Elveda Manastır
Rumeli’nin kalbi sökülürken…
1896’da on beş yaşında bir çocuk, Manastır’ın taş sokaklarında idadi üniformasıyla yürüyordu.
O çocuğun adı Mustafa Kemal’di.
16 yıl sonra, 19 Kasım 1912 sabahı…
Aynı sokaklara Sırp birlikleri girdi.
“Silah araması” başladı.
Ev ev dolaşıldı.
Direnenler yerinde cezalandırıldı.
Yağma, tecavüz, gözaltılar…
İmamlar, öğretmenler, eşraf özel olarak hedeflendi.
Bir şehrin omurgası bir günde kırıldı.
Çevre köylerde ise daha korkunç bir tablo vardı.
Manastır çevresindeki Müslüman köylerinin yaklaşık yüzde 80’i yakıldı.
Kosani, Kırçova, Pirlepe, Ohri…
Köyler sakinleriyle birlikte ateşe verildi.
Kaçanlar yollarda soğuk, açlık, tifüs ve çetelerle karşılaştı.
Binlerce insan yolda öldü.
Mustafa Kemal o günlerde Trablusgarp’tan dönüyordu.
Manastır’ın düştüğünü liman liman, parça parça öğrendi.
Sınıf arkadaşı Kâzım Özalp ise şehrin içinde, son direnişteydi.
Bu sadece bir şehrin düşüşü değildi.
Beş asırlık bir yaşamın, bir halkın ve bir hafızanın sistematik olarak sökülüşüydü.
Unutulan bir kış.
Unutulan katliamlar.
Unutulan Manastır.
**Elveda Manastır.**
DAILY REMINDER :
The Greeks committed genocide on the Peloponnese and in Greece until not a single Turk or Jew remained. Greece is guilty of genocide !!!
Back when you were being burned at the stake and forcibly converted in Spain (1492) , we welcomed you into our country. For roughly 500 years you lived under the best conditions in our lands. (At that time you were facing persecution across Europe.) In 1912 there were 120,000 Jews in Thessaloniki alone under Ottoman protection; together with those in Izmir, Edirne and Istanbul the total was nearly half a million. Yet when Thessaloniki was ceded to Greece in 1912, their first act was to eliminate you just as they had done on the Peloponnese Peninsula until they had wiped you out completely. So did things turn out better for you? If there are millions of you today, you owe it to the Turks. Now you regard the Greeks who wiped you out as your closest friends, while viewing the Turks as your enemies. You treat as enemies the very Turks who protected you for 500 years. I wish you would use your brains a little, but expecting that would, of course, be far too optimistic.
The best part about trying to create a false impression with just a single photo is that it’s the “lying Greeks” who are doing it. But was that really how history unfolded? Of course not. Greece has always been the Nazis’ greatest supporter. Especially after Metaxas came to power, he practically acted as a supplier to the Nazis. The numerous visits between the Nazi Goebbels and Metaxas are well-documented and can be found in every archive! Now these ignorant, propagandist Greek trolls have the audacity to claim that Turks were Nazi supporters but what evidence do they have? Just a photo from a single meeting. But what about the thousands of documents, files, photos, and video archives proving that Greece was a Nazi collaborator? Now hang these photos on your wall, and every time you look at them, remember the days when you were Nazi lackeys.
DAILY REMINDER :
The Greeks committed genocide on the Peloponnese and in Greece until not a single Turk or Jew remained. Greece is guilty of genocide !!!
EOKA’s historical terror sought to massacre the Turkish Cypriots. The Greek side in Cyprus remains completely uncompromising. Cyprus must never be left to them. Turkey is the guarantor of Cyprus.
The UN's stance is clear: to officially recognize the Turkish Republic of Northern Cyprus! The Turks on the island have been living in isolation for 52 years.
„Eğer Türk olmak suçsa, tekrar ediyorum:
Ben bir Türk’üm ve öyle kalacağım!“ dediği için
Yunanistan’da hapis cezasına çarptırılan
Batı Trakya Türklerinin unutulmaz lideri
Dr. Sadık Ahmet’i
vefatının yıl dönümünde
saygı, minnet ve özlemle anıyoruz.
