🟢 KÜRT SİYASETÇİ VE YAZAR YÜKSEL AVŞAR: “21. YÜZYILDA VEFASIZLIĞIN GÖLGESİNDE HEBA OLAN BİR ÖMÜR��
(@YukselAvsar)
👤 Kürt siyasetçi ve yazar Yüksel Avşar, “21. Yüzyılda Vefasızlığın Gölgesinde Heba Olan Bir Ömür” başlıklı dikkat çeken bir yazı kaleme aldı. Avşar, yazısında bir ömür boyunca Kürt halkının kültürü, tarihi ve hafızası için verdiği emeğin yeterince karşılık bulmadığını belirterek, vefasızlık, yalnızlık ve unutulmuşluk duygularını dile getirdi.
📌 Yazısına, “İnsan, ömrünün yaşanacak bölümünde dönüp geriye baktığında, en çok yaptığı hatalara değil; kıymeti bilinmeyen emeklerine ağlıyor.” sözleriyle başlayan Avşar, bir Kürt kadını olarak yalnızca yılları değil, inkârı, yalnızlığı, vefasızlığı ve suskunluğu da yaşadığını ifade etti.
📌 Bir ömür boyunca kalemini halkının acısına adadığını belirten Avşar, kitaplar yazdığını, araştırmalar yaptığını, Kürt kültürü için çalıştığını, mezar taşlarının peşinden giderek unutulmaya yüz tutmuş hayatları geleceğe taşımaya çalıştığını söyledi. Bunu herhangi bir karşılık beklediği için değil, “bir halkın hafızası kaybolmasın diye” yaptığını vurgulayan Avşar, buna rağmen insanın bir gün en azından bir “iyi ki vardın” sözü duymak istediğini dile getirdi.
📌 Yazısında 21. yüzyılı da değerlendiren Avşar, teknolojinin ve iletişimin gelişmesine rağmen vicdanın giderek kaybolduğunu savunarak, “Herkes konuşuyor ama kimse duymuyor. Herkes görüyor ama kimse fark etmiyor.” ifadelerini kullandı.
“En ağır yoksulluk ekmeksizlik değildir. En ağır yoksulluk, vefasızlıktır.” diyen Avşar, bir insanın yıllarını verdiği değerlere sırt çevrilmesinin, emeğinin görmezden gelinmesinin ve yalnız bırakılmasının sessizce öldüren acılar olduğunu ifade etti.
📌 Kürt kadını olmanın taşıdığı yükü de anlatan Avşar, “Bir kadın için hayat zaten zordur. Ama bir Kürt kadını olarak yaşamak; bazen iki kez susmak, iki kez mücadele etmek, iki kez yalnız kalmaktır.” dedi. Gözyaşlarını içine akıtmayı öğrendiğini belirten Avşar, insanın bazen düşmanından değil, omuz omuza yürüdüğünü sandığı kişilerden yara aldığını, en derin izleri ihanetin, en büyük yalnızlığı ise vefasızlığın bıraktığını ifade etti.
📌 Toplumdaki değer yargılarının değiştiğini söyleyen Avşar, “Artık emek alkışlanmıyor. Sadakat küçümseniyor. Dürüstlük saflık sayılıyor. Vicdan ise zayıflık…” sözleriyle günümüzü eleştirdi ve bu çağın en çok iyi insanların yorulduğu çağ olduğunu belirtti.
📌 Yalnızca kendisi için değil; ömrünü çocuklarına adayıp unutulan anneler, dilini yaşatmaya çalışırken yalnız bırakılan kadınlar ve hayatını kitaplara sığdırıp değeri yaşarken bilinmeyen insanlar için üzüldüğünü ifade eden Avşar, “Bir ömür yoksullukla değil; kıymeti bilinmediğinde heba olur. Bir insan ölümle değil; unutulduğunda eksilir.” dedi.
📌 Yazısının sonunda ise hâlâ umudunu koruduğunu belirten Avşar, bir gün bu satırları okuyanların yalnızca bir yazıyı değil, bir Kürt kadınının sessiz çığlığını, içine akıtılmış gözyaşlarını ve bir halkın hafızasını hissedeceğine inandığını ifade etti.
Avşar, yazısını şu sözlerle tamamladı:
“Eğer bu yüzyılın en büyük ayıbı sorulacak olursa, cevabım iki kelime olur: Vefasızlık… Cehalet. Çünkü hiçbir yara, değer verdiğin insanların sessizliği kadar derin değildir. Hiçbir acı, ömrünü adadığın değerlerin karşılıksız kalması kadar yakıcı değildir. Ve hiçbir gözyaşı, geç fark edilen bir emeğin ardından dökülen gözyaşı kadar ağır değildir. Bazı insanlar unutulur. Bazıları ise unutuldukları hâlde insanlığı yaşatmaya devam eder. İşte gerçek acı da budur.”
