önemli haber bültenlerinde sanatçıların konserlerini, projelerini ve yaptıkları önemli işleri ana haberlerde izleyebilirdiniz. O dönemin ekranlarında Mehmet Ali Birand, Ali Kırca, Uğur Dündar ve Reha Muhtar gibi çok önemli isimler vardı. Hepsi mesleklerinde iz bıraktılar ama Reha Muhtar’ın benim hayatımdaki yeri her zaman çok ayrı oldu.
Show TV Ana Haber’e defalarca konuk oldum. Bana karşı her zaman samimi, dürüst ve destekleyici davrandı. O yıllarda haber bültenleri sadece haber vermiyor, toplumun hafızasını da oluşturuyordu.
Hiç unutamadığım bir olay vardır. O dönemde bazı taleplerini kabul etmediğimiz, istedikleri şekilde hareket etmediğimiz için bir televizyon kanalı bana karşı açık bir kumpas ve şantaj kaseti hazırlamıştı. Beni terörle ilişkilendirecek montaj görüntüler hazırlamışlar, bunu da milyonların izleyeceği bir futbol maçı sırasında yayınlamayı planlamışlardı. Amaç gazetecilik yapmak değil, bir sanatçıyı itibarsızlaştırmak, kamuoyunun gözünde karalamak ve bir hesaplaşmanın parçası hâline getirmekti.
Bu hazırlığı, o kanalda çalışan ve beni seven bir dostumdan önceden öğrendim. Haberi alır almaz Reha Muhtar’a gittim ve durumu anlattım. Sonradan öğrendiğim kadarıyla benim yayına çıkabilmem için büyük mücadele vermiş, hatta bu konuda saatlerce tartışmayı göze almıştı. O gün yapılan bütün hesaplar boşa çıktı. Benim için zor bir zamanda, doğru bildiğinin yanında duran bir insan olduğunu gösterdi.
Aradan yıllar geçti. İnsan birçok şeyi unutuyor ama zor günlerinde yanında duranları da, haksızlık karşısında susmayanları da unutmuyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda sadece başarılı bir televizyoncuyu değil, cesur ve dostluğunu esirgemeyen bir insanı hatırlıyorum.
Allah rahmet eylesin. Başta ailesi olmak üzere tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum.
Mekânı cennet olsun.