Kuran’ın anlamını hiç bilmeyen hafızlar var ülkemizde ve dünyada. Yetişen hafızlar çeşitli törenlerde ve ‘özel günlerde’ melodik olarak seslendirme yapıyorlar. Teknik olarak şarkıdan hiçbir farkı yok.
Hafız olmayanlar da Kuran’ı dinliyor, okuyor, ‘hatim indiriyor’, ama anlamıyla bir ilişkileri olmuyor günlük yaşamda.
Bu şuna benziyor, Martin Heidegger’in almanca orijinalinden kitaplarını ezberleyip besteleyip okumak, Heidegger’i yaşatma derneği kurup her gün burda toplanıp almanca şarkılar söylemek ama Heidegger hakkında en ufak bir fikre sahip olmamak.
Yoksa onların salatları el çırpma ve ıslık çalmaktan mı ibaret?
Bu ucube anlayışı ‘din’ diye kimler yutturdu insanlığa? Ve yutanlar neden hala uyumaya devam ediyor?
Türkiye'den;
Bugüne kadar duyduğum
en isabetli gelecek öngörüsü.
Ayakları yere basan, doğru bir zeminden beslenen, dünyanın yarınlarını özetleyen, herkese istikamet gösteren güçlü cümleler...
Hep başkalarından duyardık bu tür cümleleri. Artık kendi cümlelerimiz dünyada yankılanır oldu.
Burada devletlere de bireylere de bir yol haritası dunuluyor.
Selçuk Bayraktar:
"Bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur, sınırlarımıza yığılan konvansiyonel ordular değildir.
Tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve cebimizdeki cihazlara sızan 'Teknokapitalist Küresel Tahakkümdür.
Bu tahakküm, geçmişin diktatörlükleri gibi kaba kuvvetle de gelmiyor.
Milyarlarca insanı uyuşturucu gibi müptela kılan bir sistemle, "Gönüllü bir esaret" olarak hayatımıza giriyor.
Sadece makinelerin insanı taklit etmesinden bahsetmiyorum, insanların hızla makineleştiği karanlık bir çağa doğru yol alıyoruz.
Harezmi de, İbn-i Sina da, Newton da, Einstein da hepimizin sahip olduğu o aynı mucizevi insan beynine sahipti; teravatlarca enerji tüketen ruhsuz bir veri merkezine değil.
Yaklaşan kuantum çağının tehditlerine karşı kalkanlarımızı bugünden örmeli, iletişim ağlarımızı Kuantum-Dirençli şifreleme algoritmalarıyla donatarak, küresel tekellerin sızamayacağı otonom ve milli mimariler inşa etmeliyiz.
Bu kuşak; kendi göbeğini kendi kesen, 'Biz en iyisini yapabiliriz' diyen, zihinsel prangaları parçalamış, asil bir hürriyet kuşağıdır.
Hakikat şudur ki; istikbalin anahtarı başkalarının yazdığı karanlık satırlarda değil, alemlerin mimarının kalbimize nakşettiği irademizde ve 'bir' olmanın muazzam sırrındadır."
Antik Mısır'daki felaketler mucize mi yoksa zincirleme ekolojik çöküş mü?
Araf 130–135'in Mısır tarihi, arkeoloji ve ekoloji bilimi ışığında yeniden okunması
Araf suresinde bir şekilde herkesin zihninde yer etmiş olan çekirge ve kurbağa istilası imgeleri ile Nil'in kana bulanması anlatıları fantastik birer mucize gibi kodlanmıştır. Musa ile Firavun toplumunun karşılaşmasını anlatan bu bölüm geleneksel anlatıda çoğunlukla birbirinden bağımsız doğaüstü gökten gelen felaketler dizisi şeklinde okunur. Önce tufan gelir, ardından çekirgeler, bitler, kurbağalar ve sonunda suyun kana dönüşmesi. Fakat Kuran'ın kendi kelimeleri dikkatle takip edildiğinde bundan daha farklı bir okumaya kapı açılmaktadır. Kuran bu olaylara hiçbir zaman mucizeler demez, ayet yani yani göstergeler der. Dahası bunları ayatin mufassalat yani birbirinden ayrılmış, fasılalarla belirginleşmiş yani aralarında belli zaman dilimleri olan göstergeler olarak tanımlar.
Ardından üzerlerine tufanı, çekirgeleri, ekin zararlılarını, kurbağaları ve kanı, birbirinden ayrıştırılmış göstergeler olarak irsal ettik. Yine de büyüklük tasladılar ve cürüm işleyen bir kavim oldular.
Araf 133
Ayetin yapısı olayları tek gecede veya birkaç hafta içinde peş peşe meydana gelmiş olağanüstü hadiseler olarak okumamızı zorunlu kılmaz. Ayetin öncesi ve sonrasını birlikte ele aldığımızda zamana yayılmış bir tür çevresel zincirleme reaksiyonlar dizisi belirir. Modern ekoloji bilimi, Nil'in eski su mimarisi, Ramsesler dönemi idari belgeleri ve antik Mısır arkeolojisini birlikte değerlendirdiğimizde ise insanların kendi elleriyle sebebiyet verdikleri ekolojik yıkım ihtimali şaşırtıcı derecede somutlaşacaktır. Derine doğru inelim. Yine hayli uzun bir yazı olacak, sıkılganları şöyle köşeye doğru alalım :)
Anlatı Araf 130 ile olayların çevresel zeminini verir:
Firavun avanesini yıllarca ürünlerden eksiltmeyle yakaladık ki hatırlasınlar.
Araf 130
Ayetteki es-sinin dilimize sene olarak geçmiş bir kavram, uzayan yılları tanımlar, Kuran'da bir de aam olarak geçen kavram da yıl olarak çevrilir ama eksiktir, bu ikisinin farkına şimdilik girmeyeceğim ama kısaca değineyim, Arapçada sene kelimesi genellikle kıtlık, kuraklık ve zorluk yılları için kullanılırken aam kelimesi yağmur, bereket ve kurtuluş yılları için kullanılır. Ürünlerden noksanlaştırma ise tarımsal üretimde meydana gelen süreklilik kazanmış bir düşüşü gösterir. Böylece 133. ayette görülen olaylardan önce zaten uzun yıllara yayılmış bir ekonomik ve ekolojik gerilim söz gözlemlenir.
Bu ayrıntıyı yaklaşık M.Ö. 13. yüzyıl ortalarındaki Mısır tarihine baktığımızda yakalayabiliyoruz.
British Museum'da bulunan Papyrus Anastasi VIII isimli belge Ramose adlı bir görevlinin Djehutyemheb adlı başka bir yöneticiye gönderdiği gerçek bir idari mektuptur. Müze kaydı da papirüsü doğrudan bu iki kişi arasındaki hiyerarşik yazışma olarak tanımlar.
Mısırbilimci Sarah Groll mektupta adı geçen tarihsel kişilere dayanarak belgeyi II. Ramses'in 36 ila 39. saltanat yılları arasına tarihlendirir. Geleneksel II. Ramses kronolojisi kabul edildiğinde bu yaklaşık M.Ö. 1240'ların ilk yarısına denk gelir. Groll'un dikkat çektiği asıl husus ise tarihten daha önemlidir, mektup normalde sulak ve üretken bir bölgeden beklenen ürünlerin ilginç bir şekilde gelmediğini anlatmaktadır.
Balık miktarı düşmüştür. Tahıl ve yulaf sevkiyatında sorunlar vardır. Tamarisk isimli bitki bulunamamaktadır. Her yıl tarımsal ürün taşıması gereken deniz taşıtları beklenen yükü alamamaktadır. Groll bu durumu ciddi kuraklık koşullarının göstergesi olarak yorumlar ve belli başlı bölgelerin süreğen yıllar boyunca olağan üretkenliğini kaybettiğini belirtir.
Yani elimizde II. Ramses döneminde doğu nil ve doğu sınır kuşağında gerçek bir kuraklık ve tarımsal üretim krizi yaşandığını gösteren antik bir idari kayıt mevcuttur.
Dolayısıyla Araf 130'daki yıllarca süren ürünlerden noksanlaştırma ifadesi tarihle örtüşür.
Nil sistemindeki değişimin başka bir jeolojik izi daha vardır. Mısır'ın oldukça güneyindeki Amara West çevresinde yapılan kanal araştırmaları bir Nil kolunun yaklaşık M.Ö. 1270 civarında artık düzenli mevsimsel akışını sürdüremediğini göstermiştir. Tarihlemenin hata aralığını göz önünde bulundurmalıyız fakat araştırma II. Ramses zamanında Nil'in bazı kollarında su rejiminin ciddi biçimde değiştiğini ve daha önce tarıma hizmet eden alanların giderek kuraklaştığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Yani iki farklı veri türü aynı genel resmi desteklemektedir. Jeoloji değişen Nil rejimini gösterirken bir idari papirüs ise üretim ve balık miktarındaki sıkıntıyı belgelemektedir.
II. Ramses döneminin doğu deltası'nı bugünkü Mısır haritasına bakarak düşünmek büyük bir hata olur. Pi-Ramesses II. Ramses döneminin başkentiydi, bugünkü Mısır'ın kuzeydoğusunda, Nil Deltası'ndaki Kantir ve Tell el Daba çevresinde bulunuyordu. Bölge nehir kolları, kanallar, bataklıklar ve limanlarla iç içe bir su coğrafyasına sahipti.
Avusturya Arkeoloji Enstitüsü'nün Tell el Daba çalışmalarında Pelusiac Nil kolundan doğuya doğru ayrılan geniş F2 ve F3 kolları ve bunları birbirine bağlayan daha küçük su yolları tespit edilmiştir. Yerleşilebilir alanlar ise bu su yollarının arasında kalan ve taşkından korunan kum yükseltileri üzerinde bulunuyordu. F2 kolu sığ olmasına rağmen deniz ulaşımına elverişliydi. Başkent'in liman ve ticaret sistemi bu nehir ağının üzerinde yaşamaktaydı. Pelusiac Nil kolu antik çağda Nil deltası içinde kuzeydoğuya doğru akıp Akdeniz'e ulaşan ana kollardan biriydi. Bugün büyük ölçüde kurumuş ve eski yatağı değişmiş durumdadır.
Firavun Mısırı Nil'e bağımlıydı fakat Nil'in suyunun insan hayatına nasıl ulaştığı yalnızca doğal olaylar tarafından belirlenmiyordu. Kanalların açık tutulması, su yollarının düzenlenmesi, sürekli temizlik ve bakımlarının yapılması, setlerin korunması, tarım alanlarına suyun dağıtılması, limanların kullanılabilir tutulması ve ürünlerin deniz taşıtlarına taşınması örgütlü insan emeğine bağımlıydı.
Böylesine yoğun biçimde yönetilen bir sistemde uzun süreli kuraklık zincirleme etkiler doğurur. Su azaldıkça kanalların taşıma kapasitesi değişir, tortu birikmesi kolaylaşır, tarım alanları küçülür, üretim azalır ve sistemin her parçasını çalışır durumda tutmak daha fazla insan emeği gerektirir. Nitekim antik Başkent'in yüzyıllar sonra terk edilmesinin temel nedenlerinden birinin Pelusiac Nil kolunun giderek kuruması ve su sisteminin işlevini kaybetmesi olduğu arkeolojik araştırmalarda açıkça görülmektedir.
Aynı zamanda Araf suresinde anlatılan çevresel olayları toplumsal çatışmadan bağımsız düşünmemek gerekir.
