Nurdan Gürbilek’in deneme tarzı gerçekten de daha çok “meta” bir konumdan, mesafeli ve yorumlayıcı bir üslup taşıyor. Eyüboğlu’nda ise tam tersine, bir yaşantı, bir mücadele ve somut bir pedagojik ideal var. Batı hümanizmini Türkiye’nin köylüsüne taşıma çabası, sadece kütüphaneden çıkmış bir okuma değil; Hasanoğlan’da, köylerde, atölyelerde, gecenin bir yarısı tartışmalarla yoğrulmuş bir çaba. Bu fark çok kritik.
Köy Enstitüleri’nin çıkard��ğı dergiler (özellikle Köy Enstitüleri Dergisi) gerçekten de o dönemin entelektüel kalitesini gösteren çarpıcı bir örnek. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun övgüsü boşuna değil. O dergilerde hem teorik yazılar hem de köy öğretmenlerinin, öğrencilerin kendi yaşadıkları deneyimleri var. Yani hem düşünce hem somutluk bir arada. “Defter” gibi daha kapalı, İstanbul-odaklı, akademik-edebi bir mecmuayla kıyaslandığında aradaki fark bariz görünüyor.
Önemli bir nokta da şu:
Eyüboğlu ve arkadaşlarının (Tonguç, Güler, Arıburnu vb.) projesi, Cumhuriyet’in en iddialı “kültür devrimi” girişimiydi. Yanlışları, abartıları, ideolojik sertlikleri tartışılabilir ve tartışılmalı da. Ama bu eleştiriyi yaparken masa başı teorisyenliğinin o somut çabalara karşı duyduğu küçümseme tonunu da fark etmek lazım. Gürbilek’in metninde sezilen o hafif alaycı mesafe, tam da bu ayrımı yansıtıyor: “Ben düşünürüm, siz yaşadınız” havası.
Oysa deneme geleneğinin en güçlü örneklerinde (Montaigne’den Orwell’e, Camus’den Cemil Meriç’e) düşünce ile yaşantı iç içedir. Eyüboğlu bu anlamda daha “klasik” bir denemeci tavrına yakın duruyor. Gürbilek ise daha çok “eleştiri denemesi” yazıyor; kendi neslinin hâkim tarzı bu.
Sonuç olarak: Eyüboğlu ekibinin yaptığı işin değeri, yıllar sonra hâlâ tartışılıyor olmasıyla da belli. O projenin içinden çıkan insanlar, Türkiye’nin birçok alanına (eğitim, edebiyat, çeviri, folklor) derin izler bıraktı. Bu izleri silmek veya değersizleştirmek için gösterilen çaba, bazen eleştiriden ziyade ideolojik bir refleks gibi duruyor.
Yazın güzel özetlemiş sevgili Onur. Bu tür karşılaştırmalar, Türkiye entelektüel tarihini anlamak için çok faydalı. Hem romantizmi hem gerçekçiliği, hem ideali hem pratiği aynı anda görebilmek harika.
Şair, yazar, fotoğraf sanatçısı ve çağdaş Türk Edebiyatının özgün sesi; İlhami Batı’yı kaybetmenin derin hüznüyle…
İlhami Batı, Türk edebiyatının son dönemdeki dikkat çekici isimlerinden biridir. Roman, öykü ve şiir türlerinde üreten Batı, eserlerinde dilin sınırlarını zorlayan, felsefi derinlik ile şiirsel anlatımı harmanlayan bir üsluba sahiptir. Modern insanın iç dünyasını, varoluşsal sorgulamalarını ve gerçekliğin kırılganlığını sorgulayan yazılarıyla okuyucuyu hem düşündürür hem de duygusal bir yolculuğa çıkarır.
