Bu ülkede iktidara karşı seçim kazanmak suç.
Silivri halkı 31 Mart’ta sandığa gitti, oyunu kullandı, Bora Balcıoğlu’nu başkanı seçti.
Azılı bir suçlu gibi yine sabah baskınıyla, yine polis araçlarıyla, yine “yolsuzluk” iddiasıyla hedef alındı.
Bora başkanım; sen doğduğun topraklar için mücadele ettin. Silivri seni seçti, çünkü seni tanıyor. Biz de seninle durmaya devam edeceğiz.
Silivri halkına sesleniyorum: Bu muhterislerin çaresizliğidir. Merak etmeyin biz bu kötülüğü bitireceğiz. Sandık gelecek, onlar gidecek.
KK’yi 13 yıl boyunca genel başkan olarak taşıyan bir partide ciddi, belki de tamir edilmesi mümkün olmayan yapısal sorunlar yok mudur?
Bazı gerçeklerle yüzleşmenin zamanı gelmedi mi?
Bugün yaşananları yalnızca rejimle işbirliği yapan bir avuç ihtiras sahibinin komplosuna indirgemek eksik bir okuma olur. Daha isabetli yorum şudur: Rejim, partinin yapısal zaaflarını doğru teşhis etmiş ve stratejisini tam da bu zayıflıklar üzerine kurmuştur.
Bu yüzden asıl soru şudur: Bu aşamada öncelik partiyi kurtarmak mı olmalı, yoksa CHP’yi aşan daha geniş bir siyasal zemini kurmak mı?
Bir gerçek giderek belirginleşiyor: 2024 seçimleriyle ortaya çıkan, henüz adı konulmamış, hatta kendisinin bile tam farkında olmadığı geniş bir demokratik hareket var. Türkiye’nin umudu giderek bu harekettir. Bu hareket, CHP’nin kurumsal habitatının ötesinde siyaset üretebilme kapasitesi kazanmak zorundadır.
Çünkü bu hareket enerjisini CHP koridorlarında tüketirse, Türkiye’nin önündeki son demokratik umutlardan biri de buharlaşacaktır.
Taktik olarak ne yapmak gerektiğinin kolay bir cevabı yok. CHP içindeki hukuk mücadelesini sürdürmek elbette gerekir. Ama bu mücadeleyi asıl mücadelenin yerine ikame etmemek şarttır. Bir süre ikili bir çalışma yürütülebilir. Fakat bu hareketin adını koymak ve oradan ilerlemek, artık asıl yol gibi görünüyor.
A Millî Takımımız için, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatları doğrultusunda, AK Parti Tanıtım ve Medya Başkanlığı tarafından hazırlanan “Siz Hepiniz Biz Türkiye” marşı sizlerle.
Millî Takımımızın Dünya Kupası yolculuğunda birliğimizi, beraberliğimizi ve ortak heyecanımızı yansıtan bu anlamlı çalışma; milyonlarca vatandaşımızı ay-yıldızlı formamızın etrafında buluşturan güçlü bir mesaj taşımaktadır.
Bu kıymetli eser için başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Ak Parti Tanıtım ve Medya Başkanlığı’na, katkı sunan, emeği geçen herkese teşekkür ederiz.
Yarın delinin biri gitse tüm CHP MYK’nın adını geçirerek bir ifade verse, sonra biri de “sizin de isminiz geçiyor aklanın gelin” dese ne olacak.
Biz iktidara hukuk anlatmaya kalkarken cehalet bizim eski arkadaşlarımızın paçalarından aktı.
Dün, adalet ve hukuk sistemi adına utanç verici bir gündü.
Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker mahkemede, uğradığı şantajı, işkence ve taciz gibi zorbalıkları anlattı.
Salondaki herkesin tüyleri diken diken oldu. Bu anlatımlar�� ben de milletimizle paylaşmak istiyorum.
İBB kumpas davasının, 19 Mart darbesinin sahibi saraydaki zihniyetin nasıl metodlar kullandığını ibretle okuyacaksınız.