Musa'nın hareketinin zorunlu işgücünde veya devletin günlük üretim ağında ne kadar büyük bir kesinti meydana getirdiğini gösteren çağdaş bir Mısır belgesi elimizde yok. Fakat tarihsel sistemin yapısı bize şu mekanizmayı açık bırakmaktadır, zaten çevresel stres altında bulunan bir ekonomide devletin işgücü, taşımacılık veya su yönetimi organizasyonunun bozulması doğal bir iklim sorununu çok daha büyük bir toplumsal felakete dönüştürebilir. Yani Musa taraftarlarının Firavun'a hizmet etmeyi bırakması bu kuraklık ortamında ekolojik yıkımı daha da şiddetlendirmiş olabilir mi? Antik belgelerde iş bırakma ve grev eylemlerine rastlayabilir miyiz?
Bir nehir taşkınının yönetilebilir bir olay mı yoksa yıkıcı bir felaket mi olacağını insan altyapısı büyük ölçüde belirleyebilir.
Araf 133'teki tufan'ı tekrar hatırlayalım. Taşkın kuraklığın devamındaki şok olabilir mi?
İlk bakışta uzun kuraklık yıllarının ardından bir tufan yani büyük taşkın gelmesi çelişkili görünebilir. Ama Nil'in ekolojik ve hidrolojik yapısı açısından bu bir realitedir.
Nil'in Mısır'daki taşkınları büyük ölçüde binlerce kilometre güneyde, özellikle Etiyopya yaylalarındaki yağışlarla belirlenir. Birkaç düşük taşkın yılını olağanüstü güçlü bir taşkın yılı takip edebilir. Kurak bir dönem, ertesi yılalrda aşırı yağış meydana gelmesini engellemez.
Sorun tam tersine daha da büyüyebilir. Uzun süre düşük suya göre biçimlenmiş, tarımsal üretimi düşmüş, kanallarında tortu biriktirmiş ve insan yönetimi zayıflamış bir delta sistemi aniden büyük miktarda su aldığında eskiden yönetilebilir olan taşkın geniş alanları su altında bırakabilir.
Bu nedenle Araf 130'daki uzun süreli ürün kaybı ile Araf 133'teki tufan aynı çevre krizinin iki farklı evresi olabilir.
Taşkın ayrıca bir sonraki çevresel olay için gereken zemini hazırlayacaktır. Çekirgeler.
Çöl çekirgesinin biyolojisi burada Kuran'daki sıralamayla dikkat çekici biçimde uyuşmaktadır.
FAO verilerine göre çöl çekirgeleri yumurtalarını yeterince nemlenmiş kumlu veya kumla karışık killi toprağa bırakırlar. Yumurtaların gelişmesi için toprak nemi, yavruların gelişebilmesi için de yağış sonrasında oluşan yeşil bitki örtüsü gerekir. Popülasyon yoğunluğu arttıkça çekirgelerin davranışı değişir ve tek başına yaşayan bireyler sürü davranışına geçebilir.
Daha da önemlisi bunun bir zaman ölçeği vardır. FAO'nun biyolojik verilerine göre bir çekirge nesli yaklaşık üç ay sürer ve uygun şartlarda sayı her nesilde yaklaşık yirmi kat artabilir. Teorik olarak üç ayda 20, altı ayda 400, dokuz ayda 8.000 katlık bir artış mümkündür.
Bu nedenle Kuran'daki fasılalı kavramı yeniden belirleyici hale gelir.
Tufan ile büyük bir çekirge sürüsü arasında aylar bulunması beklenir. Olaylar mufassalat yani birbirinden ayrılmış göstergeler olarak tanımlanıyorsa ekoloji biliminin ihtiyaç duyduğu zaman aralığı ayetin yapısıyla tam olarak uyuşur.
Aşırı yağış veya taşkın sonrası Mısır, Sudan, Sina ve Kızıldeniz çevresindeki yarı kurak alanların nemlenmesi, yeni bitkilerin çıkması ve birkaç çekirge neslinin üremesi sonucunda delta tarım alanlarına ulaşan büyük sürüler oluşabilir. Çekirge sürülerinin günde yüz kilometreyi aşabilen mesafeler kat edebilmesi nedeniyle üreme alanlarının bizzat Nil tarlalarının içinde bulunması da gerekmez.
Ayetteki bir sonraki gösterge böylece doğrudan anlaşılabilir bir ekolojik mekanizmaya dönüşecektir, çöken tarımın bir sonraki böcek istilası, kummal.
Çevirilerde el-kummal çoğunlukla bitler şeklinde verilir. Fakat kelimenin eski Arapça kullanım alanı bundan daha geniştir ve ekinlere musallat olan küçük zararlılar anlamı taşır.
Uzun süren ürün kaybının ardından taşkın yaşamış, daha sonra çekirge saldırısına uğramış bir tarım ekonomisinde geriye kalan mahsulün hem tarlada hem de depolarda küçük zararlılara karşı son derece kırılgan hale gelmesi beklenir.
Burada ayet bize böceğin zoolojik türünü vermez. Dolayısıyla belirli bir modern türü kummal ile özdeşleştirmek de gerekli değildir. Ayetin söylediği daha temel düzeyde yeterlidir, çekirge istilasının ardından yeni bir küçük bitki zararlısı dalgası ortaya çıkmaktadır.
Ekolojik sistemlerde bu tür ardışıklıklar olağandır. Bir habitatta su, nem, bitki örtüsü ve depolama şartları değiştiğinde bütün böcek grupları da kendi üreme sürelerine göre farklı zamanlarda tepki verirler. Tüm olaylar zincirleme tetiklenir.
Böylece tufan, çekirge ve bitki zararlıları dizisi aynı çevre bozulmasının farklı gecikme sürelerine sahip sonuçları olarak okunabilir.
Bir taşkının en belirgin sonuçlarından biri su çekilirken geride binlerce sığ gölcük, kanal cebi, bataklık ve geçici sulak alan bırakmasıdır. Bunlar ise amfibiler için son derece verimli üreme alanlarıdır, yani kurbağalar.
Kurbağaların yumurtaları ve larvaları sığ, sıcak ve özellikle büyük balıkların sınırlı olduğu geçici sularda çok hızlı gelişebilir. Aynı dönemde ortaya çıkan büyük böcek popülasyonları da erişkin kurbağalar için olağanüstü bir besin kaynağıdır.
Dolayısıyla kurbağa istilası için bir anda milyonlarca kurbağanın gökten yağması şeklindeki düşünce primitiftir. Aylar önce taşkınla oluşmuş çok geniş bir bölgede aynı üreme mevsiminde büyüyen büyük bir kurbağa kuşağı gelişebilir.
Sonra geçici sular çekilmeye başlar.
Su ısınır, kirlenir, oksijeni azalır, yaşam alanları daralır. Yoğun kurbağa popülasyonları kalan nemli alanlara ve insanların yerleşimlerine doğru hareket etmeye başlar.
Böylece insanların gözlemlediği asıl olay zaten ekosistemde oluşmuş devasa bir kurbağa popülasyonun aynı dönemde insanların yaşam alanlarını istila etmesi olabilir.
Dizinin en çarpıcı kelimesi ed-dem yani kandır.
Fakat Kuran'ın söylediği ile sonraki fantastik anlatı geleneğinin söylediğini birbirinden ayırmamız şarttır. Araf 133 Nil'in bütün suları gerçek kana dönüştü demez. Ayette yalnızca dem geçer.
Burada modern tatlısu ekolojisi son derece ilginç bir mekanizma sunmaktadır.
Bazı mikroskobik tatlısu canlıları uygun koşullar oluştuğunda olağanüstü yoğunluklara ulaşarak suyun rengini kırmızıya çevirebilir. Özellikle öglena adı verilen mikroorganizmaların oluşturduğu yoğun kümelenmeler bilimsel literatürde doğrudan red bloom yani kırmızı su patlamaları olarak tanımlanmaktadır.
2024 tarihli kapsamlı bir ekoloji incelemesi bu canlıların özellikle sıcak, besince zengin ve organik yükü yüksek durgun sularda çoğaldığını göstermektedir. Yoğun kümelenmeler sudaki oksijeni azaltabilir, su ekosistemini bozabilir ve balık ölümlerine yol açabilir. Euglena sanguinea adı verilen tür ise yoğunlaştığında belirgin kan kırmızısı su oluşturabilmekte ve bazı türleri balıklara zarar veren toksinler üretebilmektedir. Ve literatüre geçen adı da ilginçtir, burgundy blood alga, yani burgonya kan yosunu.
Uzun süren tarımsal krizden sonra gelen taşkın çok büyük miktarda organik materyali ve besini su sistemine taşır. Taşkın çekildikçe kanallar ve gölcükler birbirinden ayrılır. Akış yavaşlar. Sığ su Mısır güneşinde hızla ısınır. Ölü bitkiler, hayvan atıkları, tarımsal materyal ve yerleşimlerden gelen organik yük suda birikir. Böyle bir sistem mikrobiyal patlamaların oluşması için gereken şartları üretir.
Sonuç gerçekten de gözle görülür biçimde kan kırmızısı su olabilir.
Araf'taki kan göstergesinin doğal bir tatlısu biyolojik olayıyla meydana gelmesi bilimsel olarak mümkündür ve ayetteki zincirin tamamı ekolojik olaylardır. Zincirin son halkasının da ekolojik olması bağlama uygundur.
Zühruf 48, 49 ve 50'de Musa Firavun anlatısında:
Onlara gösterdiğimiz her gösterge diğerinden daha büyüktü..
şeklinde anlatılması her müstakil krizin çözüme yaklaşmasında tekrarlayan kriz dalgaları zinciri izlenimi yaratmaktadır.
Olayların hangi firavun döneminde yaşandığına dair bugün kesin olarak ortaya çıkmış çağdaş bir belge yoktur. Bu nedenle II. Ramses şimdilik bazı kanıtlarla desteklenen bir hipotezdir.
Ama elizmide bir tarih üst sınırı da bulunur. Merneptah Steli yaklaşık M.Ö. 1208-1207'de Kenan'da Israel olarak tanımlanan bir halktan söz eder. Hiyeroglifte kullanılan işaretler bu ismi bir şehirden ziyade bir insan topluluğu olarak sınıflandırmaktadır. Bu ibare daha sonraki İsrail topluluğuyla tarihsel süreklilik olarak kabul edilecekse Mısır'dan ayrılmayla ilişkilendirilecek temel kırılmanın bundan önce gerçekleşmiş olması gerektiğini gösteren önemli bir üst tarih sınırıdır.
Dolayısıyla yaklaşık M.Ö. 1240'larda çevresel gerilim yaşayan Başkent ile yaklaşık M.Ö. 1208'de Kenan'da belgelenen Israel topluluğu arasında kronolojik açıdan makul bir aralık vardır.
II. Ramses Mısırı'ndan kalan Turin Grev Papirüsü devlet işçilerinin topluca işi bırakabildiğini gösteren en eski belgelerden biridir. Bu belge Firavun yönetiminde çalışan grupların toplu biçimde üretim ve bakım faaliyetlerinden çekilmesinin tarihsel olarak mümkün olduğunu kanıtlar. Eğer Musa'ya katılan geniş bir işçi veya bağımlı emekçi kitlesi Firavun yönetimini protesto ederek kanal temizliği, set bakımı, tarımsal üretim ve taşımacılık gibi günlük görevleri aksattıysa, zaten kırılganlaşmış olan Nil sistemindeki çevresel krizin çok daha hızlı büyümesine katkıda bulunmuş olabilirler.
Ve ilginç bir bilgi daha, antik Mısır'da Firavun'un en temel görevi evrensel ve toplumsal düzen olan Maat'ı korumak ve Nil'in her yıl düzenli taşmasını sağlamaktı. Bu ekolojik çöküş zinciri sıradan bir doğa olayı olmanın ötesinde Mısır halkının gözünde bizzat Firavun'un tanrısallığının ve politik meşruiyetinin çöküşü anlamına gelecekti. Musa'nın siyasi zaferi bu ekolojik krizin Firavun'un otoritesini sıfırlamasıyla doğrudan bağlantılıdır.
