Allâh'ın haberî-fiilî sıfatlarını içeren ayet ve hadislere -tesis ettikleri itikada uymadığı için- tevil ederek yüz takla attıranlarla konuşabileceğiniz ve buluşabileceğiniz hiç bir zemin yoktur. Çünkü bunlara göre her şey tevile kâbildir.
— Her şey tevile kâbil olunca, asla hüccet ikâme edemezsiniz. 100 şüphe izâle etseniz, bir 100 şüpheleri daha hazırda beklemektedir. Şapkasından sürekli farklı renklerde ip çıkaran bir hokkabaz gibi.
Ebu'l-Abbâs Takiyyuddîn bin Teymiyye [ö. 728] şöyle demiştir:
— «İbn Sînâ, İbnu'l-Hatîb (Fahr er-Râzî), Hama Kadısı İbn Vâsıl ve diğerleri, ölülerden yardım dilemeyi (istiğaseyi) temellendirirken (ve meşrulaştırırken) böyle yapmışlardır. Onlar bunu; (bedenden) ayrılmış olan ruhun, kendisinden yardım dileyen (hayattaki) ruhlara destek vereceği varsayımına dayandırmışlardır.
— İşte bu (düşünce), şirkin ve puta tapıcılığın başlangıç noktası (ve temelidir). Avam (halk tabakası) ise bu durumu daha da ileri götürerek bizzat putlara ve heykellere tapınma biçimine dönüştürmüşlerdir.
— Tıpkı İbnu'l-Hatîb'in tılsımlar ve sihir hakkındaki kitabında (es-Sirru'l-Mektûm'da) yaptığı gibi... Böylece onlar, Allah'ın yasaklamak üzere peygamberler gönderdiği ve şirkin bizzat temeli kıldığı şirkin aslına yönelmiş oldular. Onlar bu yolla, dinin aslı olan Tevhid akîdesini tahrif ettiler. Tıpkı Allah'ın izin vermediği şeyleri dindenmiş gibi meşru kılan (ve şeriatlaştıran) eski felsefecilerin yaptığı gibi.»
(İbn Teymiyye, Câmiu'l-Mesâil, 8/88, Atâ'âtu'l-İlm Baskısı)
İmam eş-Şâfiî (rahimehullâh) şöyle demiştir:
— «Eğer sana (Allah'a) itaat hususunda yardımcı olan bir dostun varsa, ona sımsıkı sarıl. Zira (böyle) bir dost edinmek zordur, ondan ayrılmak (onu kaybetmek) ise kolaydır.»
(Hilyetu'l-Evliyâ ve Tabakâtu'l-Asfiyâ, 9/121)
NASİHAT Mİ, YOKSA RUHSAL BİR ÇATIŞMANIN YANSIMASI MI?
Nasihat, uyarı ve tenbih güzel şeylerdir. Bunlar bazen vucûbiyet, bazen kudret-zayıflık, maslahat ve mefsedet terâzisinde tartılan şeylerdir.
Lakin eğer nasihat ve uyarı; üst perdeden ve dağın zirvesinden verilirse, kişi sözde nasihati, uyarı ve tenbihi ile kendisini töhmet altında bırakır.
Şöyle ki:
— Kişi eğer karşısındaki insanlara; "siz zaten cahilsiniz", "zaten görüşlerinizden döneceksiniz", "ben de o yollardan geçtim", "ben de döndüm, ben de tecrübe ettim" gibi sözlerle veya tavırlarla karşı çıkarsa, bu ne nasihat, ne uyarı, ne de tenbih sayılır. Bu düpedüz kibirdir ve "ben ulaşılabilecek en son noktaya ulaştım, benim bulunduğum noktada olmayanlar cahildirler ve mutlaka benim döndüğüm görüşlerden onlar da dönmelidirler, döneceklerdir, aksi halde kemâle eremezler" iddiasında bulunmaktır.