Ruhun şad olsun büyük mücadeleci…
Kazası hâlâ net bir şekilde açıklanamayan
Dr. Sadık Ahmet’i unutmuyoruz.
Vaatle Boğulan Kale: Monemvasia, 1821 ( Benefşe Katliamı)
Ege’nin en ıssız kayalığında, tek köprüyle bağlı Monemvasia kalesi…
1821 baharında sığınaktı.
Sonra mezara dönüştü.
Mart’tan itibaren Mora’daki isyandan kaçan Müslüman Türkler ve Yahudiler buraya sığındı.
Resmî sayı 1.700, gerçekte 2-4 bin kişi.
Çoğu kadın, çocuk, yaşlı.
Silahsız, çaresiz.
Aylarca açlık ve hastalıkla kuşatıldılar.
5 Ağustos’ta teslim anlaşması yapıldı:
“Güvenli geçiş… Anadolu’ya götürüleceksiniz.”
Kapılar açıldı.
Umuda sarıldılar.
O anda kilise çanları çaldı.
İşaret verildi:
“Hepsini vurun.���
Kılıç, balta, taş…
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar doğrandı, denize atıldı, kayalardan aşağı itildi.
Kan denizi boyadı.
Anlaşma ayaklar altına alındı.
Hayatta kalanlar yağmalandı, fidye için adalara atıldı.
Cesetler günlerce, haftalarca kayalıklarda kaldı.
William St. Clair’in cümlesi net:
“Hepsi vahşice katledildi.”
Küçük kale olduğu için unutuldu.
Önce hayatları, sonra hikâyeleri alındı.
Bugün o kalede “kurtuluş” törenleri yapılıyor.
Katliam çoğu zaman övünülerek anlatılıyor.
Ama onlar hâlâ isimsiz.
Hâlâ mezarsız.
Not only in Cyprus, but also in Greece and the Peloponnese, ethnic cleansing and genocide were carried out by the Greeks; in the end, not a single Turk remained, and all the Jews were annihilated; the Greeks are guilty of genocide.
Bugüne kadar siyaset üzerine, günlük siyasi çekişmeler üzerine yazmayı hiç sevmedim. Bu konularda hep bir adım geride durdum. Ama bu son günlerde yeniden alevlenen bir mesele var ki, susmak artık bana huzur vermiyor. Bunu aslında kimseye değil, en çok kendime anlatmam gerekiyor sanırım. İçimde uzun zamandır biriken bir şeyi bir yere bırakmam lazım.
6 Şubat sabaha karşı, Türkiye'nin belki de gördüğü en büyük felaket olan o deprem gerçekleştiğinde, nedense hâlâ uyanıktım. Elimde telefon, kanaldan kanala, sosyal medyadan sosyal medyaya geçerek ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Daha depremin şiddeti tam anlaşılmadan anneme mesajlar yağmaya başlamıştı bile. Doktor olduğu için aynı zamanda UMKE gönüllüsüydü. Onu izlerken, telaşla hazırlanırken gördüm ve bir anda kendimi "ben de geliyorum" derken buldum. Israr ettim, belki de biraz zorla ikna ettim onu. Şimdi geriye dönüp baktığımda o kararı bir daha alır mıydım galiba kesinlikle evet. ama o gece kendimi tutamadım.
Sabah henüz söküyorken Sabiha Gökçen'de gördüğüm manzara bile bir şeylerin çok büyük olduğunu anlatıyordu. Onlarca STK, ekipler, çantalar, telaş... İstanbul daha yeni uyanırken biz çoktan havadaydık. Uçak Adana'ya indiğinde aşağıyı gördüm ve içim burkuldu; daha Hatay'a varmadan, sadece Adana'nın görüntüsü bile içimi karartmaya yetmişti. İlk haberler Kahramanmaraş'tan geliyordu ama biz Antakya'ya yönlendirildik.O yolculuğu hiç unutmuyorum. Kelimelerle anlatamıyorum hâlâ. Bir-iki kilometre değil, yüzlerce kilometre boyunca aynı manzara: yerle bir olmuş binalar, toz, duman, henüz gün ışığına yeni kavuşmuş ama artık tanınmaz hale gelmiş sokaklar. Araçtaki herkes sessizdi. Ben de sessizdim. Şoförümüz yolun büyük kısmı çökmüş, çatlamış olmasına rağmen bizi öğleye doğru Antakya'daki koordinasyon noktasına ulaştırmayı başardı; o günden kalan minik bir minnettarlık hâlâ içimdedir.