Kuran güneşi, ayı, geceyi, gündüzü, yağmuru, bitkilerin çıkmasını, canlıların oluşumunu ve göklerin düzenini sürekli ayet olarak adlandırır. Bunların ayet oluşu düzenli biçimde işleyen doğa sistemine dikkat çekilmesinden ileri gelir.
Bu nedenle Araf 133'ü bilimsel ve ekolojik mekanizmalarla açıklamak ayet niteliğini destekler. Ama desteklenmeyen şey 'ayet' kelimesinin mucize olarak çevirilmesi ve doğaüstü bir takım numaralar olarak anlatılmasıdır. Kuran'da hiçbir şekilde doğaüstü mucize anlatısı yer almaz.
Kuran'ın anlatısında Firavun toplumunun kendi azgınlıkları ve taşkınlıkları nedeniyle karşılarına çıkan göstergeleri rasyonel biçimde okuyamamalarından kaynaklanan bir yıkım yer alır.
Yıllar süren üretim kaybı, kuraklık, toplumsal gerilimin büyümesi, fikir ayrılıklarından ortaya çıkan grevler, su sistemlerinin kırılması, taşkınlar, aylar sonra tarımı yok eden çekirge sürüleri, ardından küçük zararlıların türeyip kalan ürünleri vurması, değişmiş sulak alanların kurbağa popülasyonlarını insanların yaşam alanlarına taşıması ve su sisteminin kendisinin bakteriler ve alglerce bozularak kan görünümüne varabilecek yoğun mikrobiyal etkinin ve biyolojik bir değişimin yaşanması. Bu ekolojik bir reaksiyonlar zinciridir.
Bu yüzden anlatının merkezinde Firavun ve avanesinin ısrarla sihir dediği şey aslında ısrarla okunmayan ekolojik ve toplumsal göstergelerin sonuçlarıdır.
Araf 130–135'te tarif edilen olayların tamamı doğa yasaları çerçevesinde gerçekleşen bir dizi zincirleme ekolojik olaydır.
Çevresel olarak kırılganlaşmış bir toplumda doğal süreçlerin, insan yönetimindeki bozulmaların ve canlı sistemlerin gecikmeli tepkilerinin birbirine eklenerek büyük bir ekolojik çöküş yaratmasıyla bütünüyle uyumludur.
Göstergeler yani ayetler doğanın işleyişinin sonuçlarının artık görmezden gelinemeyecek kadar görünür hale gelmesidir.
Ve düşünce deneyi:
Madem ki doğanın yasaları ve bozulan su rejimi Firavun sistemini adım adım yıkıma götüren asıl 'ayetler'di, o halde anlatının sonundaki o büyük kapanışı, suların açılması ve Firavun'un boğulması sahnesini de bu ekolojik çöküşün nihai zirvesi olarak yeniden düşünmek nasıl olur?
Uzun yıllar süren kuraklıklar ve ani taşkınlarla dengesini bütünüyle yitirmiş, yatak değiştirmiş ve altyapısı çökmüş devasa bir nehir sisteminde suların aniden çekilmesi doğaüstü bir anomali midir, yoksa hidrolojik bir gerçeklik mi? Musa ve ezilen halkının yürüyerek aştığı o kuru yol, deltada suyu çekilmiş eski bir Nil kolunun tabanı, Firavun ve ordusunu yutan o devasa su kütlesi ise aynı havzada patlayan son bir ani taşkın şoku olabilir mi?
Belki de en büyük ayet doğanın şaşmaz yasalarının gerçek yöneticisinin, kendini yeryüzünün tanrısı zanneden bir tiranı bizzat Maat adına kontrol ettiğini sandığı sularda boğmasındadır.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Kuran'da baba ve erkek olarak çevrilen 'eba' ve 'racül' kavramları üzerine
İdeolojik hegemonya ve kurucu babalar sistemi
Klasik Kuran çevirilerinde karşılaşılan en büyük yapısal sorunlardan biri antik köklere sahip kavramların zamanla semantik daralmaya uğrayarak yalnızca yüzeysel anlamlara indirgenmesidir. Kuran metninin analizi tarihsel anlatıların veya gelenek ezberlerinin ötesine geçilerek kelimelerin kök oluşum hikayeleri ve semantik sabitleri yani kelime koordinatları metodu adını verdiğimiz yöntem üzerinden yapıldığında metnin altındaki güçlü sosyolojik mimari ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda Kuran çevirilerinde baba veya ata olarak çevrilen aba-ebi ve erkek olarak çevirlen rical-racül kavramlarının biyolojik cinsiyet veya akrabalık bağlarının çok ötesinde toplumların ideolojik inşasını ve güç yapılarını tanımlayan temel kavramlar olduğunu keşfedebilir miyiz? Derine doğru inelim. Bilgi bombardımanına karşı tetikte olalım ;)
Arapça Semitik bir dildir ve kökleri kadimdir. Antik Arapça köklerine inildiğinde EBV kökü bir şeyin var olmasına, sistemleştirilmesine, yönetilmesine veya ideolojik olarak inşa edilmesine kaynaklık eden 'kurucu otorite' olarak karşımıza çıkar. Bakım veren, koruyan, var edip geliştiren yapı yöneticisi eb'tir. Baba da toplumun en çekirdek mikro grubu olan aile'nin kurucusu olarak konumlanır ama bu bir sonuçtur. Yani fikir kurucu olmaktan dallanır. Bir şeyin icat edilmesine, ortaya çıkmasına, ıslah edilmesine veya yönetilmesine sebep olan herkese ve her şeye o şeyin 'eb'i yani atası veya babası denir. Eb-ebi tekil aba ise çoğuldur.
Modern sosyoloji terminolojisiyle ifade edilecek olursa, aba kavramı tam olarak sosyolojinin kurucu babaları terim adıyla founding fathers veya felsefi akımların, kültürlerin veya ideolojilerin kurucu mimarlarına tekabül eder. Toplumu şekillendiren, dogmaları belirleyen, manifestoları yazan kanaat önderleri, aydınlar veya karizmatik liderler, kelimenin tam anlamıyla kendi inşa ettikleri yapının 'aba'sı haline gelirler.
Kurucu babalık yani aba mekanizması sosyolojik düzlemde iki boyutta çalışmaktadır ve bu boyutlar kavramın etki alanlarını anlamamızı sağlar.
Bir kavmin ideolojik lideri o toplumun kurucu babasıdır ve ürettiği değerler yalnızca o sosyolojinin sınırları içinde meşruiyet ve bağlayıcılık taşır. Örneğin modern Türkiye'nin kurucu babası Atatürk'tür. Türk toplumu için Atatürk'ün fikirleri, devrimleri ve manifestoları birincil referans kaynağıdır, toplum sürekli olarak ondan alıntılar yapar ve sosyolojik krizlerde bu kurucu iradenin argümanlarına başvurur. Burada dini bir tartışmaya girmek gereksizdir. Toplumsal gerçeklik bize bu sosyolojik örneği en güzel şekilde vermektedir. Ve Venezuela'nın kurucu babası olan Simon Bolivar'ın fikirleri, ideolojik kodları veya tarihsel kararları Türk kavmi için bağlayıcı veya şekillendirici olmaz. Bir eba'nın öğretisi kendi kurduğu ve sınırlarını çizdiği toplum için anlamlıdır.
Kuran'da müşriklerin kendi statükolarını savunurken sürekli referans verdikleri 'Biz atalarımızı/abaena bir yol üzerinde bulduk' argümanı biyolojik babalara veya dedelere duyulan bir özlem midir? Tam aksine bu ifade ideolojik kurucuların, statüko mimarlarının ve kabile aydınlarının inşa ettiği yerel kültürel hegemonyayı temsil eder.
Evrensel boyutta ise Kuran'da spesifik bir etnik grubun veya kabilenin dar kalıplarını aşan evrensel bir kurucu iradeyi tanımlarken de eba kavramı kullanılır. Burada fikir ve ideolojik kurucu baba olarak karşımıza İbrahim nebi çıkar ve onun kuruculuğu Kuran'da anlatıldığı şekliyle bir serüvendir. İbrahim figürü erken yaşlarından itibaren toplumunun hakim ideolojisinde bir takım terslikler olduğunu farketmiş ve toplumun peşinden gittiği inancın sapkın olduğunu tespit ederek daha yüksek ve hakiki bilgelik ve erdemi keşfetmeye çalışmıştır. Bu figürün felsefe, kozmoloji ve sosyoloji üzerine çalışan bir bilim insanı olarak konumlandığını görebiliriz.
Hac suresi 78. ayette geçen ve babanız İbrahim'in milleti şeklinde çevrilen ifade bu bakış açısıyla İbrahim'i yeryüzündeki tevhid ideolojisinin kurucu babası ve ideoloğu olarak konumlandırır. İbrahim yerel ataların ve ideologların dar sistemini yıkarak evrensel bir tevhidi sistemin kurumsal inşasını oluşturduğu için bu sistemin eba'sı kabul edilir. Sistem inşası fikrini unutmayalım, hayati bir meseledir.
Eba kavramının kurucu otorite anlamını tam olarak haritalandırabilmek için onunla doğrudan ilişkili olan racül kavramının semantik sabitini de belirlemek mecburiyetindeyiz. Çünkü yapacağımız doğru koordinatlandırma bizi 1200 yıldır yanlış çevrilen Ahzab suresi 40. ayetinin en doğru teviline ulaştıracaktır.
Kuran terminolojisinde biyolojik cinsiyet olan erkek zeker kelimesiyle ifade edilir. Fakat çevirilerde rical ve racül kelimelerinin de erkekler ve erkek olarak anlamlandırıldığına rastlamaktayız. Bu tamamıyla hatalıdır. RCL kökü kendi ayakları üzerinde durma yetisine sahip, ayakları üzerine basıp yürüyüp harekete geçen demektir. Kuran'ın semantik haritasında racül sosyolojik bir duruş, inisiyatif alabilme kapasitesi, dirayet, liyakat ve toplumda etki üreten statü sahibi kişi demektir. Kendi ayakları üzerinde durabilen, toplumda inisiyatif alabilme kapasitesine sahip, ekonomik veya politik güç barındıran, kendi yetenekleri ve bilgi birikimi ile toplumda bir statü ve titr kazanmış karar alıcı, dirayetli ve liyakatli statü sahiplerine racül denir.
Gündelik dile de yerleşmiş olan devlet ricali bu semantik hakikatin bir kalıntısıdır. Devletin liyakatli karar alıcıları, yani bürokratları tam olarak bu semantik zeminden beslenir. Dolayısıyla rical bir toplumun yönlendirici elitlerini, statü sahibi figürlerini ve muktedirlerini ifade eden teknik bir kavramdır.
Kuran'da sürekli yanlış çevrilip sürekli çarpıtılan Ahzab 40. ayet aslında en sarsıcı sosyolojik denklemlerden birini oluşturken eba ve rical kavramlarını bir arada kullanır. Muhammed içinizdeki rical'lerinizin tek birinin bile ebası değildir. Bu cümleyi çözümlememiz hayati önem taşır.
Eba ideoloji kurucusu, sistem mimarı, sosyolojik veya felsefi kurucu babalardı. Racül ise toplumun elitleri, statü sahipleri, karar alıcı ve etki sahibi yetenekli figürleriydi. Öyleyse ayeti Muhammed, sizin içinizdeki toplumdaki statü sahibi muktedirlerin, güç sahiplerinin, entelektüellerin kurucu ideoloğu, fikir babası, arkasını dayadıkları güç merkezi değildir. O ancak Allah'ın elçisidir. şeklinde tevil edebiliriz. Biraz daha açmak için Bakara 200'e gideceğiz ve konuyu aydınlatacağız.
