Çözüm Süreci’nin Sonu.
Oyalama Bitti, Yeni Oyun Başlıyor.
Türkiye’de muhafazakârı, seküleri, sağcısı, solcusuyla hemen hemen bütün Türklerin en temel ortak paydalarından biri, “ Kürt anasını görmesin ” stratejisine bağlı olup ve buna izin vermemek konusunda ortaya koyduğu tarihi reflekslerdir.
Bu refleks o kadar köklüdür ki, Kürtler adına hareket ettiğini iddia eden, ancak fiilen farklı merkezlerin komiserliğini yapan yapıları da kapsar.
İki yıl önce devlet aklının farklı kolları tarafından başlatılan sözde “çözüm süreci”, daha en başından samimi bir barış arayışından ziyade, zaman kazanma ve kontrol mekanizması olarak tasarlanmıştı.
Kürt tarafıyla işleri bittiği anda dayatılacak olan olmadık talepler, baştan beri olmayan bu sürecin provokatif bir mecraya sürüklenmesini sağlayacak.
Ardından toplumda gerilimi tırmandıran provokasyonlar devreye sokulacak.
Aslında hiçbir zaman gerçekten var olmayan ya da en azından samimi olunmayan bu süreç, planlandığı gibi sona erdirilecek.
Büyük ihtimalle, bu sonlandırma operasyonunun hemen ardından aynı yapı, yeni kuracakları parti ki bu partinin “ Kürt temsiline dayanmayacağını da deklare ettiler” farklı anlaşma bahaneleri, seçim stratejisi ve politik strateji adı altında; Özgür Özel’in kuracağı yeni bir partiye yönlendirilecek.
Ve sözde bu süreç içerisinde bulunan; Her iki taraf da kendi kitlelerine ve medya aygıtlarına, sürecin neden bittiğini kendi anlatılarına göre izah edecek.
Birileri “halkımızdan özür diliyoruz, özeleştiri veriyoruz” diyecek; “mücadeleye kaldığımız yerden devam ediyoruz” diyecek.
Devlet aklı istediğini elde ettiği için çok fazla bir şey demeyecek, kendi eliyle karşı tarafın yaratacağı provokasyonları bahane edip sulandırma politikasına gidecek.
Hasan Yıldız’ın ifadesiyle “muhatapsız savaş, muhatapsız barış” tam da bu döngünün ta kendisi.
Doksanlı yıllarda federasyon, özerklik gibi talepleri dillendirenleri “hain” ilan edip ölüm tehditleri savuran, linç kampanyaları düzenleyenlerin bugün “tam bağımsızlık söylemi politik bir stratejidir” diye konuşması, toplumun hafızasının ne kadar kısa tutulmak istendiğinin göstergesidir.
O günün aktörleri ile bugünün aktörleri arasında ciddi devamlılıklar var.
Devlet, Suriye ve İran’daki gelişmeleri yakından izleyerek, klasik oyalama taktiğiyle toplumu bugüne taşıdı.
NATO Zirvesi sonrasında elde edilen güvencelerle bu oyalama evresinin de kısa süre içinde sonlandırılacağı aşikâr.
Boşta kalan Kürt kitlesi, kurulacak yeni bir parti vasıtasıyla Özgür Özel’in oluşumuna yanaştırılacak ve bir seçim ittifakı dayatılacak. Böylece o kitlenin farklı yöntemlerle devlet aklı tarafından kontrolü sürecek.
Şu günlerde utangaç bir sessizliğe bürünen, sadece kendi içlerine yönelik “konferans”lar üzerinden kontrol sağlamaya çalışan parti komiserleri ve yöneticileri, toplumun sorduğu zor sorulara cevap veremiyor.
Yakın zamanda ise yeni sloganlar, yeni paradigma hikâyeleri ve “yeni mücadele anlayışı” söylemleriyle sahalara dönecekler.
Her gün her yerde konuşmaya alışmış o kitlenin yöneticileri şu sıralar suspus. Çünkü söyleyecekleri her sözün kendi ellerinde patlayacağını çok iyi biliyorlar.
Kitlelerinin gazını hangi yöntemlerle alacaklarını yana yakıla tartışıyorlar.
Türkiye’de Kürt meselesi, ne yazık ki hâlâ samimi bir barış arayışından ziyade, kontrol, oyalama ve siyasal mühendislik oyunlarının zemini olarak kullanılmaya devam ediyor.