Koordinasyon merkezine vardığımızda ilk ekiplerin hemen ardından biz gelmiştik sanırım. Herkes şoktaydı ama yine de bir düzen kurmaya çalışılıyordu. Ben daha önceden eğitim almış bir arama-kurtarma gönüllüsüydüm; ama annem, koordinasyondaki görevliye öyle bir ısrar etti ki beni sahra hastanesine yönlendirdiler. İlk saatlerde ne yaptığımı tam bilmiyordum aslında, sadece elimden geleni yapmaya çalışıyordum, kaosun içine kendimi bırakmıştım.Akşam olduğunda Kızılay başta olmak üzere isimlerini şimdi sayamayacağım kadar çok kurum sahadaydı.
Ama şunu itiraf etmeliyim: Adana'dan Antakya'ya giderken bile felaketin gerçek boyutunu kavrayamamıştım. Akşama doğru anladık ki bu, tek bir şehrin değil, on ilin, on milyonlarca insanın felaketiydi. Sabaha karşı belki bir iki saat, hiç tanımadığım, bir daha da hiç görmeyeceğim insanlarla sırt sırta verip bir köşede uyuklayabildik. Artçılara henüz alışamamıştık ama yine de kalkıp devam ettik. Gün yeniden ağardığında Türkiye'nin dört bir yanından bir seferberlik başlamıştı; AKUT'u, AFAD'ı, maden işçilerini, askerleri gördüm, hepsi canını dişine takmış çalışıyordu.Şimdi asıl anlatmak istediğim, kendi kendime söylemek istediğim şeye geliyorum.O gün telefonlar neredeyse hiç çekmiyordu, saatlerce. Bunu sadece kendi tecrübemden değil, etrafımdaki herkesin şikâyetinden de biliyorum.
Ama tuhaf bir şekilde, akşam saatlerinde bazı kişilerin elinden telefon hiç düşmüyordu; üzerlerinde bir gram toz bile yoktu. Asıl enkazın içinde, saatlerdir uyumadan çalışan ekiplerden bir hayli uzaktaydılar. UMKE arkadaşlarım, kendilerini eleştirdikleri için zaman zaman hastaların bulunduğu alandan uzaklaştırılmıştı; o yüzden zaten bu tür "kamera ekiplerine" karşı temkinliydiler, hatta biraz kırgındılar.
Akşamüzeriydi. O ana kadar süregelen arama kurtarma sesleri, aletlerin sesi, insan sesleri bir anda kesildi; yerini boğucu bir sessizlik aldı. Annemle birlikte çalışan Dr. Haluk Bey, "ne oluyor, yeni bir şey mi oldu" diyerek elini işinden çekip kapıya çıktı. Çalışmayı durduran ekipler, barajda su biriktiğini, duvarların çatladığını, kapakların açıldığını, bölgenin sular altında kalabileceğini söylüyorlardı; "boşaltmak daha iyi olur" diyorlardı. Haluk Bey hiç istifini bozmadan, sakin ama net bir şekilde "saçmalamayın azizim" dedi ve geri dönüp hastasına eğildi. Ama bir kısım insan arabalarına atlayıp İskenderun-Antakya arasındaki dağlık kesime doğru kaçmaya başlamıştı bile.Yakındaki dinlenme alanında canlı yayın yapan bir televizyon vardı. Meraktan oraya yürüdüm. Ekranda Babala TV'den Oğuzhan Uğur'un "Hatay'da baraj patladı" paylaşımı dönüp duruyordu, kanallar art arda Hataylıları uyarıyordu. Oysa sonradan öğrendik ki o paylaşımda adı geçen Yarseli Barajı'nda hiçbir hasar yoktu, iddia tamamen asılsızdı. Ama o an bunu kimse bilmiyordu. Şehirde bir anda tam bir panik havası oluştu.