Hacc menasiklerinizi bitirince, 'aba'larınızı andığınız gibi hatta daha güçlü bir şekilde Allah'ı anın.....
Bize burada ne deniyor? Aba ile eğer babalarınızı andığınız gibi ve hatta daha güçlü anın diyorsa, sosyolojik ve psikolojik olarak biyolojik baba figürünün sürekli, abartılı bir övgüyle ve heyecanla anılan bir figür olmadığını görürüz, bizim için önemli ama nostaljik bir anıdır. Fakat ayet çok şiddetli ve hararetli bir gündemde tutmadan bahsediyor. Burada bir terslik var, çünkü aba biyolojik baba olarak çevrilemez. Biyolojik baba da eb'tir ama tüm aba'lar biyolojik baba değildir, bunu unutmayalım. Öyleyse ayet bize ne diyor?
Aba ideolojilerin kurucu babaları, toplumların yönlendiricileri, manifestoların yazarları, modern deyimle aydınlar, filozoflar, izm'lerin kurucularıdır. Karl Marx, Adam Smith, Freud, Nietzsche veya Platon, İbni Haldun, Lincoln, Jean Paul Sartre, Gandhi ve Atatürk aba'lardır. (Aba çoğuldur ve aba'lar yanlış kullanımdır, ama Türkçe böyle bir dil. Konuyu kesintisiz açıklamak için böyle kullanımlar yapıyorum.)
Toplumlar kendi aba'larını yani kurucu ideologlarını nasıl anarlar?
- Sürekli onlardan alıntı yaparlar.
- Her argümanı onlara dayandırırlar. Anma günleri düzenlerler.
- Onların sözlerini, öğretilerini hararetle savunurlar, anımsarlar, bu sözleri her yere asarlar, okul kitaplarına eklerler, eğitim sistemlerinde yeni nesilleri kendi aba'larının ideolojileriyle donatırlar ve hayat sistemlerini onların manifestolarına göre kurgularlar.
O zaman Bakara 200'ü şu şekilde okumalıyız:
Hacc menasikleriniz bitince yani Kuran merkezli olarak ayet ve beyyineler ışığında argümanlı olarak tartışıp, münazara edip reddedilemez hakiki hüccetlere ulaşmanızın ardından sizin sosyolojinizi, sisteminizi borçlu olduğunuz kurucu ideologlarınızı, filozoflarınızı veya kanaat önderlerinizi geçmişte nasıl referans alıyor, onları nasıl hararetle gündemde tutuyor ve hayatınızı onların sözleriyle açıklıyor idiyseniz artık hüccetlere ulaştığınız için Allah'ı sisteminizin merkezine koyarak, ana referans kaynağı olarak en az o kadar, hatta çok daha şiddetli bir şekilde gündeminizde tutacaksınız.
Mükemmel bir emir. Allah'ın öğretileri hayatın, tüm referansların, tüm eğitim kurumlarının ana ideolojisi haline gelmeli diyor.
Tekrar Ahzab 40'a dönelim.
Muhammed nebi toplumdaki yetenekli, statü sahibi figürlerin kurucu ideoloğu, fikir babası veya felsefi lideri değildir.
Eğer Muhammed nebi kendi etrafındaki liyakatli ve statü sahibi kişilerin yani ricalin 'eba'sı kurucu aydını ve efendisi olarak kodlansaydı bu durum yeni bir beşeri ideolojinin doğumu anlamına gelebilirdi. Bu rical sınıfı da kendi meşruiyetlerini doğrudan bu karizmatik liderden aldıklarını iddia ederek toplum üzerinde hegemonik bir güç ağı, bir oligarşi veya kutsanmış bir entelektüel hanedanlık kurardı. Bi dakka.. Zaten kurmamışlar mı? Ahzab 40'ta yasaklanan ideolojik hegemonya 4 halife döneminde ve sonrasındaki Emevi ve Abbasi dönemlerinde tam olarak ayetle savaş edercesine inşa edilmiş.
Muhammed nebinin bir filozof, bir aydın veya bir izm kurucusu olan 'eba' statüsünden çıkarılıp kesin hatlarla Allah'ın elçisi statüsüne sabitlenmesi önemlidir.
Peki İbrahim nebi neden eba oluyor da Muhammed nebi olamıyor? Bu sorunun da cevabını çözümlediğimizde paradigma tam olarak oturacaktır.
Kurucu eba ile taşıyıcı resul farklı sistemlerdir ve İbrahim nebi de ricallerin abası değildir, milletin eba'sıdır. İbrahim şirke karşı tevhid sisteminin ilk kurumsal mimarı olduğu için sistemin eba'sıdır ve bu kurumsal sistemi diğer nebiler devam ettirir. Ahzab 40. ayet Muhammed nebi'nin eba olmasını reddederken yanına rical kelimesini ekleyerek çok spesifik bir tehlikeye işaret eder: Oligarşi ve hanedanlık. Yani İslam tarihine formüle edersek halifelik.
İbrahim nebi'de anlatılan sistem inşasıdır. Muhammed nebi ise yepyeni bir sistemin sıfırdan kurucusu olmak yerine ileticisi olarak konumlanır. Kuran'da ona defalarca 'Hanif olan İbrahim'in milletine uy' Nahl 123 talimatı verilir.
Ahkaf suresi 9. ayette Resul'ün ağzından 'Ben elçilerin ilk türedisi değilim' cümlesi gelir. Peki Muhammed nebi nedir? Sistemi ileten ve tüm nebilerin mühür vurucusudur. Nebilerin sonuncusu olarak çevrilir bu da hatalıdır bu kavramı ilerde açacağız ama kısaca değinelim.
HTM kökü bir kabın veya belgenin içine dışarıdan hiçbir şeyin girmemesi ve içindekinin dışarı sızmaması için ağzını kapatıp damgalamak demektir. Dolayısıyla hatemün nebi olmak 'tamamlanmış bir yapıyı dış müdahalelere karşı kilitlemek, güvenceye almak ve mühürlemek' anlamına açılır.
Yani artık veri alış verişi kapanmıştır, kimse yeni veri üretemez, toplumdaki gelecek racül'ler Muhammed nebi'ye isnat ile yeni kitaplar, yeni kurallar, yeni yasalar getiremez. Muhammed nebi sistemi mühürlemiştir. Ne kadar mükemmel bir yapı öyle değil mi? Ama tam tersini yaşıyor olmamız da ne kadar garip.. Kuran'dan kopmanın çaresizliği ile karşı karşıyayız.
Kelimelerin kök yapılarına ve semantik sabitlerine yani kelime koordinatlarına sadık kalarak yapılan analitik incelemeler bizi hakikate ulaştırır. Kuran'daki kelime seçimindeki milimetrik hassasiyet üst seviyededir. Eba kültür ve ideoloji inşa eden kurucu figür iken racül bu ideolojileri taşıyan veya sistemde statü elde eden elitist liyakatli karar alıcılardır. Allah, kendi taşıyıcısını yani Muhammed'i beşeri sistemdeki bir eba olmaktan koruyup ilahi sistemin aktarıcısı ve sistemin mühürleyicisi pozisyonuna yerleştirerek hem beşeri bir oligarşinin doğmasını engellemek istemiş hem de vahyin otonomisini yapısal olarak garanti altına almıştır. Yani kimse Muhammed nebi'ye isnat ederek Kuran ile çelişen, Muhammed nebi'nin bizzat mühürlediği kanunların üzerine kanun geliştirmemiş olması gerekirdi. Fakat bunu 1200 yıldır kimse başaramadı.
Rical ve aba konusu oldukça geniştir ve bu başlangıç Kuran'ı doğru anlamamız noktasında önemli mihenk taşlarından biridir. İlerde rical-racül konusuna tekrar döneceğiz.
Kuran'da tesadüflere yer yoktur ve onunla aydınlanmamız dileği ile.
* Evlatlık meselesi olarak anlatılan Zeyd ile ilgili uydurulan hikaye ve senaryoları ise başka bir yazıda çürüteceğiz.
Mezhepler politik ideolojilerdir. İslam dininin bizatihi kendisi oldukları iddiası %100 yalandır. Bu yalandan kurtulmanın ve arınmanın bir kaç yolu vardır.
Mezhep akımları ≠ İslam
Hadisler ≠ İslam
Ulema görüşleri ≠ İslam
Fıkıh ≠ İslam
Bu formülasyon zinciri zihnimizi arındırmak için küçük bir kıvılcımın çakmasını sağlayabilir.
Mezhepler ve tarihsel akımlar Kuran'ın metninden kopmuş şekilde kendi teolojilerini, fıkıhlarını ve politik duruşlarını inşa etmiş olan birer politik ideoloji'dir. Bu okuma dinler tarihi ve metin tenkidi açısından bize net bir çerçeve sunacaktır.
Ana akım kabul edilen Ehli sünnet ideolojisi ve Şii ideolojinin Kuran'dan kopuk ana sapmalarını da listeleyip aklımızda tutalım.
Ehli sünnet politik ideolojisinin Kuran'dan ana sapmaları:
- Nesh yani Kuran ayetlerinin iptal edildiği iddiası: Kuran'daki bazı ayetlerin hükmünün sonradan gelen başka ayetler veya hadisler tarafından ortadan kaldırıldığı inancı. Kaç ayetin iptal edildiğinin sayısını hiçbir ehli sünnet ideolojisi mensubu bilmez.
- Hadislerin vahiyleştirilmesi: Rivayetlerin Kuran'a eşdeğer veya onun hükümlerini kısıtlayıcı veya değiştirici bir vahiy kaynağı olarak kabul edilmesi. Bu ana sapmadır.
- Hadislerin Kuran'ı açıkladığı yalanı: Hiçbir hadis Kuran'ın herhangi bir ayetini ya da suresini açıklamaz. Bu yalanın 1200 yıldır nasıl sürdürüldüğü meselesinin nedenini okumaya üşenen cehalet kaynaklı fanatizm'de aramak gerekir.
- Kuran'ın yanına tonlarca kaynak eklenmesi: Kuran'ın tek başına yeterli olmadığı, anlaşılamayacağı iddiası ve anlaşılabilecek olanın ise sözde alimlerin yorumlarının kitaplaştırılmış halleri olduğu pazarlaması ile Kuran'ın yerine konulması. Bu en kritik gizleme operasyonudur. Kitlelerin Kuran'ı bilmemesi diğer kitapları Kuran zannetmelerinden ileri gelir.
- Mürtedin öldürülmesi: Dinden çıkanın katledilmesi gerektiği hükmü. Burada kastedilen din Ehli sünnet politik ideolojisidir. Politik sapmanın cezası ölümdür.
- Recm: Zina edenin taşlanarak öldürülmesi meselesi politik şekilde rivayet külliyatına sokuşturulmuş bir İbrani geleneğidir.
- Şefaat meselesi: Hesap gününde resullerin, ulemanın veya şehylerin Allah'ın kararına etki ederek günahkarları kurtarabileceği kurgusu. Pasifizmi beraberinde getirir, Ehli sünnet politik ideolojisinin en önemli dinamiği mankurt kitleler yaratmaktır.
- Kabir azabı meselesi: Ölüm ile kıyamet arasında fiziksel ve spiritüel bir azap veya ödül süreci uydurularak Kuran dışı bir alan yaratılması ve bu alanda söz sahibi olanların gizli bilgilere sahip ulemalar olduğu anlatısı.
- Mehdi ve mesih beklentisi: Ahir zamanda dünyayı kurtaracak bir lider beklentisi tam da ideolojiye uygun bir pasifizm pompalar.