— Oysa böyle birisi ço��u durumlarda aslında eski ekolüne karşı orantısız bir kibir ve şiddet uygulayarak sözde eski aşırılığını bu şekilde temizlemek istemektedir. Bunu yaparken de sözde eski aşırı ekolüne düşman olan kim var kim yok, hepsiyle birden haşir neşir olur, sözde aşırılığından 'tevbesini' ilan etmek adına. Bu esnada tabiki Velâ-Berâ pusulasını Offline'a almıştır ve artık dost düşman belli değildir.
— Bu aslında sosyo-psikolojik bir travmanın ve içsel, ruhsal, nefsî bir çatışmanın dışarıya olan yansımasıdır.
— Bu tür "nasihat, uyarı ve tenbihlerde" bulunanlar kendilerine samimi olarak şunları sormalıdırlar:
▪️"Acaba bu konuları benden başkası işlemiyor mu? Benden başkaları da tecrübe etmiyor mu? Benden başkası bazı konulara daha vâkıfken benim döndüğüm görüşlerden acaba neden dönmüyor? Acaba benim 'düzelttiğim' şeyleri onlar neden 'düzeltmiyor'? Yoksa ben düzelttiğimi zannettiğim şeyleri acaba ifsâd mı ediyorum? Yoksa bir bâtıldan, acaba başka bir bâtıla mı geçtim? Acaba hakkı arama ve hakka isâbet etme konusunda samimi olan sadece ben miyim? Acaba bazı şeylerde zorlama sonuç ve hükümler mi çıkarmaya çalışıyorum? Acaba Allâh ve Rasûlü'ne ittibâ konusunda ne kadar samimiyim? Dokunulmaz kıldığım bazı kişilerin ve isimlerin kadir kıymeti hebâ olmasın diye, acaba dini onların hatrı için ifsâd ediyor olabilir miyim? Allâh'ın velîlerini gerçekten velî, düşmanlarını gerçekten düşman ediniyor muyum? Acâib, Ğarâib ve Şâzz sayılabilecek konuları işlemek, bunları araştırıp, didik didik etmekle ne amaçlıyorum? Seddi Zerî'a babı altında işlenen konularıın dahi asıl amacı mutlak sûrette sakındırmakken, daha açık konuları tervîc ve tebrîr edici veya hafife alıcı ve kolaylaştırıcı bir ülsupla yazıya dökmekle neyi amaçlıyorum? Allâh ve Rasûlü bundan razılar mı? Ya insanları doğru yola sevk ettiğimi sandığım halde aslında daha çok saptırıyorsam?"
— Evet. Ne bu tür sözde nasihatçilerin elinde, ne de bizim elimizde bir hidayet vesikası ve samimiyet ölçer cihaz yok. Bu yüzden nasihat ve uyarının siyaset fıkhını dahi iyi kavramak gerekir ve kişi kendi nefsine karşı samimi olması gerekir. Çünkü kendi nefsine karşı samimi olmayan, başkasına karşı nasıl samimi olsun ki?
— Elbette bazı kişilerde aşırılık veya gevşeklik söz konusu olabilir, nasihat ve uyarı gerekebilir. Önemli olan, bunun hangi dille, hangi niyetle ve hangi ortamda yapılacağıdır.
— Bazı konular nasıl aile içi kalması gerekiyor ve nasihatler de aile içi yapılması gerekiyorsa, aynı şekilde intisâbı aynı olan kişilerin bazı konu ve nasihatleri de kendi çatıları altında kalmalı ve magazine malzeme olmamalıdır. Basiret sahibi herkes bu gerçeği idrak edecektir.
— Bazen hased, cehâlet, düşmanlık, şahsî nefret ve garez, kişiyi imanından dahi edebilir. Allâhu'l-Muste'ân!