Az önce can kurtarmaya koşan onlarca gönüllü, bu sefer kendi canının derdine düşüp adeta birbirini ezerek yükseklere doğru akın etti. Oysa enkaz altında hâlâ on binlerce insan vardı, saniyelerin bile hayat memat meselesi olduğu o saatlerde çalışmalar bir anda durdu.Kaçmayanları hiç unutmayacağım. Sadece can kurtarmak için orada olan, yorgunluğunu, korkusunu, her şeyini bir kenara bırakıp enkazda kazmaya devam eden o yüzlerce gönüllüyü hiç unutmayacağım. O saatlerde üç çocuk ve bir anneyi çıkarmayı başarmıştık; onları sağlık merkezine yetiştirmeye çalışırken, ana yolu dolduran araç farlarının, karşıdan gelen yardım araçlarını nasıl aksattığının bile farkında olmayan insan seliyle karşılaştım. O gece zamanı bir hayli kaybetmiştim ama sanırım üç-beş saat kadar bir süre arama kurtarma fiilen durmuştu. Bunun, günler sonra enkazdan çıkan bazı cansız bedenlerin hikâyesinde bir payı olabileceğini düşünmeden edemiyorum.
Bunu hep hatırladım, hatırlamaya da devam edeceğim; belki de bu yazıyı yazmamın asıl sebebi de bu.O gün orada olan biri olarak, o kaos yüzünden neyin kaybedildiğini gördüğüm için, bugün hâlâ o paylaşımı yapanı sadece "sosyal medya ünlüsü" olarak görmüyorum. Bildiğim kadarıyla süreç kapanmış da değil; hakkında "halkı yanıltıcı bilgi yayma" suçlamasıyla soruşturma açılmış, yakın zamanda yargılanma süreci de başlamış, dört buçuk yıla kadar hapis istendiği konuşuluyor. Yıllardır "hiçbir şey olmadı, daha da ünlendi" diye düşünüp durmuştum; meğer mesele hâlâ mahkemede sürüyormuş. Bu benim için ne bir teselli ne de bir kapanış ama en azından "unutulmadı" hissi veriyor.
Sadece o muydu peki? Hayır. Aklıma hemen MasterChef'te tanınmış birinin, Adıyaman'da enkazdan çıkarılan cesetlerin Afgan uyruklu kişilerce kollarının kesilip altınlarının çalındığı yönündeki iddiası geliyor. Bu da kısa sürede asılsız çıktı, kendisi de kanıtlayacak hiçbir delili olmadığını itiraf etti. Ben o dönem "buna da bir şey olmadı" diye düşünmüştüm ama meğer gözaltına alınıp tutuklanmış. MasterChef’in ilk şampiyonu Uğur Kardaş da enkazdan çıkarılan cesetlerin kollarının kesilip altınlarının çalındığı asılsız iddiayı ortaya atmış, 1,5 ay kadar cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmiş ve bugün restoranı dolup taşarak daha da ünlü bir şekilde hayatını sürdürüyor. Hiçbir şey olmamış gibi.
Günlerce sahada kaldım. Yeni ekipler geldi, yeni yardımlar geldi, çoğu zaman yetersizdi ya da bana öyle geldi; çünkü depremin etkilediği alan tek başına Avrupa'nın orta ölçekli bir ülkesinden bile büyüktü. O günlerde bazı ünlüler de kendi yardım kampanyalarını yürütüyordu. Devletin yetersiz kaldığı, yardımın ulaşmadığı, hatta Kızılay'ın çadır sattığı söyleniyordu. Ben bizzat pek çok Kızılay çadırını, geçici barınma alanını UMKE ekipleriyle dolaştım; battaniyeler, malzemeler eksik de olsa dağıtılmaya çalışılıyordu. Çadır meselesi bir iftira değildi aslında, günler sonra hem Kızılay hem Ahbap kendi ağzıyla doğruladı: Kızılay, iştirakindeki fabrikadan Ahbap'a 2050 çadırı maliyet bedeliyle, 46 milyon TL'ye satmıştı. Belki hukuken bir sorun yoktu ama halkın gözünde "devlet aczi" algısını pekiştirmesi bakımından haklı bir kırgınlık da yarattığını düşünüyorum.