Gazeteci arkadaşımız Yıldız Tar tutuklandı.
Yıldız’ın tutuklamaya sevk yazısında, "Türkiye'nin terörle anılan bir ülke olması gayreti içinde terör eylemi gerçekleştirebilirler" ifadesi yer aldı.
Niyet okumayla, ihtimallerle tutuklama yapıyorlar.
Yıldız’ın da dediği gibi, her sene başka bir hayali örgüt uydurup gazeteciliği kriminalize etmeye çalışıyorlar.
Biz bu kurguları çok gördük, gerçeği de hepimiz biliyoruz. Gazetecilik suç değildir!
Demirtaş’ın metnini okudum.
Bu ülkede her muhalif bir bedel ödüyor ve bu adam ömrünün on senesini verdi.
Ne desin? İçeriden nasıl bir kahramanlık, nasıl cevval bir söylem üretsin ki biz helal olsun diyelim, içimizin yağları erisin, iki destekleyici cümle yazalım, çayımızı kahvemizi içelim, çoluk çocuğumuza sarılıp hayatımıza dönelim, o hücresinde devam etsin.
Metin zaten bunu reddediyor. Yani bizim tüketmek istediğimiz o kahramanlık içeriğini üretmiyor.
Sonra da okuyucuyu “sinir eden” bir şey yapıyor. Sürecin kaderini “Sayın Cumhurbaşkanı’nın kararları” belirleyecek diyor. Bahçeli’yi Meclis kapısında Kürt gazeteciye yardımcı olan biri olarak çiziyor. İçimizden “on senesini içeride geçirten adamlara hala Sayın diyor” diyoruz.
Ama Demirtaş aptal değil. Kimin karar verici olduğunu biliyor. Daha birkaç hafta önce Öcalan “Selahattin diyorlar, Selahattin ne yapabilir ki” dedi.
Evet, Selahattin ne yapabilir? Butlan ziyaretini de reddetti. Dönen pazarlıkların, her cenahtan gelebilecek adımların da farkında.
Özgürlüğünü aldılar ama onurunu ve halkın üzerindeki etkisini kıramadılar. Çünkü bir insanın benliğini çökertmek için bedenini hapsetmek yetmez. Kendi değerine dair iç hikayesini de teslim almak gerekir. Onu alamadılar. On senedir kendi için ve halk için bunu yapıyor Selahattin, herkesin gözünde muktedirin zulmünü kanlı canlı bize gösteriyor, tutarsızlıklarını faş ediyor. Selahattin içerden daha ne yapsın?
Demirtaş egemeni soğuk gerçek olarak adlandırabilirdi. “Karar onun elinde, gerisi laf” diyebilirdi. Yaltaklanabilirdi. İkisini de yapmadı. “Sayın” dedi, çünkü kendisi de bir siyasetçi olarak eşit özne olarak konumlandı, sahneyi kurdu, nasıl savrulduklarının altını çizdi, bir çağrı yaptı.
Hücrenin içinden bakınca özgürlük iki türlü hayal edilebilir. Ya koparılan, sökülüp alınan bir şey olarak. Ya da efendinin gönlü yumuşayınca, ya da kapalı kapılar ardındaki pazarlıkların sonucu bahşedilen bir armağan olarak.
Demirtaş aptal olmadığı için bu ikisi arasındaki dengeyi kuruyor. Egemenin karar verici olduğunu teslim ediyor, hatalarına işaret ediyor ama onun önünde küçülmüyor.
Bizi sinir eden şey bizim konforumuzun sesi. Biz kurtuluşun tertemiz, bedelsiz, anlı şanlı gelmesini istiyoruz. O ise elindeki onurunu ve gerçekliği koruyarak var olmaya devam ediyor. Selahattin bunu yapıyor. Selahattin senin için daha ne yapsın?
Ben siyasetçilerden çeşitli beklentileri olan sağlıklı yetişkin modumu takınıp düz vatandaş olarak metni bu şekilde okudum. Mucize değil, bedelsiz olmayacağını kabul ettiğim çözümler arıyorum.
Eğer ki kimse buna yanaşmıyor veya cesaret edemiyorsa da umutsuzluğa gerek yok; biz varız, çare biziz. Nasıl mı yapacağız? Cesaretle konuşarak, ezberleri bozarak birlikte yapacağız, merak etmeyin.