Yargıyı yerle bir eden bu zihniyetin peşinden koşan ve “arınma” ifadesini dilinden düşürmeyen, pankartlar asan “saray kayyumu” da bu vahim ifadeleri derhal okusun!
https://t.co/39BNFNzjca
Partimizde herhangi bir diyalog zeminine gerek yoktur. Parti hukukumuz yani tüzüğümüz açıktır. Parti hukukunun dışına asla çıkılamaz! Tedbir kararı olağanüstü kurultay yapmamıza engel değildir.
Partimiz 103 yıllık tarihinin en ağır günlerini yaşıyor. Parti olarak olağanüstü zamanlardan geçiyoruz ve bu olağanüstü sorunların çözümü "olağanüstü" kurultayı toplamaktan geçer. Bunun için partimizde yeterli imza toplandı. Olağanüstü kurultay talebi göz ardı edilemez, uygulanmamazlık yapılamaz!
Partimiz bir çukurun içine itilmiştir ve bu çukurdan çıkışın tek yolu olağanüstü kurultaydır. Olağanüstü kurultaya gitmeme gerekçeleri asla kabul edilemez.
Üç kuruşluk siyasi kavga için bu insanların çığlıklarına kulaklarını tıkayanlara, yargılanmadan insanları suçlu ilan edenlere, buradan koltuk kapmaya niyetlenenlere kim ne kadar beddua etse az! Fatoş Pınar Türker bugün anlattı bunları, 1,5 sene sonra konuşabildi, o konuştu bütün salon ağladı…..
“Vatan'a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm ama sonra ben 2. girdim herhalde nezarete. Asistanım vardı. "Sen niye buradasın Canan" dedim. “Beni de aldılar Pınar Hanım” dedi. Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı, işte Fatoş geldi, Ceyda geldi. Tanımadı��ım bir sürü insan geldi. Sonra artık orada tabi hiç görmemişsinizdir muhtemelen görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz çünkü şeyin altında olduğu için Bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. Artık kaçıncı gün ne şeyde, bir bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi. "Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstünü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."
“Peki” dedim, “gidebilir miyim?” “Hayır” dedi. “Eşofmanını da indir” dedi. İndirdim. “Çamaşırını da”. “Nasıl yani” dedim? “İndireceksin” dedi. Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim. “Şimdi yere çömel” dedi. Ondan sonra, o tutanlar varsa çıkabilir, ben utanmıyorum ama yani hani bu onurunu gururunu insanların belki şeyini yıkmak için yapılıyormuş ama hani yapan utansın, ben utanmıyorum. “Cinsel organını aç” dedi. Başını, arkanı dön, eğil filan.“Tamam” dedi. Halbuki ben şimdi biz ne olduğunu anlamıyoruz hani, bu arada ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Diğer arkadaşlarımızın farklı polis memurları varmış, daha farklı uygulamalar olmuş olabilir. Ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Bir de bunun biz şey olduğunu da anlamadık yani hani eldiven taktı ya eline, eldiveni kullanmadığı için biz mutlu olduk. Çünkü ben böyle jinekolojik muayene filan gibi bir şey olacak zannettim. Hani eldiven takınca biz sevindik nezarette sonra, tutuklandıktan sonra Fatoş'un çığlıklarıyla Elif'in ağlamasını hiç unutmuyorum. Her şey film gibi.
O an bir avukatın telefonuyla annemi aradım, kızlarımla konuştu. Hepsi ağlıyorlar filan. Sonra biz Silivri'ye geldik akşam vakti. Hakikaten film gibi. Çünkü insan cezaevine düşeceğini hani bir de böyle yedi sülalesinde böyle bir şey olmayınca, hiç suça bulaşmayınca filan hiç insanın aklının ucundan geçmiyor ama olabiliyormuş. Her şey insana dairmiş. Geldik, bize dediler ki sizi dediler merak etmeyin biz 5 kadınız. Bir de dışarıdan bir firma temsilcisinin eşiymiş o var. Siz dediler 6 kişilik koğuşa koyacağız. A biz çok sevindik filan. Sonra müdür hanım dedi ki Adalet Bakanlığı'ndan dedi talimat işte talimat geldi dedi. Sizi ayrı ayrı koyacağız dedi. Bizi götürdüler böyle ilk biz el eleydik Elif'le zaten. Elif de İtalya'da tatildeydi, sonra ona hani firar filan dediler de Elif kendi ayağıyla geldi duruşma salonuna ve sürekli şey diye ağlıyor kendisi, hatırlamıyorum. "Ama ben gelmek zorundaydım Pınar Hanım, kaçamazdım" diyor. El ele tutuşuyoruz biz Elif'le, ilk koğuşun kapısına geldik, "Burası sen" dediler. Açtılar koğuşu, koydular beni içine. Kapı kapandı. Ben hemen cama koştum. Cama koştum çünkü bir yanımdaki koğuşa "Elif, Fatoş seni koydular mı?" Sonra Fatoş'u sonra seni sonra Elif'i. Fakat biz sırayla Fatoş çok çığlık atıyordu.