- Kadın aleyhtarı fıkıh: Kuran'da bulunmayan çeşitli yasak ve kısıtlamalarla kadın kimliği toplumdan tecrit edilir.
- İcma ve ulema kutsiyeti: İdeoloji kurucuları din bilgini olarak pazarlanır. Mezhep imamlarının, fıkıhçıların ve bir takım şeyhlerin ortak görüşünün yanılmaz kabul edilip sözlerinin sarsılmaz bir yasaya dönüştürülmesi.
- Kadercilik: İnsanın iradesini arka plana iten Emevi politik atmosferinde yaratılmış olan 'her şeyin önceden yazıldığı ve değiştirilemez olduğu' inancı. Kadercilik bir Emevi tasarımıdır.
Şii politik ideolojisinin Kuran'dan ana sapmaları:
- İmamet ve ismet doktrini: Dini liderliğin Ali soyuna ait olduğuna ve bu imamların resuller gibi günahsız ve hatasız yani ismet kabul edilerek insanüstüleştirilmesine inanmak.
- Gaybet ve beklenen mehdi: 12. imam'ın ölmediği, yüzyıllardır gizlendiği yani gaybet halinde olduğu ve dünyayı kurtarmak için geri döneceği şeklindeki temel teolojik kurgu.
- Batıni Kuran okuması: Kuran ayetlerinin sadece imamların bildiği gizli anlamları olduğu iddiasıyla ayetlerin aşırı yorumlanıp kendi politik hedeflerine göre yontulması. Katolik ideolojideki 'incil'i ancak papa yorumlar' düşüncesi Şii ideolojide 'Kuran'ın gizli anlamlarını sadece imamlar bilir'e dönüşmüştür.
- Türbe kültü ve aşırı tevessül: Ölmüş imamların kabirlerinin kutsanması ve onlardan doğrudan medet umularak duaların onlara yöneltilmesi.
- Takiyye: Sosyal ve siyasi tehlike anlarında inancı gizleme veya yalan söyleme durumunun temel bir ibadet ve inanç esası haline getirilmesi.
- Kuran'ın eksik olduğu iddiası: Ali'yi öven ayetlerin Kuran'dan çıkarılmış olduğu inancı.
Yüzyıllar boyunca ilmek ilmek işlenen bu politik ideolojileri zihnimizden kazımadan İslam'ın özüne ulaşmamız mümkün değildir.
Katoliklik, ortodoksluk, protestanlık, yahudi karaizmi, Tibet budizmi, sünnilik, şiilik ve diğer tüm mezhepler politik ideolojilerdir.
Dini bir otorite ve tahakküm aracı olmaktan çıkarıp aslına döndürmek ancak kelimelerin köklerine inerek Kuran'ı tarihsel müdahalelerden arındırılmış en çıplak haliyle okumakla mümkün. Kuran'ı sonradan üretilen tüm bu sahte kutsallıklardan ve politik baskılardan bağımsız, doğrudan kendi kavramsal koordinatları içinde anlamak bin yıllık zihinsel esaretten kurtulmamızın ve hakikate temas etmemizin tek yolu olacaktır.
Kuran = İslam
Camilerde her hafta bitmeyen şekilde 'cami ihtiyaçları' için para toplanması alışkanlık haline gelmiş ama cami çevresinde yaşayan yetimler, yaşlılar, eğitim masraflarını karşılayamayanlar, borç yükü ile ezilmiş olanlar, uyuşturucu batağına saplanmış olanlar veya hastane ve ilaç masraflarını karşılamaya güç yetiremeyenler için hiç yardım toplanıyor mu? Açıkçası rastlamadım. 'Bu hafta bölgemizden şu kişinin ihtiyaçları için yardım toplayacağız' anonsu hiç yapıldı mı?
Ülkede 90 bin küsür cami var. Her hafta cami çevresindeki 1 aile için yardım toplansa yılda 5 milyon lokal sorun çözülmüş olur. Ve Salat'ın unutturulan, toplum ve millet hafızasından silinen işlevlerinden biri budur.
Çalışmayan bir din var elimizde ve bu din Kuran'daki din değil. Parçalar var ama birleşip anlamlı bütün oluşturup bir türlü çalışmıyor. Eksik unsur ne olabilir?
https://t.co/sRmDCknlrr
Düşünce deneyi 🧠
Derilerine, “Bize karşı niçin şahitlik ettiniz?” dediler. Dediler: “Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Ve O sizi ilk kez yaratmıştı; O'na döndürülüyorsunuz.”
Fussilet 21
Araştırılmaya ve üzerinde düşünmeye değer bir konu. Eğer derilerimiz maddesel boyutta konuşma yeteneğine sahip değilse ama farklı bir yaşam biçiminde konuştuğu söyleniyorsa, öyleyse düz mantıkla konuşmuyor olabilirler mi?
Buradan hareketle insanın halife atanma sürecinde meleklerin ve İblis'in de konuşma yetenekleri olmayan farklı formlar olduğunu düşünebilir miyiz?
Varlık boyutlarına uygun çok daha karmaşık bir iletişim formunda mı diyalog kurdular?
Bilim kurgu filmlerinden iki örnek vererek zihnimizi biraz açmak istiyorum:
- Avatar filminde Navi'ler biyolojik ve nöral ağlarla iletişim kuruyorlardı. Filmde kelimelere ve sese ihtiyaç duymadan sinir uçlarının fiziksel teması ile duyguların, anıların ve biyolojik kodların doğrudan zihinden zihine veya doğaya aktarımı şeklinde bir iletişim söz konusuydu.
- Christopher Nolan'ın yönettiği Interstellar filminde onlar olarak anılan gelecekte çok ileri bir teknolojik düzeye ulaşmış beş boyutlu gelişmiş formlar vardı. Bu varlıklar zamanı fiziksel bir boyut olarak bükebilen uzak gelecekteki insan soyunun kendisisiydi aslında ama iletişim yöntemleri farklıydı. Bizler zamanı ileri doğru akan bir nehir gibi yaşarken onlar zamanı tıpkı bir dağ veya vadi gibi topolojik bir mekan olarak görüyorlardı. Geçmişe veya geleceğe aynı anda erişebiliyorlardı. İletişim metotları karmaşıktı, zamanın fiziksel bir mekan olduğu kendi boyutlarından insan boyutuna veri iletmek istediklerinde yerçekimi anomalileri mesela tozların yere düşüş deseni veya saatin yelkovan hareketini manipüle ederek veri iletiyorlardı.
Öyleyse melekler ve iblis bize bu zamana kadar anlatılan, kanatlı, şeffaf, uçuşan ya da kırmızı suratlı, boynuzlu ve kötücül antropomorfik formda canlılardan çok daha farklı formda, hatta Fussilet 21'de anlatıldığı gibi konuşma yeteneği görünürde asla olmayan ama bambaşka bir iletişim metodu olan, hayalimizin çok daha ötesinde formlar olabilir mi?
Birileri zihnimize gravürlerle, resim sanatıyla, film ve dizi endüstrisiyle ve çeşitli korku hikayeleriyle format atarken gerçekleri de bizden gizliyor olabilir mi?
Üzerinde düşünelim mi?
Kamusal düzelticilik ne değildir?
Çevresel gürültü örneği
Dünyanın 5 farklı ülkesi aynı soruna nasıl yaklaşıyor?
Geleneksel ve yüzeysel din anlayışı salih amel kavramını bireysel 'nafile' ritüellerin tekrarı olarak anlatır. Toplumda da salih amel yalnızca gece kalkıp boncuk çekmek, uzun 'namazlar kılmak' veya bireysel vicdanı rahatlatan hatimler indirmek olarak algılanmaktadır.
Kuran'da salih amel doğrudan bozulmuş olanı düzeltmek, tahrifatı gidermek, kaosu nizama sokmak ve kaynağını kurutarak onu ıslah etmek anlamına gelir. Salih amel etken, yapıcı ve bozulan dengeyi inşa edici aktif müdahaledir.
Bireysel çabalar toplumsal adaleti ve düzeni sağlamada tek başına yetersiz kaldığından Kuran'ın vadettiği en büyük ve en nüfuzlu ıslah görevi kamu yönetimi birimlerine ve devlet mekanizmalarına düşer. Kamusal otorite düzenleyici yasaları ve mali yaptırımları ile toplumsal bozulmayı engellemek ve ıslah edici işleri kurumsallaştırmakla yükümlüdür.
Bir sorunu inceleyelim ve bu sorun bir kafe-bar işletmesinin hem bina içine hem de sokağa yayılan desibeli yüksek ve rahatsız edici müzik yayını olsun.
Türkiye'de mekanizma şöyle işler: Denetim yoktur. Vatandaş rahatsız olduğunda belediyeye şikayet eder, zabıta gelir, desibel ölçümü yapar ve idari para cezası keser. Ceza işletmenin 2 masasından çıkaracağı maliyet kadar semboliktir. İşletme cezayı öder ancak ses sisteminde veya yalıtımında teknik değişiklik yapması konusunda baskı sistemi yürütülmez. Ertesi gün kaldığı yerden devam eder.
Belediye vatandaşın mağduriyetinden gelir elde eder. Gürültü devam ederse mağdur olan vatandaş tekrar şikayet etmek zorundadır. İdare bozukluğun devam etmesinden dönemsel gelir sağlarken mağduriyet kalıcı hale gelir. Uygulanan bu yöntem çürümeyi yaygınlaştırır, mağduriyet üzerinden gelir elde edilir ve çözümsüzlük sürdürülür. Dünyadaki en zayıf sistem budur.
ABD'de mekanizma nasıl işliyor? Örneğin New York'ta şehre özel bir gürültü kodu protokolü bulunur. Her türlü canlı müzik ve yayın izinleri önceden yalıtım ve teknik desibel sınırlandırma şartına bağlanır. Bir işletme asla yalıtım yapmadan ve yasal desibel sınırı üzerinde yayın yapamaz.
Şikayet ve ihlal tekrarında cezalar katlanmakla kalmaz ve Eyalet Alkollü İçki Kurumu işletmenin canlı müzik iznini ve içki ruhsatını iptal eder. İşletme ceza ödeyip devam edemez, ya yalıtım yapıp kökten düzeltmek ya da ticari hayatını kaybetmek zorundadır.
Almanya'da mekanizma nasıl işliyor? Federal Emisyon Kontrol Kurumu örneğin Berlin'de kulüp ve barların ses sistemlerine mühürlü limiter yani desibel sınırlayıcı takılmasını zorunlu kılar. 22:00 sonrası ise ruhezeit yani sessizlik dönemi başlar. Önlemler en baştan alınır ve rahatsızlık oluşumu daha başlamadan önlenir.
İhlal durumunda polis müdahale eder hem ceza keser hem de gürültü kaynağını o an mühürler veya ses sistemine el koyar. Tekrarı halinde işletmeci kamu huzuruna uygun olmayan unzuverlässig ilan edilerek ruhsatı iptal edilir.
İsviçre'de mekanizma nasıl işliyor? Örneğin Bern'de işletme daha henüz ruhsat alım aşamasındayken akustik mühendislik planını sunmak zorundadır ve bu devletin onayından geçer. Yüksek sesli yayın yapacaksa o ses işletmenin dışına asla sızmamalıdır ve bunun için yüksek teknolojili ses yalıtımı zorunludur.
Bir ihlal yaşandığında yapılan tüm ölçüm, mühendislik raporu ve polis müdahale masrafları cezanın yanında bir fatura olarak ihlal edene yüklenir. İkinci ihlalde ruhsat tamamıyla iptal edilerek adli süreç başlatılır. Sistem ihlali imkansız hale getirerek sorunu kökten çözer.
