Geceydi…
Gecenin bir yarısı uyanmıştım, sonra uyku tutmamıştı.
Penceremin önünde uzanan deniz karanlıktı.
Bir süre sonra etrafımda mumlar yanıyordu ve elimde bir Baez’in ilk kitabı kitabı vardı.
İlk sayfayı açtığımda bir kapı gördüm. Kapıyı açtım bu kez ama ardında başka bir kapı vardı. Yine açtım, bir başka kapı daha çıktı karşıma. Sonra bir başkası daha…
Bir süre sonra bu kapıların neden orada olduğunu ve kime ait olduğunu unuttum.
Çocukluğum, yitik sevgiler, gerçek aşk, aynanın karşısında yüzleştiğim kendim, bir yerde susturduğum vicdanım, başka bir yerde hâlâ inanmak istediğim şeyler benimleydi.
Sonunda şunu anladım:
İnsanın hayatı, başkalarının gördüğü yüzünden çok, kimsenin görmediği odalarında saklıdır.
Joan Baez’in sesi yıllardır dünyanın dört bir yanında duyuluyordu. Ben ise o gece onun sesini değil, sessizliğini dinliyordum.
Öyle ya, insan ancak herkes sustuğunda kendi iç sesini duyabiliyordu.
Bu 158 sayfalık kitabı bitirdiğimde mumlar erimiş ama hâlâ yanmaya çalışıyordu titrek titrek..
Kitabı kapattım ve kapağına baktım.,.
Gündoğumu / Joan Baez
Sonra dışarı baktım, deniz mavi mavi bana bakıyor, sabah penceremden içeri giriyordu…
https://t.co/tOkn9vp0Pb
Bir yazar kaderini hangi renkle yazar?
Bu sorunun peşine düşen biri, sırt çantasına “Yeşil Mürekkep”i koyup Sabahattin Ali’nin izini sürerek Istrancalar’a doğru yürümeye başlıyor.
Yol boyunca Yusuf, Ömer ve Raif Efendi roman sayfalarından çıkıp ona eşlik eden yol arkadaşlarına dönüşüyor çünkü bazen bir kitabı okumak, aslında kendini okumaktır.
Osman Balcıgil’in anlattığı hayat, Sabahattin Ali’nin bıraktığı izler ve dağların hiç bozulmayan sessizliği, tek bir soruda birleşiyor:
Bir yazar kaderini hangi renk ile yazar?
Belki siyahla…
Belki maviyle…
Belki de doğanın, umudun ve direnişin rengiyle…
Şifreler Yeşil Mürekkep kitabında..
Cevabı ise yazımda, Istrancalar’ın sessizliğinde saklı yalnızca…
#sabahattinali #osmanbalcıgil #yeşilmürekkep
https://t.co/nBUnUU7c2P
Bir adamı kadınlar mı mahveder, yoksa içindeki kırık çocuk mu?
Bir kadını erkekler mi mahveder, yoksa sevildiğini sanırken kendi ruhundan yavaş yavaş vazgeçmesi mi?
Los Angeles’ın kirli neonları altında, ucuz viskinin, sigara dumanının ve yarım kalmış gecelerin arasında bir gece Henry Chinaski adında bir adam oturur ve kadınlarını düşündüğünde, yangın gibi alev alev bir aşk, geçici bir sarhoşluk, tükenişin bedene dönüşmüş hâli, sessiz bir mola, düzenin boğucu yüzü ve arzunun karanlık kuyusunun içinde bulur kendini.
Kimi insanın ruhunu yakar, kimi yalnızlığına kısa bir gölge olur, kimi de insanı kendi içindeki karanlıkla baş başa bırakır. Bazıları bir gece sürer, bazıları bir ömür boyunca gitse bile içeride yaşamaya devam eder.
“Bana bunları niye yaşattın?”
