PKK’ya “ düzenleme”yapılırken hapisteki hastalara, yaşlılara, masum erlere acaba bir “ düzenleme”niye düşünülmüyor? Ya kanayan yaramız olan KHKlara?Su içmek için emir gereken erler niye hala hapiste?
@hallederiztamam Adamın! icindeki kötülük direkt yüzüne yansımış. Bu da onun farkında. Aynaya baktıkça Allah'a isyanını masumlara iliserek yapıyor . P....k
Stoppen Sie die Abschiebung der Familie mit 3 Kinder – Empfehlung der Härtefallkommission - Kampanyaya imza ver! https://t.co/KMz887Roi8 @ChangeTR aracılığıyla
Dün akşam KHK ile işinden ve aşından edilen bir ailemizin sofrasına misafir olduk, iftarımızı birlikte açtık.Dinlediğimiz hikayeler, tanık olduğumuz haksızlıklar tek bir gerçeği haykırıyor: KHK zulmü sürdükçe adaletten söz edilemez.
Toplumsal barışın yolu, bu hukuksuzluk iklimini sonlandırmaktan geçer. KHK mağduriyetleri derhal bitmeli. Yurttaşlarımız işlerine iade edilmelidir.
Gönül Soframız: KHK Mağdurları
Bir annenin feryadı: “Evladım güneşi göremediği için artık ben de güneşe bakamıyorum.”
Bir başkası: “Herkes bilmeli ki bu devlet de bizim, evlat da bizim.”
KHK’lı vatandaşlarımızın sesi olmaya; onların hukukunu ve onurunu savunmaya kararlılıkla devam edeceğiz.
Bugün Nagihan’ı, Nimet Ecem’i ve Şüheda Sena’yı cezaevinde ziyaret ettim. Biraz kırgındılar bana, çünkü 3 aydır gidememiştim yanlarına.
Nezaketlerinden yüzüme vurmasalar da, gözlerindeki o ince siteme hazırdım. Haklıydılar…
Dışarıdaki "yoğunluk" mazeretinin, dört duvar arasındaki o ağır ve durmuş zaman karşısında ne kadar hükümsüz kaldığını idrak etmemek mümkün değil elbette.
Unutulmak, hapsedilmekten daha ağır olsa gerek...
Bu üç genç kadının gözlerinde ülkenin kaybolan vicdanını zaman zaman başınızı öne eğerek izleyebilirsiniz. Başınızı öne eğerek; çünkü elinizden bir şey gelmemesinin çaresizliği vardır, çünkü o bakışlar karşısında aklıselim bir vicdanın taşıyamayacağı bir mahcubiyet vardır.
Sohbetimiz sırasında o cümle döküldü Sena'nın dudaklarından.
Öylesine sade, iddiasız bir gerçeklikle:
“Ömrümüz gidiyor, çok anlamsız ya...”
Şikayet değildi; mantığın ve hukukun askıya alındığı absürt bir tiyatroya sitemdi aslında. Anlamsızlık karşısında insanın bir nevi sessiz isyanı... Çünkü bizzat insan eliyle, hukuk kisvesi altında üretilmiş, sistematik bir gaddarlık onların yaşadığı anlamsızlık. İnsanın, en verimli çağında, nedenini ve niçinini izah edemediği bir sebeple dört duvar arasında erimesi…
Akıl, bunu "anlamlandırmayı" reddediyor. Çünkü zulüm, doğası gereği mantıksızdır.
Sonra kendine konuşur gibi bir mırıldanma:
“Hala ümitli olabilir miyiz?”
Dante’nin Cehennem’inin kapısında "Buradan içeri girenler, her türlü ümidi geride bıraksınlar" yazar. Oysa bu gençler cehennemlik bir suç da işlemediler; onlar sadece yanlış zamanda, yanlış yerde bulunmak zorunda bırakıldıkları gerçeğini yok sayan adaletsiz bir yargının bedelini ödüyorlar.
Dokuz yıl… Dile kolay.
Levinas, "Ötekinin yüzü, beni sorumlu kılar" der. Bugün o üç gencin yüzü, sadece beni değil, tüm toplumu, adalet diyen herkesi, mühürlü kalpleri ve suskun dilleri sorumlu kılıyor.
Biz bu anlamsızlığa "dur" diyene kadar; o duvarların ardında, birbirine dayanarak "Hala ümit var mı?" diye mırıldanan o ses, gök kubbede yankılanmaya ve bizden alacaklı olmaya devam edecek.