Japonya'da mekanizma nasıl işliyor? Mesela Tokyo'da gürültü kontrolü Gürültü Kontrol Kanunu ile yürütülür. Ancak sistemi asıl çalıştıran unsur kanunun ötesinde köklü bir toplumsal etik kavramı olan meiwaku yani başkasına rahatsızlık vermeme ve yük olmama ilkesidir.
İhlal durumunda şikayet idareye gitmeden önce bile işletmeci mahalle sakinlerini rahatsız ettiğini anladığı anda uyarılır uyarılmaz kendi rızasıyla ses seviyesini düşürür veya yalıtım yaptırır. Toplumsal itibar kaybı son derece ağır bir cezadır.
Şikayet resmi makamlara yansırsa idari ceza kesilmeden önce resmi bir kaizen meirei yani düzelticilik emri tebliğ edilir. İşletmeye sorunu yalıtım ve desibel limiter'ı ile kökten çözmesi için süre verilir.
Bu emre uyulmaması durumunda para cezası verilmez, doğrudan hapis cezası veya süresiz kapatma uygulanır.
Japonyadaki sistem hukuk ile toplumsal ahlakın birleştiği ve ihlali doğrudan düzeltici eyleme zorlayan proaktif ve oto düzeltici bir ıslah modelidir. Dünyanın en iyi modeli budur.
Doğu ve Batı dünyasındaki bu örnekler Kuran'ın işaret ettiği ıslah edici kamu aklının nasıl işlevsel ilkeler haline geldiğini açıkça gösteriyor. Örnekleri değerlendirdiğimizde nüfusunun çoğunluğunun müslüman olduğu iddia edilen, yöneticilerinin 'cuma namazlarında' boy gösterdiği ve melodik Kuran okuduğu Türkiye'de ise kamu yönetimi bozulanı düzeltmek yerine ihlali ve usulsüzlüğü besleyen bir yapıya bürünmüş durumdadır. Dünyada ne olup bittiğiyle ilgilenmeyen, halkına duyarsız kalan, siyasi mitinglerde Kuran mushafını elinde sallayan ama asla içeriğini okumamış olan yöneticiler toplumsal çürümenin asıl nedenidir.
Türkiye'deki gürültü yönetiminin çürümüşlüğü düzelticiliğin ne olmadığının bire bir örneğidir.
Ülkemizde kural ihlalleri, gürültü, çevre kirliliği, sahil işgalleri, orman katliamı ve yapısal tahrifatlar caydırıcı yaptırımlarla kökten çözülmek yerine sembolik cezalar, denetimsizlik ve sürekli çıkarılan aflarla adeta teşvik edilmektedir. Kuran'ın salih amel dediği düzeltici ve ıslah edici irade kamuda tecelli etmediği için şekilci 'ibadetlerle' vicdanını rahatlatan ancak toplumsal yaşamda kaosa göz yuman, çürümeyi kanıksamış bir toplum yapısı ortaya çıkmaktadır. Gerçek bir toplumsal ve ahlaki dönüşüm salih ameli bireysel tespih tanelerinden çıkarıp kamusal alanda adaleti ve düzeni sağlayan yaptırım gücüne dönüştürmekle mümkündür.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
İman edip salihatı yapanlar, işte onlar sürekli orada kalıcı olacak Cennet ehlidir.
Bakara 82
Salih amel nedir nasıl yapılır?
Kuran çevirilerinde 'iyilik yapmak' veya 'iyi işler' olarak anılan iki kavram vardır ki ikisi de bu anlama gelmez. Biri maruf diğeri de salihat kavramlarıdır. SLH kökünden gelen kelimeleri inceleyelim ve salih amel'in nasıl yapılabileceğini keşfetmeye çalışalım.
Salih amel gündelik geleneksel dindarlık algısında iyilik yapmak ya da ritüelleri yerine getirmek etiketiyle sınırlandırılır. Fakat Kuran'da bu kavramı haritaladığımızda bambaşka bir tablo çıkar karşımıza.
SLH kökü işe yarayan, bozulmamış ve kullanılır halde olan anlamına dayanır. Fiil hali ise bozulan bir şeyi işler ve çalışır hale getirmektir. Sulh ortaya çıkan derin çatışmayı onarmak, muslih bozulmuş olanı düzelten, ıslah ise arızaya maruz kalmış bir sistemi onarıma sokma anlamlarına açılır.
İman eden ve salihatı yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla bir mi tutacağız? Ya da takva sahiplerini taşkınlarla bir mi tutacağız?
Sad 28
Salihatın zıddı olarak karşımıza bozgunculuk olarak çevrilen bir kavram çıkar, fesat . Oluşan hatta şöyle bir bakalım:
Salihat >< Fesad
Islah >< İfsad
Muslih >< Mufsid
yani
Düzeltici işlerin zıddı bozunculuk çıkaran işler,
Onarım, düzeltme, iyileştirmenin zıddı bozma, yozlaştırma ve çürütme,
Onarıcı ve düzelticinin zıddı bozguncu ve fesatçıdır.
Öyleyse salih amel bozulan düzeni onaran, fesadı görüp algılayıp nasıl tamir edebileceğine çalışan, ekosistemin bütün katmanlarında tamir ve iyileştirme üreten her tür eylemin ortak adıdır. Dolayısıyla kavram iyi kalpli olmak ya da çok ritüel yerine getirmek olarak tanımlanamaz, Allah'ın sisteminde insanlar tarafından bozulmuş ve yanlış çalışan her türlü bireysel, toplumsal ve sistemsel hastalıkları ıslah ve tedavi edici bir eylem hattına yerleşir.
Eylemlerimizde amaç Allah’a karşı sorumluluk bilinci ve ekosisteme katkı yapıcı bir onarım kastı taşıyorsa yönümüz doğrudur. Haksız kazancı engelliyor, bir kesimi feda ederek başka bir kesimin çıkarlarını korumaya mani oluyor, bilgiyi çarpıtanlarla mücadele ediyor, gerçeği örten bir propaganda oluşturmuyorsa, yalan, iftira, zorbalık, rüşvet, gasp gibi fesat araçlarına karşı aktif düzelticilik rolü üstleniyorsa ortaya çıkan eylem Kuran’ın salih amel dediği fiiliyattır.
İnsanların kendi yaptıklarından dolayı karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Belki akıllarını başlarına alırlar diye yaptıklarının bir kısmı onlara tattırıldı.
Rum 41
Dünyadaki her türlü hırsızlığın, tecavüzün, zulmün, manipülasyonun, halkı fakirleştirmenin, ormanların yok olmasının, türlerin tehlike altına girmesinin, savaşların ve katliamların sebebi insandır kökeni de fesat çıkaran davranışlarıdır.
Salih amel bu fesada karşı kalpteki temennilerle, iyi niyetlerle veya dualarla gerçekleşemez. Aktif fiiliyatla mümkündür. Kuran’ın anlattığı ıslah süreci tüm sosyal tabakaları kapsar. Bir yanda yönetici sınıfın, kanaat önderlerinin, servet ve güç sahiplerinin zulüm, israf ve fakirleştirmeyi bırakıp adaleti tesis etmesi, diğer yanda sıradan bireyin kendi imkanları ölçüsünde sözüyle, malıyla, emeğiyle onarım üretmesi gerekir. Resullerin kıssalarına bakıldığında uyarının ilk hedefinin çoğu kez toplumun bozgunculuk üreten önderleri olduğu görülür çünkü çürüyen tepe yapıyı bütünüyle zehirler.
Onlara, "Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın." denildiğinde, "Biz ancak düzelticileriz." derler.
Bakara 11
Ama yöneticiler tek başına sorumlu değildir.
Yoksa senin Rabb'in, o belde halklarını düzelticiler oldukları halde zulmederek yok edecek değildi!
Hud 117
Demek ki salihat iki yönlü çalışmalıdır, halk da bozulanı düzeltmiyorsa o da tüm eylemlerinden sorumludur. Herkesin içinde bulunduğu konumda fesadı azaltan somut bir adım atması salih amel ölçeğidir.
Modern sosyolojinin diliyle ifade etmeye çalışırsak salih amel toplumsal ve ekolojik sistemlerin kırılganlığını azaltan, dayanıklılığını artıran, yapısal şiddeti çözen, ilişkileri adil ve sürdürülebilir bir düzene doğru dönüştüren pratikler bütünüdür. Kuran bu pratikleri imanla birlikte anarak hayatın merkezine alır ve insana şöyle bir çağrı yapar:
İnanç, ancak fesadı gerileten somut ıslah eylemlerine dönüştüğünde gerçek anlamını bulur. Eylemsiz iman sadece sözde kalır ve sanaldır.
İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybı, madenlerin çıkarılıp tek elde biriktirilmesi, su savaşları, toprak erozyonu, genetiği bozulmuş gıdaların yaygınlaşması, arazi talanı ve kamu malının hesapsızca sömürülmesi gibi durumlar fesadu fil ard'ın güncel karşılıkları olarak okunabilir. Enerji politikalarından tüketim alışkanlıklarına, şehir planlamasından tarım pratiklerine kadar uzanan geniş bir sahada türü, ekini ve nesli koruyan, tartı ve ölçüyü gözeten onarıcı pratiklerin tümü salih ameldir.
Biri size sabah kalkıp şu kadar rekat ritüelin ve dönülden duanın salih amel olduğunu iddia ederse bu paradigmayı hatırlayalım.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Maruf neydi zikretmek için 👇
https://t.co/SZW0noVwPv
...Musa'ya Kitap'ı vermiştik de onda görüş ayrılığına düştüler...
Fussilet 45
Yabancılaşmadan parçalanmaya giden yol
Kuran'daki uyarılar 'müslümanım' diyenleri kapsamıyor mu?
Müslüman toplumların tarihsel ve düşünsel çıkmazının merkezinde kendilerini Kuran'da eleştirilen toplumların dışında görme yanılsaması yatar. Kuran'ın geçmiş topluluklara, ehli Kitab'a ya da mekanikleşmiş din algılara yönelttiği her bir itiraz geleneksel zihin tarafından tarihsel birer muhataba ait anlatı olarak kodlanır ve pasifize edilir. Bu durum müslüman topluluklar arasında sosyolojik bir istisnacılık zırhı yaratır. Günümüz müslümanları Kuran'ın uyarılarına karşı kendilerini steril bir dokunulmazlık alanında adeta bir fanusun içinde görmektedirler.
Bu dokunulmazlık zırhı bizzat Fussilet 44. ayette teşhis edilen trajik durumun canlı bir ispatı gibidir: "Onlara sanki uzak bir yerden seslenilmektedir."
Kuran'la kurulan bağ koptuğunda ses uzaktan duyulabilir ancak mesajın içeriği kaybolur. Çağlar boyunca Kuran'ın kelimelerinin mevzilerinden kaydırılması, kök anlamlarının tarihsel ve kültürel yorumlarla örtülmesi metni bir rehber olmaktan çıkarıp uzak bir arka plan sesine dönüştürmedi mi?
Şekilsel olarak saygı gösterilen ama içerik olarak hayattan koparılan Kuran bizzat onu elinde tutanlar için uzak bir yerin nesnesi haline gelmedi mi?
Fussilet 44 insanın vahiyle arasındaki mesafenin nasıl kademeli bir zihinsel ve ruhsal felce dönüştüğünü üç kavramla haritalandırır.
Vakr VKR kulaktaki ağırlık olarak konumlanır. Bu kavram dogmaların, atalar kültürünün, rivayet anlatılarının ve geleneksel kalıpların zihinde oluşturduğu yoğunlaşmış bir ağırlık katmanıdır. Zihin önceden kabul edilmiş formüllerle öylesine doldurulmuştur ki yalın metnin kendi arı duru sesi içeri giremez. Geleneksel önyargılar metnin önüne koyulmuş akustik duvarlar gibi çalışır ve duymayı engeller.