O günlerde "devlet yok, halk var" diyen, "ülkeyi ilk kez bu kadar sahipsiz hissettim" diyen, "resmi kurumlara güvendiğimden fazla bir sivil oluşuma güveniyorum" diyen isimler oldu; Pelin Batu, Feyza Altun, Gökhan Özoğuz gibi. Şahan Gökbakar, Demet Akalın, Gülben Ergen, Hadise, Merve Dizdar gibi pek çok isim de belirli bir yardım kuruluşunun listelerini öne çıkardı; Öykü Serter, Ece Üner gibi isimler birlik mesajlarında yine aynı kuruluşu andı. Uğur Dündar ve bazı yazarlar da devlet kurumlarını sertçe eleştirdi.Bunların hepsini kendi içimde tarttım, hâlâ da tartıyorum. Ben devlet değilim ama devletim için günlerce orada, uykusuz, gündüz gece demeden çalıştım; tıpkı yanımdaki yüzlerce isimsiz gönüllü gibi.
O açıklamaları yapanların çoğu ise o sırada sahada değildi hic de olmadilar. Onları suçlamıyorum, herkesin kendi yardım etme biçimi olabilir; ama o "devlet yok" imajının, bizim orada yaşadığımız gerçek kaosun, yanlış yönlendirmenin, bir paylaşımın yüzünden saatlerce durmuş bir kurtarma çalışmasının üzerini örttüğünü düşünmeden edemiyorum.
Bu yüzden bugün onların ne bir içeriğini izliyorum ne bir paylaşımını paylaşıyorum; bu benim kendi sessiz protestom, kimseye dayattığım bir şey değil. Sadece günlerce orada kalmış, o yanlış yönlendirmenin bedelini gözümle görmüş biri olarak kendi payıma düşen mesafeyi koymaya çalışıyorum. Bu isimler bu süreçte sadece muhalif değil, aynı zamanda dürüstlük abidesi de oldular Oğuzhan Uğur o günden beri popülaritesi daha da artmış, milyonlar kazanmış bir şekilde yoluna devam ediyor. Peki ya sahada olmayan, sırça köşklerinde ün yapmış diğer ünlüler? Bir kısmı o günkü öfkeyle yazdıklarını “o anki duyguyla paylaştım” diye savunup bazı paylaşımlarını sessizce silmeye başladı.Bugün bazı isimler zaman zaman mahkeme salonlarına çıkıp ifade veriyor; sürecin nereye varacağını hep birlikte göreceğiz.
Ben sahada günlerce kalıp canla başla çalışan yüzlerce, binlerce gönüllünün emeğini asla unutmayacağım. Hiçbiri bir teşekkür beklemedi, ben de beklemiyorum. Ama yardım�� sabote edenleri, bilerek ya da dikkatsizce yanlış bilgi yayıp insanların hayatını daha da zora sokanları da unutmayacağım. Şahsi adalete olan inancım hep var olacak; ama bir yandan da ilahi adalete inanıyorum. Bu belki de bu yazıyı en çok kendime yazma sebebim.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümünde
Kıbrıs Türklüğüne kalkan olan aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi
saygıyla anıyoruz 🇹🇷
"1974'TEN BU YANA RUMLAR HİÇ BİR TÜRK'Ü ÖLDÜREMEDİ"
AYŞE BUGÜN TATİLE ÇIKTI! 🇹🇷
20 Temmuz 1974… Kıbrıs’ta zulme, katliama ve soykırıma “Dur!” dediğimiz gün.
Mehmetçik adaya indiğinde sadece bir harekât değil, bir milletin onuru, Kıbrıs’taki Türk’ün can güvenliği ve kardeşliğimizin kefaretiydi.
O gün “Ayşe” tatile çıktı… Ve tarih şahittir ki, bir daha o adada Rum zulmü eskisi gibi olmadı.
Şehitlerimize rahmet, gazilerimize minnet.