Ona da az kaldı.
Kürsü dokunulmazlığı dışında hiçbir dokunulmazlığı doğru bulmuyorsunuz demek… Benim babam, sizin doğru bulmadığınız dokunulmazlığı kaldırılınca, görev gereği KÜRSÜ DIŞINDA okuduğu mektup yüzünden 60 yaşında tutsak edildi. Gençliğinin tam 8 yılını, aynı sizin gibi hiçbir aksiyonundan pişman olmayanların uygulattığı iğrenç, insanlık onurunu yok edecek işkencelerle geçirdikten sonra, daha sıçramadan derin bir uyku uyuyamazken yeniden mahkum oldu. Binbir çeşit yeni hastalık edindi Kandıra cezaevinde. Çok geçmeden daha da hastalandı ve öldü. Susmak istiyordum çünkü size laf atmak konforlu. Siz en basit olansınız, en kolay bölümsünüz. Katıldığınız programda Selahattin Demirtaş ve terör kelimelerini arka arkaya kullanmaya hiç utanmadığınız için susamadım. 78 yaşında birine bela okuyacak değilim fakat dokunulmazlıkların kaldırılmasından bugüne dek tutsak edilmiş, ruhunda onarılmaz yaralar açılmış, çocuklarının büyüdüğünü görememiş, aile üyelerini toprağa vermiş ve cenazesine bile gidememiş herkesin ahı her gece ve gündüz, bu dünyada ve ahirette üzerinizdedir. İyi hatırlanmayacaksınız.
2016’daki dokunulmazlıkların kaldırılması konusu bugün yeniden gündeme gelmişken; o günlerin tanığı bir gazeteci olarak, CHP’nin "Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz" teslimiyetinin perde arkasını buraya bırakayım.
Oylamadan birkaç gün önce asker kökenli bir CHP milletvekili Genelkurmay’a gitti, oradan aldığı brifingi Kemal Kılıçdaroğlu’na aktardı ve CHP’nin "Hayır" olan tavrı "Anayasa'ya aykırı ama 'Evet' diyeceğiz"e döndü. Üstelik, bu açıklama ziyaretin yapıldığı gün deklare edildi.
HDP'li milletvekillerinin tutuklanmasının ardından bu ziyaret ortaya çıktı. O güne kadar bu ismin Dursun Çiçek olduğu net değildi ancak aşağıda Bir Siyasi Rehinelik Öyküsü kitabında Demirtaş'ın bahsettiği ziyaret kamuoyunda tartışılınca CHP'li Dursun Çiçek çıkıp ziyareti doğruladı. Ama şahane bir mazeretle: "Evet gittim ama Suriye’deki gelişmeleri konuştuk!"
Tesadüfe bakın ki; Meclis’te Türkiye'nin siyasi tarihini değiştirecek yasa görüşülecekken, muhalefet vekili Genelkurmay'da "Suriye" dinliyor ve hemen ardından CHP'nin dokunulmazlık tavrı değişiyor!
CHP, bugün "referanduma götürülmesinin önünü aldık" diyerek, AKP'nin tek başına sandığa bile taşıyamayacağı anayasaya aykırı bir düzenlemeyi bizzat omuzlayıp Erdoğan'ın onayına sundu.
Tabii bununla da bitmedi. 7 Haziran seçimlerinin yıldönümünde yürürlüğe giren bu düzenlemenin iptal talebiyle Anayasa Mahkemesi'ne taşınması için 120 imza gerekiyordu. Ancak CHP'li milletvekillerinin başvuru için imza vermesi yine tehditlerle engellendi. Bu tehditler nedeniyle de Türkiye'nin siyasi tarihinde ilk kez Anayasaya aykırı bir şekilde geçici bir madde ile dokunulmazlıklar bir defaya mahsus olacak şekilde kaldırıldı. Oysa ki dokunulmazlıkların kaldırılması için her dosyanın komisyonda ayrı ayrı ele alınıp genel kurula gelmesi gerekirdi.
Üzerinden yıllar geçmişken bir başka ayrıntıyı daha hatırlatmakta fayda var: Dokunulmazlık düzenlemesi henüz Meclis komisyonuna bile gelmemişken, Meclis'te olağanüstü ve gizli bir toplantı yapıldı. HDP'nin dışlandığı; AKP, MHP ve CHP'li bazı vekillerin katıldığı bu toplantıda, Genelkurmay'dan gelen albay rütbesinde bir askeri yetkili bu üç partiye brifing verdi. Konu hem dokunulmazlıkların kaldırılması hem de o günlerde hayata geçirilmek istenen kayyım rejiminin "gerekliliğiydi" ve asıl amaç CHP’yi ikna etmekti.