Nörobilimsel açıdan bu ağırlık beynin programlanabilir yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Yıllar içinde tekrarlanan geleneksel kalıplar sinaptik bağlantıları yani düşünce köprülerini öylesine pekiştirir ki Kuran'ın öz ve yalın anlamı beynin karar mekanizmasında bir hata sinyali olarak algılanır. Beyin bilişsel uyumu korumak adına yeni öğrenilen öz anlamı otomatik olarak reddeder. Yani vakr kavramı biyolojik düzeyde aslında dışardan geleni doğrudan engelleyen nöral alışkanlık duvarıdır.
Amâ AMY kelimesi körlük olarak konumlanır. Anlamın üzerinin örtülmesi, kelimelere statükonun veya mezhebi çıkarların talepleri doğrultusunda yeni anlamlar eklenmesi metnin kendisini muhatabına kapatır. İnsanlar sayfaya bakarlar fakat gördükleri şey metnin asli beyanı olmaz. Asırlar boyunca üretilmiş tefsir ve fıkıh külliyatının projeksiyonu sanki öz metinmiş gibi verilir. Ve bu sefer de Kuran olarak önümüze koyulan çeviri metinler ışık olmak yerine inşa edilen karanlığa hizmet etmeye başlar. Kuran'a bakıp anlamını görmemek zihinsel körlüktür ve nedeni geçmişin hatalı yorum bakiyesidir.
Tıpkı optik illüzyonlarda orada olmayan şekilleri görmemiz gibi metnin öz anlamı da bu kavramsal tamamlama sürecinde görünmez olur. Göz aslında görmektedir, retina sağlamdır, ışık da mevcuttur fakat zihinsel illüzyon veriyi geleneksel kalıplar lehine çarpıtarak işler. Amâ işte bu seçici algısal körlüğün Kuranî adıdır, beynin asli manayı görmeyi reddederek kişinin metinden kopuk kendi inşa ettiği anlamı gerçekliğin yerine koymasıdır. Yani tam anlamıyla bir hakikat saptırması. Nasıl arınılır? Arınma protokolünü hatırlayabildik mi?
Makanin baîd uzak bir yerden seslenilmek olarak konumlanır. Sesi işitmek ama ne söylenildiğini kavrayamamak. Kuran'ın melodik bir okuyuşa dönüştürülmesi bu uzaklığın en iyi örneğidir. Çağdaş Müslüman Kuran'ın sesine aşinadır fakat onun kavramsal dünyasına tamamen yabancıdır. Metin uzaktadır, çünkü insan ile metin arasına aşılması neredeyse imkansız devasa bir ruhban ve gelenek hiyerarşisi yerleştirilmiştir.
Yabancılaşmanın kaçınılmaz sonucu ise ihtilaflar ve parçalanmadır.
Kuran'ın özünden yabancılaşma ihtilaf yani fikir ayrılıkları doğurur. Ardından her fikrin temsilcisi kendisini otorite ilan eder ve otoriteler arası mücadeleler başlar. Her otoritenin yorumu artık kendi kimliğine dönüşür ve en tehlikeli aşamaya geçilir, otoritenin kutsallaştırılması. Her gurup kendi kimliğini tartışılmaz kutsal olarak kabul eder ve parçalanma gerçekleşir.
Kuran'da bu parçalanmaya karşı uyarı farklı formlarla defalarca kez hatırlatılır:
Onlar ki dinlerini parçalara ayırdı ve bölük bölük oldular, her hizip kendi yanındakiyle şımarmaktadır.
Rum 32
Yabancılaşma kaotik bir parçalanmayı doğurur. Fussilet 45'te Musa örneği Kitap'ın öz anlamı ve birleştirici mesajının üzeri önyargılarla örtüldüğünde ortaya çıkacak otorite boşluğunun insan üretimi dinler, mezhepler, fırkalar ve şahıs merkezli yapılarla doldurulacağını anlatır.
Müslüman toplumlar Fussilet 45'i israiloğullarına atfeder. Sanki Allah müslümanları ilgilendirmeyen gereksiz bir örnek vermiştir. Müslümanların kendilerini muaf tuttuğu onda görüş ayrılığına düştüler tespiti bugün İslam dünyasının tam olarak içinde boğulduğu bataklıktır. Asli köklerle bağı kesilen Kuran toplumdan soyutlanmış, yerine de her grubun kendi ideolojisini, kendi fıkhi ezberini temsil ettiği ciltlerce insan yazımı kitap yerleştirilmiş ve tüm bu yorumlar bir parçalanma ve otorite savaşı haline getirilmiştir.
Parçalanma muhatabın Kuran'a yabancılaşarak onu nesneleştirmesinden kaynaklanır. Birliği sağlayacak yegane merkez Kuran'ın kendisidir ve Kuran uzak bir sese dönüştüğünde bu sefer insanların oluşturduğu gruplar ve onların kitapları merkezileşir, fırkalar dinleşir, yorumlar ise asıl metnin yerine geçer.
Ve parçalanmanın psikolojik bedeli Fussilet 45'te dikkat çekildiği gibi ağırdır, huzursuzluk ve tedirginlik uyandıran bir şüphe sarmalı.
Kuran'ın tahrif edilmiş yorumlarla örtülmesi ve bunun sonucunda yaşanan parçalanma toplumsal ve bireysel düzeyde derin bir psikolojik krizi tetikler. Ayet bu krizi iki anahtar kelimeyle tanımlar:
Şekk ikilemdir. Akıl ile geleneksel kabuller, insanın fıtratı ile ona din diye sunulan dogmatik yükler arasında ikilemde kalan insan bir türlü iç huzura kavuşamaz ve fayda sağlayacak bir yapı kuramaz. Birey Kuran'ın yalın ve fıtrata uygun mesajı yerine birbiriyle çelişen fıkhi hükümleri gördükçe içsel bir kararsızlığa ve şüpheye sürüklenir.
Murib kavramı ise insan zihnini içten içe kemiren, huzursuz eden, güven duygusunu yok eden tekinsiz bir şüphe halidir. Din adına üretilen ama vicdanla ve akılla uyuşmayan yapılar insana aradığı şifa ve rehberliği sunamaz. Aksine bireyi sürekli bastırmak zorunda kaldığı kronik bir varoluşsal kaygının içine iter. Birey bir tarafta Kitap'ın adalet, ölçü, düzelticilik ve fıtratla uyumluluk çağrısını diğer tarafta kendisine din olarak sunulan çelişkili yapıyı görür. İkisi arasındaki mesafe büyüdükçe şüphe, hakikate ulaştıran bir soru olmaktan çıkarak kronik bir huzursuzluğa dönüşür.
Ve dünya müslümanları bu durumda değil midir?
İstisnacılık mitosunu yıkıp Kuran'ın uyarılarını her müslüman birey şahsen üstlendiğinde ve sorumluluk alma bilincine eriştiğinde değişim motoru ateşlenecektir.
Fakat müslümanlar Kuran'daki anlatılarda yer alan uyarıları başkalarının hikayesi olarak okuduğu sürece bu anlamsal felçten kurtulamayacak. Musa'nın kavminin Kitap karşısında düştüğü ihtilaf neyse bugün Kuran'ın metni etrafında yaratılan mezhebi ve geleneksel parçalanma da odur.
Kurtuluş Kuran'ın üzerindeki geleneksel katmanları ve kelimelere giydirilen sonradan türetme anlamları ayıklayarak Kuran'ı yeniden yakından seslenen, doğrudan zihne ve fıtrata hitap eden bir rehber olarak konumlandırmaktan geçer. Aksi halde uzak bir yerden seslenilen kitleler olmaya devam etmek ve bu yabancılaşmanın bedelini parçalanarak, şüphe ve kaygı ağları içinde üretimsizlik ve fonksiyonsuzlukla çürüyerek ödemek kaçınılmaz olacaktır.
Kıssalar başkalarının hikayesi mi yoksa hakikati bulma yolunda doğrudan doğruya bizim kendi hikayemiz midir?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Ne zaman eyleme geçeceğiz?
Ritüel ile kavram tartışması arasına sıkışmışlık
Din toplumu neden dönüştüremiyor?
Din insanlara dünyada sorumluluk yüklemesi gerekirken zamanla bu sorumluluktan kaçmanın aracına dönüşmüş olabilir mi? Geleneksel din anlayışındaki insan, yaptığı ritüellerin kendisini dönüştürmesini umuyor ve dini yerine getirilmiş ritüeller bütünü olarak görüyor. Ritüelleri yerine getiren fakat çevresindeki bozulmaya müdahale etmeyen, yardım yapan fakat yoksulluğu üreten düzeni sorgulamayan, beddua eden ama adaleti tesis etmek için kılını kıpırdatmayan, kutsal metni bilmeden ezbere savunan fakat onun taleplerini toplumsal programa dönüştüremeyen bir insan tipini yaratan gelenek anlatısı son demlerini yaşıyor.
İslam coğrafyası ve modern müslüman zihni önemli bir krizin içinden geçiyor. Bizzat eylemsel olma vasfını yitiren müslüman kimliği toplumsal dokuyu onarıcı, düzeltici ve iyileştirici tüm fonksiyonlarından soyutlanmış ve statükoyu koruyan mekanik ritüeller bütünüyle uyuşturulmuş durumda. Hatta sokağa çıkıp bir kaç slogan atmanın görevi tamamlama hissi yaratması dahi kimseyi rahatsız etmiyor.
Buna tepki olarak ortaya çıkan ve kendisini modern ya da Kuran merkezli olarak tanımlayan çevreler ise başka bir çıkmaza sürükleniyor. Sürekli gelenek eleştirisi yapılıyor ancak eyleme nasıl geçileceğini kimse konuşmuyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo iki ana akımın eylemsizlikte buluştuğu trajik bir ortaklıktır. Kuran merkezciler de eyleme dönüştürememe hastalığı ile burun burunadır.
Geleneksel din anlayışı tarihsel süreçte iktidarların ve sermaye sahiplerinin statükosunu sarsmamak adına Kuran'daki devrimci ve dönüştürücü kavramların içini boşalttı, Kuran'ın yanına binlerce insan yazımı ilave ekledi ve dinin arı duru suyunu bulandırdı. Bu bir gerçek. Gelenek dinin toplumsal düzlemdeki eylemselliğini sıfırladı.
Geleneksel yapının bu felç edici durumuna tepki olarak doğan Kuran merkezli okumalar ise devraldıkları enkazla uğraşırken enkazın mimari planlarını tartışmaktan eyleme geçememe gibi bir problemle karşı karşıya kaldı. Sağlam bir metodolojileri, eyleme dönüştürücü bir algoritmaları bulunmadığı için sürekli gelenek reddiyeleri etrafında dönen bir patinaj halindeler.
Geleneksel yapı dinî otoriteyi ruhbanlaştırmış ve eylemi daima merkezi bir güce havale etmiştir. Bu yaklaşım bireyin sistem kurucu iradesini de elinden almıştır. Hiçbir birey şuan sistemi değiştirebilecek güce sahip olduğuna inanmıyor.
Eleştirinin sınırlarını aşıp dinin kaybedilen düzeltici ve iyileştirici fonksiyonlarını yeniden sistematize etmek zorundayız.
Çözüm her ilkeyi ölçülebilir bir toplumsal göreve bağlayan yeni ve bilgiyi doğrudan pratiğe dönüştüren bir çalışma metodu üretmektir.
Teoriler artık pratiğe uygulanmalıdır.
Sorumluluk Kuran ilkelerinin bozulan dünyayı onaracak bir sisteme, bir mimariye ve somut bir eylem planına dönüştürülmesiyle başlar.