Aşkın içkiye, arzunun yalnızlığa, gecenin bir kitabın anlatısına dönüşmesi…
Keyifli okumalar.
https://t.co/73NEUnlr4h
1933 berbat bir yıldı…
Ancak asıl mesele, o yılın hiç bitmemiş olmasıydı...
Bir yanda açlık, işsizlik, çöken hayaller…
Hayat, herkese eşit oyun alanı sunmuyor ne yazık ki. Güç konuşuyor, bedeli hep sıradan insanlar ödüyor. Filler tepişir, çimenler ezilir de diyebiliriz.
Ama yine de…
Bir yerde bir çocuk hâlâ hayal kuruyor…
Bir yerde bir anne hâlâ dua ediyor…
Bir yerde bir insan, başka bir insana el uzatıyor…
John Fante’yi bilir misiniz?
Kuzey Amerika edebiyatının geç keşfedilmiş ama en büyük yazarlarından biri.
Peki, Dominic Molise’yi bilir misiniz?
O da yoksullukla, eksiklik hissiyle ve görünmez olma korkusuyla büyüyen bir genç…
Dünya neden böyle? Neden savaşlar, ekonomik buhranlar hiç bitmiyor?
Aslında sebebi belli…
1933 Berbat Bir Yıldı…
John Fante’den…
https://t.co/2j5oUdGIxs
2 Temmuz 1961 sabahı…
Idaho, Ketchum’da bir evde gün doğuyordu.
Masada yarım kalmış cümleler vardı.
Duvar saatinin tıkırtısı duyuluyordu.
Bir yazar, zamanın akışı içindeki sessizliği dinliyordu.
“Kalemi yazmıyorsa bir yazarın, ölüdür o.”
Savaşlar görmüş, aşklar yaşamış, kıtalar dolaşmış bir hayatın sonunda Ernest Hemingway için geriye yalnızca kelimeler ve hatıralar kalmıştı.
Hadley…
Pauline…
Martha…
Mary…
Hayatına giren bu kadınlar, yazdığı romanlar kadar güçlü izler bıraktı onda.
Maço mu, alkolik mi, sadakatsiz mi, hain mi ya da dahi miydi?
Aşk, ihanet, savaş ve yazı…
Hepsi de aynı hayatın farklı cepheleriydi onun için.
Naomi Wood’un Hemingway’in Kadınları kitabından ilham alarak, bir efsanenin hayatına başka bir pencereden bakmaya çalıştım.
Çünkü bir yazarın hayatını anlamak için kalbinden geçenleri de okumak gerekir.
“Yazıya sığmayan tek cümle sensin…” demişti ölüm için.
Peki, bir yazarın en büyük düşmanı gerçekten ölüm mü yoksa yazamamak mıdır?
Gerçekten de, bir insanın Tanrı’yla yaptığı kavganın sonunda kazanan hep sessizlik mi olur?
https://t.co/VzyQKj5cU6
#ernesthemingway #hemingway #edebiyat #kitap
Zaman düz bir çizgi midir, yoksa insanın içinden geçen bir yara mı?
Joe Haldeman’ın Bitmeyen Savaş romanından yola çıkarak Newton’dan Einstein’a, Jung’dan Hemingway’e uzanan sarsıcı bir zihinsel yolculuk...
Bu metinde savaş uzayda değil, zamanda sürüyor. Cepheler yıldızlar arasında değil, insanın hafızasında kuruluyor.
Ve asıl soru giderek netleşiyor:
Bir savaş bittiğinde, gerçekten biter mi?
Bilim, psikoloji, edebiyat ve travma kavramları; mutlak zamanın çöküşü, eşzamanlılığın yıkımı ve insan ruhunun geri dönülemeyen kırılmalarıyla iç içe geçiyor. Bu romanı okurken kendi zamanından düşeceksiniz.
Benim bu yazım da bir eleştiri yazısı değil. Sadece, okuyanın aynaya baktığında başka bir yüzle karşılaşma ihtimali…
https://t.co/4cEJMLErCQ