Toplumun ortak refleksi ise hâlâ dimdik ayakta: Kimse “anayı görmeye” niyetli değil.
Bu gerçek, bütün aktörlerin hesaba katması gereken en sabit değişken olmaya devam edecek.
Masanın Asla Var Olmadığı Gün: NATO Sonrası.
Öteki’nin yokluğu üzerine kurulan “çözüm” tiyatrosunun son perdesi.
Bazı çevreler yıllardır masaya oturduklarını, diyalog kurduklarını, hatta “demokratik entegrasyon süreci” diye adlandırdıkları bir olgunun eşiğinde olduklarını sanıyor.
Oysa bu masa, varlığını öteki olanın sistematik yokluğu üzerine inşa edilmiş bir illüzyondan ibaret.
Gerçek bir muhatap yok; çünkü muhatap olarak görülen taraf, devlet aklının tanımladığı dar çerçevede var olmaya zorlanıyor.
Reel bir muhatap olmadığı için de ortada ne kalıcı bir çözüm süreci ne de adına “demokratik entegrasyon” denilen ciddi bir siyasal inşa projesi kalıyor.
Son beş yıl, bu tiyatronun en ustaca yazılmış ve prova edilmiş bölümüydü.
Devlet aygıtı, farklı kurumları ve aktörleriyle olağanüstü bir uyum içinde çalıştı. Senaryo ortak yazıldı, roller dağıtıldı, diyaloglar prova edildi. Bazen “barış çağrısı”, bazen “silah bırakma töreni”, bazen “İmralı heyeti görüşmeleri”yle sahne donatıldı.
Kamuoyu bu sahneleri izlerken, perde arkasında asıl hazırlıklar sürüyordu: Güvenlik mimarisi yeniden şekillendiriliyor, yasal zeminler esnetiliyor, uluslararası ilişkilerdeki denge arayışları titizlikle yönetiliyordu.
İşte tam da bu noktada 2026 Ankara NATO Zirvesi kritik bir dönüm noktası haline geliyor. Zirve sonrası alınacak garantiler (güvenlik taahhütleri, savunma sanayi işbirlikleri, bölgesel manevra alanı), devletin elini güçlendirecek.
Bu garantilerle birlikte senaryonun “nihai sahnesi” yazılacak: Basit birkaç provokasyonla, “nasıl oldu anlamadık ” diye başlayan bir süreçle, ortadaki tiyatral oyuna son verilecek.
Bu provokasyonlar ne yeni ne de karmaşık olacak. Tarih, devlet aklının bu tür hamleleri ne kadar ustaca kullandığını defalarca gösterdi. Birkaç odaklanmış olay, kamuoyunda “güvenlik tehdidi” algısını hızla yükseltecek.
Ardından “masa kalktı” denilecek. Oysa masa zaten hiç var olmamıştı; sadece varmış gibi gösterilmişti.
Gerçek muhatapların olmadığı bir oyunda, çözüm arayışı da gerçek olamaz. Öteki’ni yok sayarak kurulan her diyalog, er ya da geç kendi kendini bitirir. Devlet aygıtı son beş yıldır bu gerçeği çok iyi bildiği için senaryosunu buna göre hazırladı. NATO zirvesinden çıkacak garantiler, bu hazırlığın son halkası olacak.
O zaman perde inecek ve geriye sadece “biz zaten demiştik” diyenler ile “nasıl oldu da anlamadık” diyenler kalacak.
Bu, bir kehanet değil; son beş yılın sahne arkasını dikkatle izleyen herkesin görebileceği bir mantık silsilesi.
Soru şu: Bu tiyatronun son perdesinden sonra, gerçekten yeni bir sayfa açmak isteyenler için hâlâ bir masa kalacak mı?
Yoksa her şey, baştan beri var olmayan bir muhatabın yokluğuna mahkûm muydu?
Tu şêrê me,
Mînaka welatparêzîyê,
Rêberê wêrekîyê,
Dilsoz,
Ciwanmêr û rastgo bûyî
Li ber çavên dijmin kelemek stûr,
Dostê dostê xwe bûyî.
Kesayetîya te ji bo dijmin janek e bêhempa bû.
Em bêrîya te dikin.
#vedataydın
Sosyal medyada hakikat, artık en çok beğenilenin sesi haline geldi.
