Âlemde cereyan eden her masiyeti kendi başına gelen bir musibet gibi gör, ibret al. İnancının kibrine kapılıp da kimseyi gizliden bile olsa hakir görme. Kalp bir sultan sarayıdır, ne incin ne de incit.
İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.
Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.
‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın.
Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.
Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız.
Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek.
Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini vererek iyileşir.
Bugünün dünyası, insanı fark ettirmeden yoruyor. Gürültü çok ama temas az. İlişkiler var ama derinlik yok. Pek çok insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor. Hayat yanı başımızdan geçip gidiyor.
Her şey yerli yerinde görünür, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmez. Adeta, yaşanmamış bir hayattan ölürüz.
Çare ise büyük devrimlerde değil, küçük uyanışlarda. İnsanın yeniden bir şeye yönelmesinde, bir heves, bir tutku, bir ülkü sahibi olmasında.
Bir işe dalıp zamanın akışını unutmasında.
Bir dostun gözlerinde kendini hatırlamasında.
Kendinden büyük bir anlamın çağrısına kulak vermesinde.
Çünkü insan, ancak bağ kurduğu ölçüde vardır.
Ve hayat, ancak içine karıştığımızda, onunla alış verişe girdiğimizde, varoluşun sevincini hissettiğimizde başlar.
Ruhlarda iz bırakmayan keyfiyetsiz fikirlerin istilası altındayız. Taklit, tekrar ve sathî nazara muhatap olmaya mahkum gibiyiz. Çelimsiz tefekkür kemiyet gücüyle ele geçirmiş âdeta zamanın ruhunu.
Hayatın asıl kıymeti, kişinin kendi dar varoluşunu aşarak, dünyaya ya da başkalarının hayatına ışık düşürebilmesinde, anlamlı bir iz bırakabilmesinde yatar. Bu iz, büyük ve gösterişli olmak zorunda değil; bir deha veya şöhret olmak zorunda değiliz. Bazen bir insanın hayatına dokunmak, bir düşünceyi derinleştirmek ya da sadakatle bir emeği sürdürmek de aynı ölçüde anlam üretebilir. Geriye dönüp baktığında, ‘anlatacak bir hikayem var’ diyebilmek.
Bir güzellik anına tanık olduğumuzda, o yoğunluğu kelimelere dökemeyiz her zaman. Güzellik kelimenin de mananın da ötesine taşar. O halde söylenemeyen karşısında susalım ve ruhumuzu o kesif ürperişe, haşyet ve hayret hissine açalım. Güzelliğin bizi onarmasına izin verelim. Güzeli görmek dikkatimizi kendi sorunlarımızdan alır ve bizi, bizimle solup gitmeyecek büyük bir bütünün parçası kılar.
Güzellik nefesimizi keser, aklımızı başımızdan alır. İçimizi coşkuyla, canlılıkla, haşyetle doldurur. Güzellikle hemhal olmak, başlı başına şifadır. Üstelik güzellik bizi adalete davet eder. Bir çiçeğin, bir ağacın, bir hayvanın güzelliğini idrak edebilen kişi onlara zarar veremez. İnsanın güzelliğini gören, onu incitmek istemez. Kalbimizin ayarlarıyla oynayalım ve etrafımızdaki güzelliği, ruhumuza görünür kılalım.
‘Gerçek cennetler kaybettiklerimizdir’ demiş Proust. Bir koku bizi çocukluğun ego nedir bilmez, saf ve masum zamanlarına alır götürür. İnsan güzellikle yaşar. Güzelliğin bizi alıp götürmesine izin verelim. Güzel görelim, güzel konuşalım, güzeli arayalım. Güzelin bendeleri olalım.
Ola ki yaralı ruhlarımız teselli bulur.
Rüyamda yeni çıkan bu eser ve diğer yayınlar hediye olarak bana ulaşıyordu :) Kaliteli ve ufuk açıcı her değerli eser bünyeye böyle tahakküm etmeli :))
İslam Düşünce Enstitüsü olarak yayımına başladığımız “Nehri Yeniden Akıtmak” serimizin temel eseri olan “İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji”, ilim ve fikir dünyamızla buluştu.
Prof. Dr. Mehmet Görmez’in kaleme aldığı eser; Kur’an ve sünnet merkezli tefekkürün tarihsel ilerleyişini bir nehir metaforu ile ele alıyor. Aktığı her yeri mamur kılan, karşılaştığı her insanı ilahi hidayet ve rahmetle buluşturan bu nehir, tarihi akışı içinde iki büyük tehlike ile karşılaşmıştır: Biri nehrin parçalanması, ana gövdeden ayrılan kolların müstakil derelere ve çaylara dönüşmesidir. Diğeri ise bulanık suların bu tertemiz nehre sızarak onu bulandırması, saflığından ve temizliğinden uzaklaştırmasıdır. Daima nehri kendi mecrasında akıtmanın yegâne yolu usûl ve metodoloji olmuştur.