— Ben şunu kesin olarak biliyorum ki: Tek hak mezhep, fırka ve taife; Ehl-i Sünnet, Ehl-i Hadis, Ehl-i Eser isimleriyle tanınan taifedir. Oysa asıl soru: Benim bu taifenin neresinde olduğum ve bu kurtulan fırkanın esaslarına ne kadar vâkıf olduğum ve ne kadar bağlı kaldığımdır. Yoksa bir taifeye intisâb etmek hiç kimseyi hakkıyla o taifeden kılmaz.
Allah'tan Tevhîd ve Sünnet üzere razı olduğu bir hayat ve razı olduğu bir memât dileriz.
ÖNEMLİ TÂRİHÎ VE MENHECÎ NOTLAR -2
Birçok Muteahhir Kelamcı, İmam Ahmed, İmam Şafii ve İmam Malik'i sözde 'tecsim' ve 'teşbih' ithamından kurtarmak için; 5.-7. Yy.'ın senedsiz bilgilerine itimad edip, 2.-4. Yy.'ın senedli bilgilerini gözardı ediyorlar.
▪️ Mesela İbn Hacer el-Heytemî [ö. 974] İmamlar'ın sözde 'tecsim ve cihet' hakkındaki görüşlerini Karâfî'ye [ö. 684] dayandırıyor. (İbn Hacer el-Heytemî, el-Mihâcu'l-Kavîm, 1/144)
▪️ Yine aynı İbn Hacer el-Heytemî [ö. 974], İmam Ahmed'in sıfatlar hususundaki senedli nakillerini paylaşan İbnu'l-Kayyim ve İbnu Teymiyye'nin kitaplarından sakındırıyor ve bu ikisinin, kendi hevalarını ilah edinen, Allah'ın kör kıldığı, kalbini ve kulağını mühürlediği birer mülhid olduklarını söylüyor, bunları İmam Ahmed'e nispet edenlere lanet okuyor ve bu konuda İbnu'l-Cevzî gibi Hanbelîler'e itimad edilmesi gerektiğini vurguluyor. (İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâvâ el-Hadîsiyye, 1/144)
▪️ Aynı şeyleri Gazzâlî, Râzî, Subkî ve benzeri muteahhir isimler de yapıyor. Hepsi İmâm Ahmed'den sahih isnadlı nakillerden yüz çevirip, tamamen senedsiz sözlere itimad ediyorlar ve İmam Ahmed'in şöyle veya böyle dediğini iddia ediyorlar. Çünkü yoksa İmam Ahmed'i; Mücessim, Müşebbih ve Mülhid olarak görmek zorunda olduklarını çok iyi biliyorlar.
▪️ Oysa bu sabit ve senedli nakilleri sadece İbnu'l-Kayyim ve İbnu Teymiyye değil, bu ikisinden önce ve sonra da muvâfık, muhâlif yüzlerce, binlerce hâfız ve âlim nakletmiş, İmam Ahmed'e nispet etmişler ve bunu 5. Yy.'a kadar hiç kimse inkar etmemiştir. İşte alıntıdaki nakiller de buna bir örnek teşkil etmektedir.
▪️ Lakin Kelamcılar'ın inhirâf ve inatları, kendilerini en açık gerçekleri dahi inkar etmeye götürdüğü için, İmam Ahmed'e ait nakillere karşı kafalarını kuma gömmeleri şaşılacak bir durum değildir. Neticede tesis ettikleri akidede İmam Ahmed'in de bir yeri olsun istedikleri için, sabit olanı inkar etmişler ve senedsiz olanları ona nispet etmişlerdir.
▪️ Öyle ki bugün bazı Maturidi araştırmacılar dahi, bu nakillerin hiç şüphe götürmeyecek şekilde İmam Ahmed'e ait olduğunu tasrih edip, bunu inkar etmenin tamamen batıl olduğunu ifade etmektedirler. Benzer ifadeleri İbn Receb el-Hanbelî de kullanmaktadır alıntıdaki yazıda.