Fatoş çok çığlık atınca, ben ona bir şey olacak diye ben bari susayım dedim yani bütün gece şey diye geçti o gecemiz. Çünkü birimiz susuyoruz, birimiz ağlıyoruz. Bir de daha fenası ses gelmezse birbirimizi görmüyoruz, camdan konuşuyoruz. Orası da ağırlaştırılmış müebbet arkadaşlar yatıyormuş. Alt katta da cama çıktı başka kadınlar, dedi ki İBB geldiniz mi dedi.
Büyükşehir belediyesinde yönetici bir kadına çıplak ve uyuşturucu kaçakçısı gibi cinsel bölge muayenesi ile gözaltı işlemi yapanlar yargılanacaksınız...
LÜTFEN OKUYUN
#İBBDavası'nda 47.gün
"Cinayet büro ev baskına gönderilmiş"
Medya AŞ Genel Müdürü #FatoşPınarTürker beyanda bulunuyor.
"Bir gün sonra sabah saat 05.30'da evime polis geldi.
Ben iki kızımla yalnız yaşıyorum.
Kapı çaldığında ekran üzerinden polisleri gördüm ve Allah'tan avukatımı arayabildim. Çünkü polisler içeri girdikten hemen sonra telefonumu aldılar.
"Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
Çocuklar ağlıyordu.
"Bir bardak su vereyim" dedim.
"Hayır."
"Küçük kızım okula gidecek."
"Hayır."
"Sakın kimse yerinden kıpırdamasın."
Sürekli delil karartmaktan s��z ediliyordu.
Oradaki polislerden biri, sanırım bir komiserdi. Gözlerindeki ifadeyi hiç unutamayacağım.
Bir ara bana:
"Kaşe var mı?" diye sordu.
"Ne kaşesi?" dedim.
"Şirket kaşesi."
"Yok" dedim.
"Ben şirketin genel müdürüyüm, şirket kaşesini evimde ne yapayım?"
Buna rağmen evi aramaya devam ettiler.
Biz pijamalarımızla öylece bekliyorduk.
Çocuklar ağlıyor, kimse hareket edemiyordu.
Bir noktada polise:
"Siz mali suçlar için gelmediniz mi?" diye sordum.
Polis:
"Biz Cinayet Büro'dan geldik" dedi.
Bunu duyunca kızlarım daha da korktu.
"Ne cinayeti?" dedim.
"Şu anda operasyon yürütülüyor, biz görevlendirildik" dedi.
O an yaşadıklarımız gerçekten tarif edilmesi zor şeylerdi.
Bir bardak su bile veremediğim çocuklarımın yanında, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda yaşananların bir tiyatro mu yoksa bir kâbus mu olduğunu hâlâ tarif edemiyorum.
Sonrasında sağlık kontrolüne götürüldüm.
Orada bir polis memuru, başına bir şey gelmediğinden emin olmak için annemi aramama izin verdi.
Daha sonra tekrar aramama da izin verdi.
Kendisine bu insani davranışı nedeniyle teşekkür borçluyum.
Ben evden bu şekilde ayrıldım.
Küçük kızımı son kez okuluna bırakmış oldum.
Akşam geri döneceğimi düşünüyordum.
Sonra Vatan Emniyet'e götürüldük.
Açıkçası ilk başta oradan çıkamayacağımı düşündüm.
Fakat içeri girince asistanımı gördüm.
"Canan, sen neden buradasın?" dedim.
"Beni de aldılar" dedi.
Sonra diğer arkadaşlarımız gelmeye başladı.
