Bıktım bu bant daraltma olayından illa vpn mi indirmem lazım internete para veriyorum ama kullanamıyorum nasıl iş bu anlamadım komple kapatın herkes rahat etsin
7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma (İttifak) Anlaşması, üç ülke arasındaki savunma ilişkilerini yeni bir aşamaya taşımaktadır.
Hal böyleyken asıl değerlendirilmesi gereken, bu ittifakın hangi tehditlere karşı kullanılacağı, kriz anında kararların nasıl alınacağı ve tarafların birbirlerinin çatışmalarına hangi ölçüde dahil olacağıdır.
Son derece önemli riskler barındıran bu anlaşma; İran ile ABD-İsrail ekseni arasındaki gerilimin bölgesel dengeleri değiştirdiği, ABD’nin 28 Şubat 2026’dan bu yana İran Körfezi’ne giremediği, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edemediği, son 1,5 yıldır Bab el-Mendeb Boğazı’ndan savaş gemisi geçiremediği ve bölgedeki vekil devletlerin hava üslerini kullanmakta ciddi kısıtlamalarla karşılaştığı bir konjonktürde imzalandı.
Bu yönüyle anlaşma, ABD’nin bölgedeki yükünü Türkiye ve Pakistan’a aktarmaya yönelik acil bir can simidi talebi olarak okunabilir. Ancak aynı zamanda, bölgede Şii eksenine karşı yeni bir Sünni eksen oluşturma girişimi olarak da değerlendirilebilir.
Üstelik İsrail-Lübnan, Yemen-Suudi Arabistan ve İran-ABD/İsrail savaşları sürerken ve ufukta bir barış görünmezken, “birine saldırı hepsine saldırıdır” ilkesi İran’ın batı, güney ve doğusunda yeni bir güvenlik mimarisi oluşturuyor.
Türkiye yeni süreçte İran’la yüzyıllardır koruduğu dengeyi riske atabilir, Pakistan-Hindistan çatışmasına veya bir Husi saldırısı üzerinden Yemen savaşına çekilebilir; gerek Hürmüz’de gerekse Bab el-Mendeb’de Türk deniz ticaretinin risk profili değişebilir. Daha da önemlisi Türkiye, istemeden İsrail’in İran’ı çevreleme stratejisine hizmet eden bir konuma sürüklenebilir.
Yunanistan, GKRY ve İsrail blokunun Doğu Akdeniz ve Ege’de her geçen gün artan hamleleri devam ederken, Türkiye’nin birincil jeopolitik çekim alanı şüphesiz Mavi Vatan, KKTC ve Akdeniz’dir. Türkiye’nin hayati çıkarları öncelikle bu alandadır. Dolayısıyla Türkiye’nin stratejik dikkatini, askerî kaynaklarını ve siyasi enerjisini kendi asli jeopolitik mücadele alanlarından uzaklaştırabilecek yeni yükümlülüklerin son derece dikkatli değerlendirilmesi gerekir.
Bu anlaşmayla Ankara, İsrail’e karşı da bir Sünni blok oluşturuyor görüntüsü verse de gerek Suudi Arabistan’ın gerekse Pakistan’ın ABD’nin büyük çekim ve etki alanında bulunan devletler olduğu göz ardı edilemez. Dolayısıyla Türkiye’nin yarın İsrail ile Suriye veya Doğu Akdeniz üzerinden bir çatışma yaşaması halinde, anlaşmanın 5. madde benzeri otomatik bir kolektif savunma mekanizması şeklinde Türkiye lehine işletilmesini beklemek uzak bir ihtimaldir. Başka bir ifadeyle Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’ın güvenlik sorunları nedeniyle kendisini otomatik yükümlülük altında bulabilirken, kendi hayati jeopolitik çıkarları söz konusu olduğunda aynı mekanizmanın ne ölçüde işletileceği ciddi bir soru işaretidir.