▪️ Bu nakillerin ve görüşlerin İmam Ahmed'e ait olduğunu inkar eden kişi; gerçeğe, tarihe ve sabit olan vesikalara karşı kibirlenmekten ve hevasına tabi olmaktan başka hiç bir şey yapmıyor.
▪️ İşte mahtût ve matbû olan isnadlı bütün kitaplar elimizde ve hepsi aynı gerçekleri haykırıyor ve imamların akidelerini ortaya koyuyor ve kelamcı akidenin cehmî akide ile birebir aynı olduğunu ifade ediyor. Öyle olmasa, neden Hâfız el-Mizzî, İmâm Buhârî'nin "Halku Efâli'l-İbâd'ını" okurken, oradaki nakilleri duyan Eş'âriler -Bedr el-Aynî'nin kaydettiği üzere- "bu tekfirlerle biz kastediliyoruz" deyip, Hâfız el-Mizzî'yi haspettirsinler ki?
▪️ Neden kuyruk acısı boğazına kadar dayanan el-Kevserî gibi Cehmîler Sünnet ve Eser imamlarına bu kadar ta'n etsin ki? Peki ellerinden ne geliyor elimizde bulunan senedli eser ve nakillerin taşıyıcılarına saldrımaktan başka? "İmam Ahmed böyle dememiştir", "İmam Ahmed'ın oğlu Abdullah sapmıştır", "İmam Ahmed'in öğrencileri sapıp, ona iftira atmışlardır" demekten başka bir şey yapabiliyorlar mı? Hayır! Çünkü muvâfık, muhâlif bütün hâfız ve âlimlerin eserleri bunlarla dolu. Sübûtunu inkar edemeyince, mecburen İmamlar'a saldırmak ve onları teşbih ve iftira ile suçlamak zorunda kalmışlardır.
▪️ Aslında "örnek Hanbelî" olarak gösterdikleri İbnu'l-Cevzî ve İbnu Akîl'i dahi tamamen sahiplenemiyorlar ve bunları dahi bazı konularda Müşebbih ve Mücessim olarak görüyorlar. İbnu Kudâme'yi de bazıları Mufavvid olarak öne sürüyor, lakin ardından üstadları Said Fûde çıkıp onun da Eş'arîler'e ciddi düşmanlık besleyen bir Mücessim olduğunu söylüyor.
Allâhu'l-Muste'ân!
Şirk yaygınlaşıp "normalleştiği" için, şirkin 'hatrına' Tevhîd'i mi terk edeceğiz?
Yoksa bidatler "meşrûlaştığı" için, bidatlerin 'hatrına' Sünnet'i mi terk edeceğiz?
"Şirki ve Helal'i Haram Kılmayı Allah Bize Emretti(!)"
Allâh Azze ve Celle Kur'an'da sürekli "şeytanın süslemesinden" bahseder. Şeytan, şirki ve bidatleri; "iyi niyetlerle", "tevillerle", "zanna mebnî burhânsız iddialarla" süsler.
Hatta bazıları için o kadar süsler ki, bunu Allah'tan bilirler;
— "Onlar (şirk veya çıplak tavâf gibi) bir kötülük yaptıkları zaman: «Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti» derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" (A'râf, 28)
— "Müşrikler diyecekler ki: «Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.» Onlardan öncekiler de aynı şekilde (peygamberleri) yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz." (En'âm, 148)
— "De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (A'râf, 33)
— "De ki: "Allah'tan başka taptıklarınızı gördünüz mü? Onların yerden neyi yarattıklarını bana gösterin. Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer doğru sözlü iseniz bana bundan başka bir kitap veya bir ilim kalıntısı getirin." (Ahkâf, 4)
👉 Bu yüzden şeytan için en garanti saptırma aracı; kesin delillere ve burhâna dayanmayan, zanna mebnî süslenmiş şirk ve bidatlerdir.