Kitap; dini, ahlaki, hukuki, içtimai ve siyasi boyutlarıyla “metodoloji meselesi”ni tarihsel oluşumu, kaynakları, temel teorileri, krizleri ve karakteristik dönüşümleriyle birlikte inceliyor. Klasik usûl geleneği ile çağdaş arayışlar arasında nasıl bir köprü kurulabileceğine dair güçlü bir perspektif ortaya koyuyor.
Eserin "Giriş" bölümünden dikkat çeken bazı başlıklar şunlar:
Çıkış Yolu: Nehri Yeniden Akıtmak
İslami İlimler Bugüne Ne Söyler?
Çoklu Akıl, Çok Anlamlılık ve Usûl
Farklı Anlamanın Beş Mertebesi
İlahi Vahyin Üç Beşeri Aracı
Çok Anlamlılığı Yönetme Tecrübeleri
Yeni Usûl Arayışları
Asıl, Usûl ve Metodoloji
Usûlün İlişkiler Ağı ve Kavramsal Çerçevesi
Kitabın asıl bölümleri, Şâfiî’den Şâtıbî’ye usûl tarihini tarihsel arka planlarıyla birlikte ele almaktadır.
Özlemlerle doluyuz. Keyfiyeti değişse de değişmiyor kimliği bu duygunun. Kâh insana kâh eşyaya kâh bir duyguya yönelik bir özlem peydâ oluyor. Tezhip sanatının özlemi de ayrı; kalemimin nağmeli bir tonda desenlerle kaynaşması, ruhumun gediklerini bir bir kapatması gibi..
sükûnetle barışmak, kimseye haddinden fazla anlam yüklememek. hayatı yük değil, yol bilmek. taşmadan dolmanın dengesini kurmak. gönlün ‘olmaz’ dediğine başkası için ‘evet’ dememek. gerçek huzur budur.
AHLAKİ KÖRLÜK
Yaratıcının karşısında tek ve tenha, mesul ve hür bir muhatap olarak hesap vereceğini hissedemeyen bir ferdi, kötülüğün zaten sıradan ve alelade olduğu avuntusuyla yan çizmekten alıkoyacak ne kalıyor ki elde? İnsan, kendisini aşkın bir sorumluluğun muhatabı olarak görmediğinde—yaratıcıyla, hakikatle ya da nihai bir hesap fikriyle bağını kaybettiğinde—kötülüğün sıradanlığı ona bir mazeret gibi görünür. “Herkes yapıyor” ya da “sistem böyle” cümleleri, bireysel mesuliyetin üzerini örten ince bir tül haline gelir.Oysa insanı kötülükten alıkoyan şey, yalnızca kurallar ya da yaptırımlar değildir; daha derinde, kendi varlığının tekilliğini ve hesap verilebilirliğini hissetmesidir. Gözlerini kaçırmaması, vicdanını uyuşturamamasıdır. Umursamasıdır. Yalnız ve tek başına, hiçbir mazeretin arkasına sığınamayacağı bir yüzleşme ihtimali… İşte bu hissiyat kaybolduğunda, kötülük gerçekten sıradanlaşır: ne dehşet verici ne de istisnai görünür artık. Sadece yapılır. Ve belki de çağımızın asıl trajedisi budur: kötülüğün çoğalması değil, görünmezleşmesi. İnsan, kötülükle karşılaştığında irkilmeyi bıraktığı an, onu üretmeye de başlamıştır. Kötülüğün görünmezleşmesi, onun azalmasından değil, gündeliğin dokusuna ustaca karışmasından doğar; artık büyük kırılmalarla değil, küçük ihlallerle, sessiz kabullerle, ertelenmiş vicdanlarla ilerler. İnsan, dehşet karşısında irkilmeyi bıraktığında değil yalnızca, onu tanımlayacak kelimeleri de yitirdiğinde tehlike derinleşir; çünkü adı konmayan şey, sorgulanmaz, sorgulanmayan ise kolayca meşrulaşır. Bürokratik dilin nötrlüğü, ideolojinin soyut gerekçeleri ve yaralanmış benliğin kendini koruma refleksi, kötülüğü görünmez kılan ince katmanlar örer. Bir okul bombalanır, yüzlerce çocuk ölür ama dil bize ‘munzam hasar’dan bahseder. Böylece eylem, failinden kopar; sorumluluk, sisteme dağılır; vicdan ise sessizliğe çekilir. Ve insan, en büyük kötülükleri bile artık bir “iş”, bir “gereklilik” ya da en tehlikelisi, sıradan bir alışkanlık olarak yapmaya başlar. ‘Ahlaki körlük’ demişti buna Zygmunt Bauman.
“gençlik yıllarımda insanların hakkımda konuştukları şeylere kızdığımı gören babam, bana şöyle nasihat ederdi ;
“görmezden gelerek kendi değerini yüce tut”
ibnu’l-ırakî, tarhu’t-tesrib
Ahvâlin selâmeti her daim pek mühim..
Manevî bir inhitat ruhu istilâ ettiğinde, beden de şaşkın ve mecalsiz kalır; insanın hâl ve hareketlerinde bir tereddüt, bir dağınıklık peydâ olur. Ruh, derinlikli gediklerle ince ince sızlar. Karanlık, huzurun ışığını söndürmeye niyetlenir.