Ünlü, politikacı, aktivist, influencer ya da kitlelerin yücelttiği sosyal medya maymunu bir figür yalan söylediğinde, bu yalan milyonlarca kişiye başta gerçek gibi görünür.
Karşı çıkan sıradan, isimsiz bireyler ise toplu linç mekanizmasına maruz kalır.
Linç edenlerin çoğu vicdanlarının sesini duyar. Yalana ortak olduklarını, suskunluklarının ahlaki bir ihanet olduğunu bilirler.
Fakat konforlarını riske atmaktan daha çok korkarlar. Bu korku, statü kaybı, dışlanma, ekonomik zarar, psikolojik gerilim ve en önemlisi “bir zamanlar kahramanım dediğim kişinin yalanı” yüzünden ego yaralanması korkusundan beslenir.
Böylece yeni bir insan tipi ortaya çıkar: Farkında olduğu halde susan, bilen fakat harekete geçmeyen.
Doğrudan “Bu yalan” demek yerine dolaylı, subliminal tepkiler verir. “Bazı insanlar kitleleri kandırıyor” ya da “Neden susuyorsunuz?” gibi genel paylaşımlar yapar. Hem vicdanını yatıştırır hem de risk almaz. Bu, modern çağın en kurnaz korkaklığıdır.
Zamanla bu davranış karakteri aşındırır. Her suskunluk, her dolaylı atış, insanlığımızdan biraz daha eksiltir. Çünkü ahlak bedel ödemeyi gerektirir, konforu değil.
Sonuçta yalan bir süreliğine cezasız kalır, büyür. Hakikat en yüksek seslinin tekelinde kalır. Sosyal medya fikir alanı olmaktan çıkar, korku ve konfor tiyatrosuna dönüşür.
Gerisi, sadece konforunun esiri olmuş zavallıların hikâyesidir.
@AbdullahMervani Xweştir hêja. Mixabin di civaka me da ji bo tîştekî hîn bibin gelek kêm kes serî li jêderên ilmî didin. Dikevin qirika hev û ew dibêje ya min yê din dibêje ya min rast e. An jî kê ji xwe re serok hesibandibin gotina serokê wan ji bo wan wek hedîs e.
De were vî îşî safî bike.
BİR PAZAR GÜNÜ SORUSU: Kürtler için siyasi statü bir yana, kültürel hak talebinde dahi bulunmayan biri, tüm Kürtlerin lideri, önderi veya "önderliği" olabilir mi? Neden milyonlarca müriti olan Menzil Şeyhleri veya Norşin Şeyhleri veya Duderyan Şeyhlerinden biri Kürt Halk Lideri olamıyor, Kürtler için hiç bir siyasi hak talebinde bulunmayan biri oluyor? Kürtler için kültürel haklar talebinde bulunmayan bir lider veya bir yapı, Kürt meselesinin demokratik çözümünü savunabilir mi? Bence hayır. Şöyle ki, Avrupa demokrasisi ve Avrupa medeniyetinin en önemli özelliği, başta dil ve kültür hakları olmak üzere, tüm etnik ve dini azınlıkların temel hak ve özgürlüklerini tanımaktan yatıyor. Hatta AB azınlıklar için, Internal Self-Determination (İçsel Kendi Kaderini Tayin Etme) hakkını tanır ve bu kavramının uluslararası hukuktaki tam karşılığı ve en somut uygulama biçimleri zaten otonomi (özerklik), federasyon veya konfederasyon gibi idari/anayasal modellerdir. Internal (İçsel) Self-Determination: Bir halkın veya topluluğun, mevcut devletin egemenliği ve toprak bütünlüğü sınırları içinde kalarak, kendi siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel geleceğini özgürce belirleme hakkıdır. Kültürel haklar, otonomi veya federasyon gibi talepler siyasidir. Bir lider veya bir yapı, tüm siyasi taleplerinden vaz geçip, "komünal toplum" ve "ekolojik yaşam" taleplerini ortaya atıyorsa, o lideri artık siyasi lider değil, öderi olduğu yapı da siyasi bir parti değildir. "Komünal toplum" ve "ekolojik yaşamı" siyasi partiler değil, sivil toplum örgütleri savunur. Çünkü siyasi partilerin ilk ve en önemli hedefi iktidar olmak veya iktidara ortak olmaktır. Sivil toplum örgütleri ise, kamuoyunu iktidarların politikaları konusunda duyarlı olmaya çağırırlar. Peki bir sivil toplum yapısının lideri, bir halkın lideri, önderi veya önderliği olabilir mi? Bence Kürtler bunları düşünmeli. Not: İster tarikat, ister siyasi parti veya ister sivil toplum yapısı olsun, ben herkesin düşüncesi ve inancına saygı duyarım. Lütfen küfür etmeyin, bir fikriniz varsa açıklayın. Saygılarımla
@firatacar1947 Fırat Giyan gotina te ye. Ew jî wek Îsmetê kerr tiştê ku li hesabê wan neyê nabihîzin an jî xwe li nezanîyê datînin.