Eğer günümüzde "Allah yetki verdi", "Allah izin verdi" gibi burhânsız iddialarla şirki süsleyen kişilerin içerisinde bulundukları durumu iyice tefekkür edersen, yukarıdakilerin canlı bir örneğini görmüş olursun.
Allâhu'l-Muste'ân.
ÇOK NEFİS MENHECÎ ve AKLÎ DELİLLER İHTİVÂ EDEN BİR NAKİL
Ebû Abdillâh Ubeydullah İbn Batta el-Ukberî [ö. 387] şöyle demiştir:
— «Cehmî, müminlerin kıyamet gününde Rablerini göreceklerini inkâr eder. Kendisine bu konudaki delili sorulduğunda, Kur'an'ın müteşabih ayetlerinden bazılarına tutunur. Halbuki onun mezhebinin aslı ve itikadının temeli, (zımnen) Kur'an'ı yalanlamak ve onu inkâr etmektir. O, Kur'an'ın müteşabih ayetleriyle delil getirerek bilgisiz insanları ve ilmi olmayanları yanıltır. Der ki: "Bu konudaki delilim Yüce Allah'ın şu sözüdür: 'Gözler O'nu idrak edemez (kuşatamaz), halbuki O gözleri idrak eder.' (En'âm, 103)"
— Onların bu sözünü işiten kişi, (Allah'ın ahirette) görülmesini inkâr etmeleri ve Kur'an'ın müteşabihini delil getirmeleri sebebiyle onların Allah'ı tenzih ettiklerini, yücelttiklerini ve tevhid ettiklerini sanır.
— Onlara şöyle denilir: Bize haber verin! Allah'ın kitabını, O'nun kelâmının manalarını, vahyindeki ve indirdiği kitabındaki muradını Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) mi daha iyi biliyordu yoksa Cehm bin Safvân mı? Zira kendisine Kur'an indirilen, Rabbinden bir hidayet ve kesin bir delil (burhan) ile gelen o Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:
— "Şüphesiz siz Rabbinizi kıyamet gününde, dolunay gecesinde ayı gördüğünüz gibi ve öğle vaktinde güneşi gördüğünüz gibi (apaçık) göreceksiniz."
— "Cennet ehli içinde öyleleri vardır ki, her gün iki kez Allah Teâlâ'ya bakarlar."
— O mülhid (sapkın) Cehmî; Nebi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), o Cehminin delil getirdiği bu ayeti okumadığını mı sanıyor? Yoksa (Peygamber'in) onu okuduğunu (ve anlamadığını) mı söylüyor? Yahut Nebi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) -tıpkı Cehmiyye ve Mutezile'nin yaptığı gibi- Kur'an'la çeliştiğini, ona muhalefet edip reddettiğini mi iddia ediyor?
— Zira Mutezile'den bazıları; üzerlerinde (yalan üzere) birleşilmesi veya imkânsızlığı düşünülemeyecek kadar sağlam olan sahih rivayetlerin ve eserlerin doğruluğu kendilerince netleşince (ve bunları inkâr edemeyince açıkça) şöyle derler:
🔥 "Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu söylemiş olabilir, ancak Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir müşebbihti (Allah'ı yaratıklara benzeten biriydi)!"
— Onlara göre Müşebbih ise kâfir ve mülhiddir. Onların peygamberleri olan Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkındaki bu (vahim) sözlerinden daha da büyüğü; Rableri hakkındaki sözleri, O'nun isimlerinde ilhada (sapkınlığa) düşmeleri, sıfatlarını inkâr etmeleri ve O'nun rububiyetini iptal etmeleridir.
— Görmez misin ki; şayet sen bir Mutezilî ile ömür boyu otursan, o meclisini ancak Allah, O'nun sıfatları ve kaderi hakkında tartışma ve cedelle geçirir. O'nun ilmini inkâr etmekle ve sıfatlarını nefyetmekle uğraşır; gece ve gündüzünü sadece bunlarla tüketir. Tartışma (husumet) onu adeta esir almış ve cedel; Allah'ın öğrenilmesiyle onu mükellef tuttuğu, onlarla amel etmesini ve ilmini öğrenmesini farz kıldığı helal ve haram üzerine düşünmekten onu alıkoymuştur.