Sahte bayrak ve kışkırtmalar çağında bu ittifakın karşılaşacağı riskler de göz ardı edilmemelidir. Günümüz savaş ortamında bir füzenin, İHA’nın, deniz saldırısının veya başka bir askerî eylemin gerçek failinin kısa sürede ve tartışmasız biçimde belirlenmesi her zaman mümkün değildir. Böyle bir ortamda üçüncü aktörlerin yaratabileceği bir kışkırtma veya sahte bayrak eylemi, “birine saldırı hepsine saldırıdır” hükmü üzerinden Türkiye’yi kendi tercih etmediği bir krizin veya savaşın içine çekebilir. Bu nedenle Türkiye’nin savaş ve barış kararının hiçbir şart altında otomatik bir ittifak mekanizmasına bırakılmaması gerekir.
Türkiye, her iki ülkeyle ikili savunma ve iş birliği anlaşmaları üzerinden çok daha dengeli, esnek ve Türkiye’yi ancak taşıyabileceği yükler çerçevesinde ileriye götürecek bir format yaratabilirdi. Savunma sanayii, askerî eğitim, teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve deniz güvenliği gibi alanlarda Pakistan ve Suudi Arabistan ile ilişkilerin geliştirilmesi Türkiye’nin çıkarınadır. Ancak bu iş birliğinin başka devletlerin güvenlik sorunlarını Türkiye’nin güvenlik sorunu haline getiren otomatik bir kolektif savunma yükümlülüğüne dönüşmesi tamamen farklı bir konudur.
Balkanlardan Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar çok geniş bir coğrafyada stratejik yönelişleri ve hayati çıkarları bulunan, aynı zamanda Türk dünyasının lider ülkesi konumundaki Türkiye, neredeyse NATO benzeri bir ittifak taahhüdüne girerek kendi jeopolitik hareket serbestisini daraltabilir ve istemediği bir jeopolitik çıkmazın içine çekilebilir. Türkiye gibi çok yönlü bir bölgesel gücün temel avantajı, başka devletlerin oluşturduğu eksenlere bağlanmak değil, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda farklı güç merkezleri arasında bağımsız hareket edebilmesidir.
Böylesine kapsamlı sonuçlar doğurabilecek bir anlaşmanın TBMM’de ve kamuoyunda yeterince tartışılmadan, üstelik ana muhalefetin kendi içinde ciddi bir parçalanma yaşadığı bir siyasi ortamda gündeme gelmesi ve hayata geçirilmesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Türkiye’nin savaş ve barış kararlarını, İran’dan Yemen’e, Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada etkileyebilecek böyle bir güvenlik taahhüdünün hangi stratejik değerlendirmeler sonucunda kabul edildiği, gelecekte siyasi tarihçilerin üzerinde önemle duracağı başlıklardan biri olacaktır.
Rojin Kabaiş’in babası Nizamettin Kabaiş:
-Daha otopsi yapılmamıştı, Vali bana “senin kızın intihar etmiş, daha yapılacak bir şey yok” dedi. Ben itiraz ettim o bağırdı, ben itiraz ettim o bağırdı, sinirlendi çıktı gitti.
-Benim kızımın başına ne geldiğini sonuna kadar araştıracağım. Canıma da mal olsa mücadele edeceğim.
-En son büyük bir delil çıktı; 2 erkek DNA’sı tespit edildi Rojin’in vücudunda. Onda da 1 sene bizi oyaladılar, bu “bulaş olabilir” dediler. Taşıyan kişiler, doktorlar vs. En son 195 kişiye bakmışlar, DNA’lar kimseninkiyle eşleşmedi. Akrabalar, bizim çocuklar, bizimkilerin de hepsine baktık kimseyle eşleşmedi. Bu ne anlama geliyor? Bu bir cinayettir, belli. Katiller bu DNA’ların sahibi.
-Her iki köy ve üniversite içindeki DNA’lara, hatta rektör ve akrabalarına da baksınlar dedik. Düşünün ki bir iple makarası orada, ucunu aramıyorlar makarayı komple çöpe atıyorlar, diyorlar ucu bulamadık.
-Avukatlarla ricada bulunduk, Rojin’in telefonunu bıraktığı yerde o gece saat 7’yi beş geçe kim o gece oradaymış, kimin telefonu sinyal vermişse orada da bir ipucu elde edebilirler. Onu da yapmamışlar.