Tanıdığım ve tanımadığım birçok insan getirildi.
Sonrasında artık orada yaşamaya başladık.
Nezarethane şartlar��nı anlatmak istemiyorum ama umarım hiçbiriniz hayatınız boyunca görmek zorunda kalmazsınız.
Bodrum katta olduğu için cam yoktu, pencere yoktu.
Gün mü gece mi anlamıyordunuz.
Bir gün kadın polis memuru geldi.
"Arama yapılacak" dedi.
Bizi sıraya dizdiler.
Sonra beni küçük bir odaya aldılar.
Odayı da, o polis memurunu da hayatım boyunca unutmayacağım.
Memur:
"Üstünü çıkar" dedi.
Çıkardım.
Sonra:
"Altını da çıkar" dedi.
Şaşırdım.
Ama çıkardım.
Ardından:
"İç çamaşırını da çıkar" dedi.
Ne olduğunu anlayamadım.
Ama söylediklerini yaptım.
Sonra:
"Çömel" dedi.
Daha sonra çeşitli hareketler yapmamı istedi.
O an ne yaşadığımızı gerçekten anlamıyorduk.
Kadın memurun eldiven takması bile bize normal bir sağlık kontrolü yapılacağı hissini vermişti.
O kadar yabancıydık bu sürece.
Sonrasında tutuklandık.
Akşam saatlerinde Silivri Cezaevi'ne getirildik.
Hayatında hiç cezaevine girmemiş bir insan olarak yaşadıklarım gerçekten bir film sahnesi gibiydi.
İnsan, suç işlemediği sürece bir gün cezaevine düşebileceğini hiç düşünmüyor.
Ama olabiliyormuş.
Her şey insana dair.
Cezaevine geldiğimizde bize:
"Merak etmeyin, siz beş kadınsınız. Sizi aynı koğuşa koyacağız." dediler.
Buna çok sevindik.
Ancak daha sonra müdür geldi ve:
"Adalet Bakanlığı'ndan talimat geldi. Hepiniz ayrı ayrı koğuşlarda kalacaksınız." dedi.
Bizi tek tek farklı koğuşlara götürdüler.
İlk gün birbirimizi sadece pencerelerden görebildik.
Ben koğuşa konulduğum anda pencereye koştum.
Çünkü diğer arkadaşlarımın da yan koğuşlara yerleştirildiğini anlamıştım.
Fatoş'un sesini duyuyordum.
Çok ağlıyordu.
Bir şey olacak diye korkuyordum.
Bütün gece pencerelerden birbirimize seslenerek geçti.
Birimiz ağlıyor, birimiz teselli etmeye çalışıyordu.
İlk gecemiz böyle geçti."
Adaletin, hukukun, hakkaniyetin bittiği; geleceğe dair ümidin tükendiği toplumlarda var olma şevki çöküşe geçer. İnsanlar geleceğe güvenmediği için aile kurmaktan çekinir, doğurganlık düşer, nesiller eksilir ve millet içten içe bir yok oluşa, erimeye sürüklenir.
Liyakatsizliğin pençesinde umudunu da yitiren gençler, devletinden kaçar ve en büyük risklerden biri, beyin göçü başlar. Akıl sürgün edildiğinde devletin nizamı çöker, meydan bir avuç kifayetsiz muhterisle, dalkavuğa kalır.
Güzel ülkemizde bugün olanlar tam da budur.
Sevgili gençler,
Bu yürüyüş; adaletin, liyakatin, özgürlüğün, geleceğin yürüyüşüdür.
Bereketin, refahın, huzurun, sevginin, 86 milyon insanın yürüyüşüdür.
Hep birlikte, Genel Başkanımız @eczozgurozel ile birlikte yürüyelim arkadaşlar.
Yavuz Saltık, 2019’da Fatih’te siyanür içerek intihar eden dört kişilik aile detayına da değindi.
Kimsesizler mezarlığına koyulmak zorunda kalacak olan ve borçları nedeniyle intihar eden o aileyi Saltık, İmamoğlu’na anlatıyor. İmamoğlu’nun verdiği tepkiyi Saltık böyle anlattı:
Bir Sosyal Hizmetler Daire Başkanı iken hepiniz hatırlayacaksınızdır mutlaka. Pandemi dönemiydi çünkü ben de göreve yeni başlamıştım. Fatih'te 4 yetişkin kardeş siyanür içerek intihar etmişti Başkanım. Şimdi ben de Sosyal Hizmetler Daire Başkanıyım. Yani bir şey becereceğim diye beni oraya atamışlar.