— Onun Allah Teâlâ'nın: "Gözler O'nu idrak edemez" (En'âm, 103) ayetiyle delil getirmesine ve tartışmasına gelince; bunun anlamı, ilim ve marifet ehli için (gizli kalmayacak kadar) son derece açıktır. Şöyle ki; sen Allah'ın yarattıklarından küçük bir şeye bakarsın, gözün onu (kısmen) algılar ama bakışın onu (tamamıyla) ihata edemez (kuşatamaz). Hâl böyleyken Allah Teâlâ, gözün algılayacağı her şeyden çok daha yüce ve çok daha büyüktür. İdrak ancak şudur: Gözün bir şeyi (her yönüyle) kuşatıp onun tamamını görmesidir. İşte idrak (ihata etmek) budur.
— Görmez misin? Sen ayı görürsün, fakat ondan ancak sana dönük olan (görünen) yüzünü görürsün. Onun arkasında gizli kalanlar ise senden gizli kalır (göremezsin). Aynı şekilde güneşi, aynı şekilde göğü, aynı şekilde denizi ve aynı şekilde dağı da (böyle görürsün). Hatta bir adam seninle konuşurken senin yanındadır da gözün onu (her yönüyle) idrak edemez (kuşatamaz). Sen ondan ancak sana dönük olan tarafını görürsün.
— Dolayısıyla Allah'ın (Azze ve Celle): "Gözler O'nu idrak edemez" (En'âm, 103) sözünün anlamı ancak şudur: Gözler, O'nun azameti ve celali sebebiyle O'nu (tam anlamıyla kapsayıp) ihata edemez. Ancak Allah düşmanı Cehmi, sırf cahilleri fitneye düşürmek (saptırmak) için müteşabih olan (ayetlere) tutunur.»
(İbnu Batta, el-İbânetu'l-Kubrâ, 7/63)
Hâfız İbnu Receb el-Hanbelî [ö. 795] şöyle demiştir:
— «Eğer ki kulun Allâh'a karşı Tevhîd'i ve İhlâs'ı kemale ererse ve kalbiyle, diliyle ve azalarıyla bütün şartlarını yerine getirirse; Bu, onun geçmiş günahlarının bağışlanmasını gerekli kılar.»
(Câmi'u-l Ulûmi ve-l Hikem, 2/417)
BİD'AT ve ŞİRK'İN ANATOMİSİ
Her bid'at ve her şirk;
▪️'İyi' bir niyetle başlar.
▪️Sonra kişinin gözünde güzelleşir.
▪️Sonra onun için 'delil' aramaya başlar.
▪️Kendince onu meşrû bir zemine oturtur.
▪️Ardından din edinilir.
▪️Şirk, tevhid olur. Bid'at, Sünnet olur.
▪️Meşrû kalabilmesi için zorlama teviller üretilir.
▪️Gerçek Tevhîd'e ve Sünnet'e çağıranlar düşman edinilir.
▪️Tevhid'e ve Sünnet'e karşı propaganda yürütülür.
▪️Gerçek Tevhîd'in ve Sünnet'in açık delilleri karşısında aciz kalındığı için, Tevhid ve Sünnet Ehli yerel güçlere -asılsız iddialarla- şikayet edilir.
— Her asrın ve her kavmin bid'at ve şirkleri yaklaşık olarak bu süreçlerden geçmiştir, geçiyor.
Vehb bin Munebbih [ö. 114] şöyle demiştir:
— «İffetli, zahid ve Sünnet'e sımsıkı bağlı olan fakih... İşte bunlar, her zamanda peygamberlerin (hakiki) takipçileridir.»