-Hem ben hem Gülistan’ın ailesi, ikimiz de fakir aileyiz. Ben amelelik yapıyorum. 21 yaşına kadar o çocuğu ne eziyetle büyüttüm.
-T24
Herkese merhaba. Ankara'da Yargıtay'ın önündeyim. Neden? Çünkü Yargıtay üyesi Yüksel Kocaman ve Yargıtay Başkanlığı Meclis’ten sorduğumuz bir soruya cevap vermiyor. Biz de Yargıtay'ın önüne geldik ve sorumuzu duymalarını sağlamaya çalışıyoruz. Kulaklarını kapatmışlar, sorumuzu duymuyorlar.
Hâkimler ve Savcılar Derneği Başkanı Mustafa Polat:
"Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından 12. Yargı Paketi kapsamında gündeme getirilen, tapu dairelerindeki 30.000 TL üzerindeki işlemlerde tarafların avukat bulundurma zorunluluğuna ilişkin düzenleme teklifi, mülkiyet hakkı ve sözleşme hürriyeti açısından ciddi endişeler barındırmaktadır.
Hukuki güvenliğin tesisi için tapu işlemlerinde avukat desteği elzem görülüyorsa; avukatlık ücretleri, vatandaşın halihazırda ödediği 'Tapu Harcı' içerisinden karşılanmalıdır.
Vatandaşın mülkiyet hakkını kullanırken ek maliyetlere mahkûm edilmesi yerine; devletin aldığı harçlardan bu hizmetin finanse edilmesi hem yargının yükünü hafifletecek hem de vatandaşın mağduriyetini önleyecektir. Sosyal devlet ilkesi, adaleti ulaşılabilir kılmayı gerektirir, paralı hale getirmeyi değil."
Elektrik ve doğalgazda uygulanan Devlet katkısı, Bakanlar tarafından sürekli dillendiriliyor. Ama aynı dillendirmeyi garanti ödemelerinde bu netlikte ve şeffaflıkta göremiyoruz. Bütçeden EÜAŞ ve BOTAŞ'a görevlendirme gideri olarak yapılan ödemeler geçen yıl toplamda 350 milyar lirayı geçti. Bütçedeki yüksek faiz gediği ve yüksek bütçe açığı nedeniyle bu sübvansiyonların azaltılması yönünde yeni adımlar atıldığını, kullanım sınırları getirildiğini biliyoruz. Görünen o ki; stratejik tehditler bu sübvansiyonların ciddi şekilde azaltılması veya kaldırılması için kamuoyuna bir gerekçe olarak sunulacak gibi. Bu da, önümüzdeki günlerde elektrik ve doğalgaz faturalarımızın artması anlamına gelebilir. Hazırlıklı olun diyeceğim, ama nasıl hazırlanılır inanın ben de bilmiyorum…
Prof. Dr. İsmail Erünsal:
"Hükümet kütüphaneciliğe çok para yatırıyor ama o paralar boşa gidiyor. İşi bilmeyen adamları işin başına getiriyorlar. Bir tanesi, kadı sicillerinin ciltlerini eski bulmuş, 300-400 yıllık ciltleri söktürüp, yeni cilt kaplatmış. Bunu da büyük hizmet olarak söylüyor adam.
Üniversite rektörleri, kütüphanelere bağış kitap arıyor. Yurt dışında üniversiteler bağış kitap kabul etmez."
➖40 gün önce Meclis’te duyurmuştum gübre sahteciliğini daha doğrusu soygununu,
🔬Belgeleriyle, laboratuvar sonuçlarıyla…
💡Nihayet Tarım ve Orman Bakanlığı kabul etti;
👉“Evet biz de araştırdık doğruymuş, bazı gübre fabrikaları sattıkları gübrenin muhteviyatından çalmış, vatandaşı kandırmış, biz de ceza kestik!”
➖İyi de, devletine güvenen milletin suçu ne?
🌾Sahte gübreleri satın alıp kullanan, hem para hem de ürün kaybı yaşayan çiftçimiz ne olacak?
👉Onun kaybının tazminatını kim ödeyecek?
💡Böyle bir yönetim anlayışı, devlet kültürü olur mu?