Batı’nın metinleri genellikle deneysel ve yenilikçi bir yapıya sahiptir. Romanlarında mensur şiire yaklaşan bir akış görülür; öyküleri kısa, keskin ve kışkırtıcıdır. Şiirlerinde ise dilin bozulması, yeniden inşası ve anlamın parçalanması gibi teknikler ön plana çıkar. Tasavvufi motifler, varoluşsal ikilemler, yalnızlık, tesadüf ve içsel çatışmalar sıkça işlediği temalardır. “Akıl Hatası” kitabı onun ilk romanı sayılır, müthiş bir yapıttır. Çok erken aramızdan ayrıldı, hepimize çok ağır geliyor onun göç haberi. Böylesine yenilikçi bir kalem kolay kolay yetişmiyor. Başımız sağolsun. #yazar #şair #ilhamibatı #akılhatası
Bazı metinler vardır; okunduklarında, yalnızca kelimeleri değil, kelimelerin ardındaki titreşimi de yakalarsınız. Hakan beyin yazısı işte öyle bir metin. İlhan Berk’in Enis Batur’a yazdığı mektupları okurken insanın aklına ister istemez eski zamanların “manevi evlat” kavramı geliyor, çok doğru bir saptama. Bir tür kutsal emanet. Bir tür, “ben gittikten sonra da şiir devam etsin” sorumluluğu.
Enis Batur, o dönemde, ustaların gözünde henüz tam olarak billurlaşmamış bir cevherdi. Ama cevherin içindeki ışığı görmüşlerdi. İlhan Berk’in sürekli tekrarladığı “Şair kimliğini koru Enisciğim” cümlesi, aslında bir yalvarış değil, bir vasiyettir. Çünkü şairlik, o kuşakta, bir varoluş biçimiydi; bir duruş, bir direniş, bir tanıklık. Modern dünyanın her şeyi metalaştırdığı, sulandırdığı bir çağda, şiiri “saf” tutmak, en zorlu, en soylu görevdi. Berk bunu çok iyi biliyordu. Kendisi de o safiyeti bedeniyle ödemişti.
Burada dikkat çeken asıl mesele, senin de çok güzel yakaladığın gibi, kıskançlığın mahiyeti. Bu, bildiğimiz bayağı kıskançlık değil. Bu, bir nevi “ölümlü kıskançlık”tır. Ustalar, genç Batur’da kendi ömürlerinin yetmeyeceği bir mesafeyi, bir derinliği, bir geleceği gördüler. Onun önünde uzanan zamanı kıskandılar. Çünkü şair için en büyük imtihan zamandır; ne kadar dayanabildiği, ne kadar dönüştüğü, ne kadar kendine ihanet etmeden kalabildiği.
Bilge Karasu’nun mektuplarındaki o baba şefkatiyle İlhan Berk’in “Enisçiğim”li endişesi, aynı yerden doğuyor: Birinin, kendilerinden sonra da o ateşi taşıyabileceğine dair derin, hüzünlü bir inanç. Bu, usta-çırak ilişkisinin en güzel, en kırılgan halidir. Burada hiyerarşi yoktur. Karşılıklı bir aynadır. Berk, Batur’da hem kendi gençliğini hem de ulaşamayacağı bir olgunluğu görür. Batur ise ustasında, şiirin o ağır, soylu yükünü omuzlamış bir insanın yalnızlığını.
Aslında bu mektuplar, edebiyat tarihindeki en güzel “gizli sözleşmelerden” biridir. Bir kuşak, bir sonrakine der ki: “Bak, biz bu kadarını yapabildik. Sen devam et. Ama sakın o en değerli şeyi, o ilk ateşi kaybetme.”
Enis Batur’u bugünden geriye doğru okuduğumuzda, ustalarının onda ne gördüğünü daha net anlıyoruz. O, sadece yetenekli bir genç değildi. O, onların şiir idealinin taşıyıcısı, adeta yaşayan bir hatıra, bir umuttu. Ve en önemlisi: Henüz kirlenmemiş bir umut.
Bu yüzden o mektuplar kutsal. Çünkü orada sadece iki şair konuşmuyor; şiirin kendisi, kendi geleceğiyle konuşuyor.
Teşekkürler bu güzel okumayı paylaştığın için. Nadiren rastlanan türden bir dikkatle bakmışsın.