Bu, Meclis çatısı altında askeri bir yetkilinin sivil siyasete verdiği ilk brifing olarak tarihe geçti.
Nitekim Meclis'teki bu brifing ve Dursun Çiçek'in Genelkurmay ziyaretinin hemen ardından dokunulmazlıklar kaldırıldı. Birkaç ay sonra 20'yi aşkın BDP'li belediyeye kayyım atandı; HDP'li milletvekilleri tek bir yerden düğmeye basılmışçasına bir gece yarısı gözaltına alınıp tutuklandı.
Kısacası CHP, demokrasinin tabutuna o ilk çiviyi 2016’da bizzat çaktı.
Tarih teslim olanları affetmediği gibi, teslimiyetine kılıf uyduranları da unutmaz.
Kayda geçsin.
Ömrünü mücadele ve eğitime adayan değerli yoldaşımız Ayhan Kurtulan'ın aramızdan ayrılmasının derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine, tüm sevenlerine ve partililerimize başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Cenazesi yarın Digor Merkezde kılınacak öğlen namazından sonra kaldırılacaktır.
“Ana dili Kürtçe olan bir adayla ortaklaşamayabiliriz” söylemi Türkiye’de yıllardır inkâr edilen dil ve kimlik sorununu hâlâ kavrayamamış bir siyasi yaklaşımın yansımasıdır.
Kendine sosyalist diyenlerin, konu Kürtler olunca egemen devlet aklının sınırlarını aşamaması ibret vericidir.
Bu ülkede sorun Kürtçe konuşan adaylar değil; Kürtçeyi hâlâ siyasi bir risk, bir engel veya bir ayrışma nedeni olarak gören zihniyettir. Eşitlikten, kardeşlikten ve halkların ortak mücadelesinden söz edip, iş Kürtlerin anadiline geldiğinde geri adım atmak samimiyetsizliktir.
İBB davasında savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker:
“Polis 'Altımı indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi.
'Cinsel organını aç, arkanı dön ve eğil' dendi bana...
İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor.
Yapan utansın, ben utanmıyorum.” (Kayhan Ayhan)
Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik, “fıkra “ adı altında dile getirdiği ayrımcı ve aşağılayıcı söylem; yalnızca bireysel bir dil sürçmesi değil, yıllardır Kürtleri ve özellikle Kürt kadınlarını ötekileştiren egemen, jakoben ve inkârcı anlayışın dışavurumudur.
Kürt kadınları, anadilde sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan yetersizlikler nedeniyle sağlık hakkından eşit biçimde yararlanmakta ciddi zorluklarla karşı karşıya kaldı/kalıyor. Bir halkın yaşadığı dil bariyerini mizah konusu yapmak yerine, bu sorunun neden hâlâ çözülemediğini sorgulamak gerekir.
Çünkü sağlık hizmetlerinde dil bariyeri; yanlış tanılara, tedaviye uyumsuzluğa ve sağlık hakkının ihlaline yol açıyor.
Irkçılığın eğitimsizlikten doğduğunu sanmak, kendimizi avutmak için uydurduğumuz bir masaldır.
İzmir'de bir hastane açılışında, Türkiye'nin en zengin ve en eğitimli insanlarının başında gelen Rahmi Koç, protokolün tam ortasında Kürt kadınını bedeni üzerinden ırkçı bir dille alaya alan bir "fıkra" anlatabiliyor ve salon gülebiliyorsa, sorun eğitim eksikliği değildir; daha derinlerdedir ama vicdan eksikliği bariz şekilde ortadadır.
En iyi okullarda okumuş, en yüksek mevkilere çıkmış kesimlerde dahi etnik kimliği ve kadın bedenini aşağılamanın bir nükte sayılabilmesi, ülkemizin yüzleşmekten kaçtığı en temel yarasını gösteriyor: özünde toplumsal gerçeklik olan çoğulculuğa değil, ayrımcılığa dayanan tek tipçi bir toplumsal düzen dayatması ve bunu devamlı yeniden üreten eğitim sistemi.
Netice olarak bizde ayrımcılık marjinal bir durum değil, özellikle seçkinlerin arasında rahatça paylaşılan bir dildir.
Utanç verici olan sadece Rahmi Bey’in cümlesi değil, o cümleye gülebilen bir salonun da olmasıdır.
Bu sebeple de yüzleşmemiz gereken o salonun da çok ötesinde duran derin sorunlarımızdır.