Gitsen de bu yoksullara, ihtiyaç sahibi insanlara yardım edin. Şimdi böyle bir şey oldu ki belediyeye 1 kilometre yakınlıkta bir hanede yetişkin 4 insan intihar ediyor. Ben hemen olay yerine intikal ettim. Durum gerçekten çok acı bir durum. Yetişkin 4 kardeş yoksulluktan ve açlıktan intihar etti Sayın Başkanım. Hani o sen komşusu tokken aç yatan bizden değildir şeyi var ya hadis-i şerif. E biz şimdi ne yapacağız? Bundan da sorumlu kişi benim.
Ben mahallenin muhtarına gittim o zaman. Bir de mahallenin bakkalına gittim. Dedim ya "Yakışıyor mu?" dedim ya "Burada 4 yetişkin insan intihar ediyor ve duymuyor musunuz Sayın Muhtar?" Bakkalla daha da sert konuştum. Bakkal bana inanılmaz bir tonda "Yavuz Bey" dedi "öyle bilip bilmeden konuşmayın. Bu aile" dedi "öyle gururlu bir aileydi ki biz veresiye defterine istediklerini gelip yazdırabilecekken utancından evden dahi çıkmadılar. Biz de" dedi "birkaç esnaf arkadaş poşetlerle şey topladık" dedi "yardım, şeylerini topladı.
Zili çaldık açmadılar. Biz kapının önüne bıraktık" dedi "şeyleri poşetleri, yardım poşetlerini. 15 gün orada kaldılar almadılar" dedi gururlarından. Son 1 ay sadece yumurta yemişler o aile. Ben şimdi mahcubiyetle Ekrem Başkanımızı aradım, ben şimdi ve bu arada ailesinden 1 tane tanıdığı, akrabayı, taallukatından hiçbir kimse çıkmamış. Hiç kimse.
Ben sordum "Biz de göreve yeni başlamışım, belediyede prosedür nedir?" bilmiyorum. Dediler ki "Bunlar kimsesizler mezarlığına defnediliyor böyle olunca, kimsesi yok. Aileden bir efradından kimse yok."
Ben de Başkanımı aradım, dedim "Başkanım, bizim bir arkadaş grubumuz var bu Doğu Güneydoğu'ya, Balkanlar'a yardıma gittiğimiz arkadaş grubu. Onlarla biz konuştuk, bizim gönlümüz bu arkadaşların, bu 4 kişiyi, 4 kardeşin kimsesizler mezarlığına defnedilmesine razı değil bizim gönlümüz."
Ben cümlemi tamamlamadım, belki Başkan hatırlayacaktır, tamamlatmadı bana. "Biz sahip çıkıp gömmek istiyoruz." diyecektim.
Dedi ki "Biz kimin için varız?" dedi "Yavuz. Sen şimdi hemen olay yerine gidiyorsun, cenazeleri teslim alıyorsun ve sahibi İBB'dir. Biz o insanlar için varız." dedi.
Utanç verici!
Bugün diplomamı iptal eden zihniyet, yarın sizin malınıza, mülkünüze, paranıza, işinize el koyar demiştim.
Asırlardır şehr-i emanete, İBB’ye ait olan; İBB Miras’ın olağanüstü restorasyonu ile 16 milyon’a ait Yerebatan Sarnıcı’na da göz koydular, el koydular.
İşte gelinen nokta budur.
Yazıklar olsun!
Tarihin görmediği kardeşlik ruhunu bana yaşatan Genel Başkanım Özgür Özel’e teşekkür ediyorum.
Tarihin en doğru tarafında duran Mansur Yavaş’a teşekkür ediyorum.
Bütün yol arkadaşlarıma, bürokratlarıma teşekkür ediyorum.
Ruhumuz Kuvay-ı Milliye ruhudur. Hazır olun; çocuklar, kadınlar, halkımız tarihin en büyük yürüyüşünü başlatacaktır.