İlhan Berk’in Enis Batur’a mektuplarını okuyorum. Bilmiyorum, Enis Batur’a kim mektup yazarsa —buna Bilge Karasu da dâhil— Batur’a hep bir emanet, kutsal bir oğul gözüyle bakıyor. Bu tek benim mi dikkatimi çekti bilmiyorum; bu çok önemli ve özel bir şey. Enis Batur’da bir şeyleri o zamandan görüyorlar. Özellikle Bilge Karasu’nun gönderdiği mektuplar çok içten, bir baba-oğul mektupları gibi okunuyor; zira İlhan Berk’in mektupları da öyle. İlhan Berk’in Enis Batur’a samimi övgüleri, onu kollaması, onu endişelendiren her şeyi dile getirmesi bir korumacılık tavrını yansıtıyor. Özellikle çoğu mektubunda en büyük endişesi, Enis Batur’un şair kimliğini koruması. Sürekli bunu söylüyor İlhan Berk. Hatta yalvarır gibi: "Lütfen şair kimliğini koru, çünkü şairlikten önemli ne kaldı ki?" diyor.
Bu aslında şu soruyu açıyor: Ustalar, dönemin yenilerinden, avangart Enis Batur’da ne gördüler? Enis Batur her zaman bugünkü Enis Batur değil sonuçta. Demek istediğim; Batur, kendini kanıtlamakta zorluk çekmeyen birisi. Bunu ona yazılan mektuplarda çok açık görüyoruz. Biraz ileriye gideyim, ustalarının ona attığı mektuplarda Batur’u kıskandıklarını düşünüyorum. Bu kıskanma onun kötülüğünü düşünen cinsten değil; Batur’un yeteneğini ve onun önünde henüz genç olmanın verdiği ömrün uzunluğunu biliyorlar. Ve ne yazık ki Batur’un bu uzun gelişimini görebilecek kadar dünyada kalacaklarını da düşünmüyorlar. Onun hangi noktaya kadar gelebileceğini kıskanıyorlar. Bunu göremeyecek olmanın da üzüntüsünü yaşıyorlar. Hem Karasu hem İlhan Berk’in mektuplarında bu var.
Bu kıskanma; bir özlem, bir gelişime şahit olma isteği.
Sonuçta genç sayılan Enis Batur, onların gözünde bir cevher. İlhan Berk bunu çok net görmüş. Mektuplarında o "usta" olmanın verdiği kaygıyı hiç taşımıyor. Hep endişeli ve "Enisçiğim"ine hem bir soru soruyor hem danışıyor. Hiçbir üstten bakış yok, küçümseme yok. Aksine, kendini görüyor ve dediğim gibi sürekli söylüyor: "Enisçiğim, şair kimliğini koru! Ondan önemli neyimiz var?"
Çağdaş Türk resmine figüratif yaklaşımı, güçlü anlatımı ve özgün üslubuyla önemli katkılarda bulunan arkadaşımız Mustafa Horasan’ı kaybettik.
Eserlerindeki derinlik, cesaret ve samimiyet hep bizimle kalacak.
Ailesine ve tüm sanat camiasına başsağlığı diliyoruz.
Işıklar içinde uyu…
#mustafahorasan #sanat #ressam
Türkiye'de Emekli Yoksulluğu Araştırması
Doç. Dr. Derya Kömürcü koordinatörlüğünde
Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen araştırma emekli yoksulluğu konusunda çok çarpıcı bulgulara yer veriyor.
@derya__komurcu
https://t.co/HufueNUCGT
Şair Elif Sofya yaşama veda etti. Daha çok erkendi.
Dik Âlâ duruşuyla, varoluşa dair o ince, derin sızısıyla aramızdan ayrıldı.
Dizeleriyle toprağa, göğe ve insana dokunan nadir kalemlerdendi.
Şimdi o, kendi dizelerinde yaşayacak; Mekânın cennet olsun, kaleminin gücüyle ebediyen yaşa.
Başımız sağ olsun. Sevgili Murat Yalçın ve biricik oğlulları Simurg’a sabır diliyoruz.