Muhammed bin el-Huseyn (İmam el-Âcurrî) [ö. 360] bu Eser'in ardından şöyle dedi:
— «Allah lütuf ve keremiyle bizi de sizi de; kendileri vasıtasıyla sünnetlerin ihya edildiği, bid'atlerin yok edildiği, hak ehlinin kalplerinin kuvvet bulduğu ve heva (istek ve kendi görüşlerine uyan bid'at) ehlinin nefislerinin ise boyun eğdirilip bastırıldığı kimselerden eylesin.»
(Âcurrî, eş-Şerîa, 1/270)
İmâm Muslim bin el-Haccâc el-Kuşeyrî [ö. 261] "Temyîz" adlı eserinin mukaddimesinde şöyle demiştir:
— «Allah bizi de seni de muvaffak kılsın; bil ki, şayet gerçeği bilmeyen ve cahillikleri yüzünden hakkı inkâr eden cahil avamın (halk tabakasının) çokluğu olmasaydı, ne bir âlimin cahile olan üstünlüğü ortaya çıkar ne de ilim cahillikten ayırt edilebilirdi.
— Lakin cahil, kendisinde cahillik yerleşmiş olduğu için ilmi inkâr eder. İlmin zıddı ise cahilliktir; her zıt da kaçınılmaz olarak kendi zıddını dışlar ve onu savurur.
— Bu yüzden, bir topluluğa (âlimlere) özel olarak verilen ve kendilerinin (cahillerin) ise mahrum bırakıldığı şeyleri, cahillerin inkâr etmesi ve ayak takımı (kalabalıkların) çokluğu seni korkutmasın (ve ilimden, haktan çevirmesin).
— Çünkü ilmin değeri ve itibarı dönüp dolaşır kendi kaynağına (ehline) varır; cahillik ise sahiplerinin üzerinde kalıp (çakılı) durur.»
(Muslim, et-Temyîz, 1/169)
İbnu Kuteybe [ö. 276] şöyle demiştir:
— «İnsanlar (tıpkı) birbirini (körü körüne) takip eden kuş sürüleri gibidir; bir kısmı diğerinin arkasından gider. Bugün onlara, -Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in peygamberlerin sonuncusu olduğunu bilip durdukları halde- peygamberlik iddia eden biri yahut ilahlık iddia eden bir başkası çıksa, onun için bile mutlaka tâbiler ve taraftarlar bulurdu.»
(İbn Kuteybe, Te'vîlu Muhtelifi'l-Hadîs, s. 62)
AMA HERKES YAPIYOR?!
Bİ SEN Mİ DOĞRUSUN?!
(Groupthink)*
(Abdullâh) bin Mes’ûd (radiyallâhu anh) şöyle demiştir:
— "İnsanlar (topluca) kötülüğe/şerre daldıkları zaman, (nefsinin aldatmasıyla) o insanların yaptıkları kötülükte senin için (iyi/doğru) bir örnek varmış gibi gelir."»
إِذَا وَقَعَ النَّاسُ فِي الشَّرِّ خِيلَ لَكَ فِي النَّاسِ إِسْوَةٌ فِي الشَّرِّ
(İbnu Batta, el-İbânetu'l-Kubrâ, 1/192)
* — "Groupthink" (Grup Düşüncesi) kavramını ilk kez ortaya atan ve bilimsel çerçevesini belirleyen kişi, Amerikalı sosyal psikolog Irving Janis'tir.
Janis, bu terimi ilk olarak 1971 yılında Psychology Today dergisinde yayımlanan bir makalesinde kullanmış, ardından 1972 tarihli klasikleşen kitabı "Victims of Groupthink" (Grup Düşüncesinin Kurbanları) ile detaylandırmıştır.
Abdullâh bin Mes’ûd (radiyallâhu anh) ise bu sosyo-psikolojik âfete karşı 1400 yıl önce uyarılarını ve endişelerini dile getirmiştir.