Lê hêvîya min heye ku di pêşerojê de wê hesabê bidin Netewa Kurd. Li gel silav û hezkirinê.
İdeolojik Maske Altında Karanlık Ağlar: Komiserlerinin Suçlarını Ölüleri anarak Örtmeye çalışan kurum ve Müritler
Türkiye’de bazı sivil toplum kuruluşları (STK), siyasi parti uzantıları, dernekler ve bunlara bağlı basın organları üzerinden uzun yıllardır kirli bir ilişki ağı işlemekte.
STK’lar, parti-dernek uzantıları, “bağımsız” basın ayağı ve kadın örgütleri üzerinden kurulan bu ağ, klasik bir ideolojik mafya modelidir.
Suç işlemek, suçu örtmek ve bunu “devrimcilik/hak savunuculuğu” diye pazarlamak üzerine hareket ederler.
Bu yapılar, taciz, tehdit, mobbing, yolsuzluk ve hatta ölüme sürükleme boyutuna varan suçları sistematik biçimde üretirken, aynı zamanda bu suçları örtmek için olduk��a sofistike bir ideolojik savunma mekanizması kurmuştur.
Gece gündüz yüksek sesle ölüleri anmak, tanrı ve tanrıça figürlerini, devrimci simgeleri öne çıkarmak bu mekanizmanın temel araçlarından biridir.
Ne kadar çok “anıyoruz”, ne kadar çok “savunuyoruz” denirse o kadar çok öne çıkılacağı, o kadar çok meşruiyet kazanılacağı düşünülür.
Bu ritüel, gerçek mağdurları ve suçları görünmez kılarken, yapı içindeki sadık müritlere de “biz haklıyız, biz devrimciyiz” duygusu pompalanır.
Bu kitlenin en büyük hayali ise açıktır: Komiserlerinin (yapının fiili liderlerinin) gözüne girmek, onların takdirini kazanmak ve nihayetinde belediye başkanı ya da milletvekili olmaktır.
Bu hedef uğruna, komiserlerin ya da yapı içindeki güçlü isimlerin işlediği suçlar, “ideolojik sorumluluk” kisvesi altında görmezden gelinir. Sözde özgür, sözde eleştirel bireyler, aslında en küçük eleştiriyi bile “düşman propagandasının parçası” olarak nitelendirerek susturur.
Bağımsız düşünce, sadakatle yer değiştirir.
Suç işleyen kişi, yapı içindeki bir milletvekilinin, belediye başkanının ya da dernek/kurum yöneticisinin yakını ya da yakın çevresinden biri olduğunda işler tamamen değişir.
O anda devreye kendi basın organları, kendi hukukçuları, kendi kadın örgütleri girer.
Mağduru ya da öleni suçlama noktasına kadar varan bir linç mekanizması harekete geçirilir. Utanma duygusu bile askıya alınır. Çünkü asıl öncelik, yapının imajını ve gücünü korumaktır. Halk adına atılan “halkı koruyoruz” nutukları ise bu operasyonların en görünür perdesidir.
Anlamsız, içi boş cümlelerle “devrimci kimlik” ve “hak savunuculuğu” iddiası sürdürülürken, gerçek mağdurlar sistematik biçimde yalnız bırakılır.
Bu yapıların en tehlikeli yanı, eleştiri getirildiğinde hemen “faşist saldırı”, “provokasyon” ya da “düşman ajanı” etiketi yapıştırmalarıdır.
Böylece iç hesaplaşma ve temizlik mekanizmaları tamamen devre dışı kalır. Suç işleyenler korunur, mağdurlar ise ya susturulur ya da “ihanet”le damgalanır.