Din bir inşa faaliyetidir, inşanın olmadığı yerde sadece kavram tartışılıyorsa orda felsefe yapılıyor demektir.
Dini artık kişiye kaç sevap kazandığını, kaç günahının silindiğini bildiren bir hesap sistemi olmaktan veya kavramların sonsuz biçimde tartışıldığı bir düşünce kulübü görünümünden çıkaralım.
Bozulmuş olanı onarma, zayıf bırakılmış olanı güçlendirme, kaynakları adaletle dolaşıma sokma, yönetici erki uyarma, yönetici sınıf üzerinde demokratik baskı kuracak sivil örgütlenmeler inşa etme ve insanları ortak Kuran ilkeleri çerçevesinde harekete geçirerek mümin dayanışmaları halkalarının kurulması çağrısını yaygınlaştıralım.
Bir düşüncenin doğruluğu hangi yarayı iyileştirdiğiyle sınanmalıdır. Kavramdan pratiğe, ritüelden sorumluluğa, yardımdan ıslaha geçilmediği sürece din konuşulmaya devam edilir fakat çürüme ve toplumsal yıkım derinleşmeyi sürdürür.
Eyleme geçecek miyiz?
Günümüz dünya müslümanları bazı konulara tepki verirken bazılarına da duyarsız kalır. Ama tepki verdiği tüm konular aslında geleneğin dayattığı ve adına 'din' denilen uydurmalardır. Müslümanların tepkileri hatalı konulara yönlendirilir, böylelikle 'tepki verme' refleksi boşaltılmış olur.
Konuyu şöyle örneklendirebiliriz:
- Mushaf yakılınca ayağa kalkarlar ama Kuran ilkeleri hiçe sayıldığında susarlar
Mushafa yapılan fiziksel ve sembolik saldırılara karşı bir öfkeyle sokaklara dökülünür veya kitabı belden aşağı tutmamak, evde en yüksek duvara asmak veya abdestsiz dokunmamak için azami gayret gösterilir. Ancak Kuran'ın özünü oluşturan adalet, merhamet, ehliyet, emanet, düzelticilik, ölçü ve düşünme ilkeleri kamusal, hukuki ve ticari hayattan silindiğinde yani kitabın içeriği yakıldığında hiçbir tepki vermezler.
- Camide saf düzenine dikkat ederler ama mahalledeki adalet düzenini umursamazlar
Namazda omuzların ve ayakların milimetrik olarak hizalanmasına, safların sık ve düzgün olmasına azami dikkat gösterilir. Buna karşın caminin dışına çıkıldığında iş yerinde hakkın tam verilmesi, komşuluk hukukunun korunması, zayıfın ezilmemesi, yaşlıların gözetilmesi ve toplumsal ilişkilerde adaletin tesis edilmesi noktasında aynı sistemik titizlik ve takip mekanizması işletilmez.
- Kadının saç teline takılırlar ama kadın cinayetleri ve tecavüzlerine karşı gevşek kalırlar
Toplumun ahlak seviyesi sadece kadının giydiği kıyafetin biçimi ve saç telinin görünürlüğü üzerine kurulur ve buradan fitne teorileri üretilir. Buna karşılık kadın bedenine kurşun sıkan zihniyete, tecavüzcülere, tacizcilere, kadını iş hayatında sömüren ya da mirastan mahrum bırakan uygulamalara karşı tepki verilmez.
- Hafızlık yarışması yaparlar ama Kuran'ın asıl yarışma konularını askıya alırlar
Çocuklar adeta bir ses yarışmasına sokulur gibi Kuran'ın melodik okunması ve ezber yarışmalarında yarıştırılır ve bu gelenek büyük merasimlerle kutsanır. Fakat o çocuklara Kuran'ın içindeki adalet, ıslah, ölçü ve haksızlığa başkaldırı ilkeleri aktarılmaz. Allah'ın sabikun adını verdiği düzelticilik ve hayırda yarışanlar kavramı unutturulur ve üzeri örtülür.
- Ramazan'da lokanta açık mı veya dışarda yemek yiyen var mı diye bakarlar ama aç insan var mı diye bakmazlar
Oruç tutmayanların görünürlüğüne, Ramazan ayında açık kalan lokantalara ve şekli unsurlara büyük bir toplumsal öfke yöneltilir. Ancak aynı dönemde yaşanan derin yoksulluk, lüks iftar sofralarındaki gıda israfı, borç içinde hayatta kalmaya çalışan aileler ve çocukların yetersiz beslenme problemleri hiçe sayılır.
- Ölü yakılmasına öfkelenirler ama orman yakılmasına susarlar
Bir insan bedeninin ölüm sonrası yakılması fikrine veya abdest suyunun her gözenekle temas edip etmediği tartışmalarına büyük bir mesai harcanır. Ancak binlerce canlının ortak yuvası ve yaşam kaynağı olan ormanların yakılması, su kaynaklarının israf edilmesi ve ekosistemin geri dönülmez şekilde tahrip edilmesi aynı ahlaki öfkeyi doğurmaz. Halbuki Kurani bilinç inşasında yeryüzü bütünüyle bir emanettir. Ölülerle ilgilenmeyi bırakıp bir türlü yaşayanları gözetmeye başlayamazlar.
- Cenaze ritüellerine yoğunlaşırlar ama geride kalan yaşayanların hukukunu unuturlar
Cenaze merasimlerinde kimin nerede duracağına, hangi duanın kaç kez okunacağına ve defin işlemlerinin şekli kurallarına saatlerce kafa yorulur. Buna karşın ölen kişinin arkasında bıraktığı yetimlerin nitelikli eğitimini, dul kalan eşin ekonomik ve sosyal geleceğini, arkada bakıma muhtaç hasta bırakılıp bırakılmadığını umursamazlar. 'Helal olsun' dedikten sonra görevlerinin bittiğini zannederler.
- Gençlerin dövmesine ve küpesine takılırlar ama umutsuzluğuna bakmazlar
Genç nesillerin dövmesi, küpesi, saçı veya giyim tarzı üzerinden yüzeysel ahlak okumaları yapılır ve bu durum bir inanç krizi gibi köpürtülür. Ancak aynı gençlerin yaşadığı derin anlamsızlık duygusu, işsizlik kıskacı, gelecek kaygısı ve onları inançtan koparan samimiyetsiz sözde dini temsillerin kök sebepleri akılcıl bir şekilde analiz edilip çözüme kavuşturulmaz.
- Dinin sözde sembollerini korumaya çalışırlar ama dinin maksadını ihmal ederler
Sakal, sarık, başörtüsü, tapınak mimarisi, belirli ritüeller ve sloganlar büyük bir iştahla korunur, sembolik bir unsura yönelik eleştirilerde toplumsal infial yaratılır. Fakat insanı ahlaken ıslah eden, toplumu ayağa kaldıran, zulmü engelleyen ve akıl yürütmeyi emreden Kuran'ın özü gözden kaçırılır. Sembollerin zedelenmesine verilen kolektif tepki Allah'ın en önemli uyarılarından olan insanın haksızlığa ve zulme uğraması karşısında derin bir sessizliğe dönüşür.
Kuran'dan ne kadar da uzağız öyle değil mi?
"Sanki beni seyrediyorlarmış gibi özenle yaşadım... Oysa sahne bomboştu, beklediğim seyircilerse hiç gelmedi." diyor Osamu Dazai.
Dünyanın tek cümlelik özeti bir cümle.
Elâlem ne der korkusu, aşık ve beyhude bekleyişler, hiç olmayacak idealin ve hiç var olmayacak o insanın imkânsız hasreti, bitimsiz bir dünya koşturmacası, hırs ve rekabetin gürültüsü ve sayısız ukde & keşke sızısı ve çoğusu hiç olmayacak sayısız tûl-i emel planları içinde; kendisi olmaya cesaret edemeden, öyle ansızın yaşamı kayıp gidiyor milyonlarca insanın elinden.
Bir süredir üzerinde çalıştığım siteyi duyurmak istiyorum.
https://t.co/hS3nmHScCo — Kuran'ı kavramların köküne inerek, anlayarak okumaya çalıştığımız ve tüm makalelerin yer alacağı daha kalıcı bir platform olarak düşünebiliriz.
Sitenin adı Köklere Dönüş.
Kuran'ı anlamamızın en mükemmel yolunun Kuran'ın kendi iç dinamiğini ve Arap dili gramerini kullanarak kök anlamları ortaya çıkarmak, kelimelere sonradan giydirilen anlamları soyarak çekirdeğe ulaşmak olduğunu düşünüyorum.
2027'nin başında da dünyanın en kapsamlı kökler sözlüğü sitesini tüm Kuran talebelerinin kullanımına açmayı planlıyorum.
Köklere dönüyoruz, sadece Kuran'a.
İnsanoğlunun zaman zaman içine düştüğü tuzak:
'Her şey boş' ve 'hayat çok anlamsız' düşüncelerinin tahlili
Her şey boş.. Modern insanın en yaygın iç cümlelerinden biri. Bu cümle bazen yorgunluğun, bastırılmış acıların, travmaların, tüketilmiş arzuların veya yönünü kaybetmiş bir bilincin dışa vurumudur. Fakat cümle ne kadar sade görünürse görünsün arkasında aslında büyük bir kopuş yer alır. İnsan gündelik hayatındaki en küçük davranışlarda bile anlam ararken hayatın bütünü söz konusu olduğunda anlamı reddedebilmektedir. Bu yüzden her şey boş sözü insanın kendi varlığıyla ve çevresindeki tüm anlam örüntüleriyle kurduğu bağın zayıflamasına işaret edebilir.
Kuran'da bu boşluk düşüncesi basit bir soru ile gündeme getirilir:
Sizi amaçsız, sonuçsuz ve sorumluluksuz olarak yarattığımızı ve bize rücu ettirilmeyeceğinizi mi düşündünüz?
Müminun 115
Ayette geçen abes kelimesi Türkçedeki boş yere ifadesinden daha derin bir anlam alanına sahiptir. Abes, amacı, sonucu, yönü, ciddiyeti ve sorumluluk hattı olmayan dağınık eylemdir. Bir şeyin abes olması onun varlık sahnesinde anlamlı bir yere oturmaması demektir. Ayet insanın yaratılışını bu zannın dışına çıkarır. İnsan rastgele yeryüzüne atılmış bir varlık değildir. Varlığı başlangıçsız bir tesadüfle, hayatı amaçsız bir akışla, ölümü de nihai bir yok oluşla açıklanamaz.
Bize rücu ettirilmeyeceğinizi kısmı ise daha dikkat çekicidir. İnsan kendi varlığının sonunu kendi psikolojik konforuna göre kapatamaz. Cesedini yaktırıp denize savrulmasını vasiyet ettiğinde yok olup gitmez. Ölümünden sonra ne olacağı konusu iradesini aşan bir meseledir. Dönüş fikri insanın eylemlerini sonuçsuzluktan çıkarır. Öte yandan kimsenin görmediği bir iyilik de sistem içinde kaybolup gitmez. Ya da kimsenin duymadığı bir çığlık, haksızlık, taciz, tecavüz, kötülüğe maruz kalmışlık da boşluğa savrulup gitmez. Dönüş bilinci insanın en derin görülme ihtiyacını bir zemine bağlar. İnsan fıtratı gereği yaptığı şeylerin mutlak boşluğa düşmeyeceğini bilir fakat yönünü kaybettiğinde boşluk düşüncesi zihnine hakim olabilir.
Müminun 115'in kurduğu sistem Enbiya 16 ve 17 ile evrensel düzeye taşınır:
16. Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri oyalanmak/boşa zaman geçirmek için yaratmadık.
17. Eğer kendimize oyalayıcı bir meşguliyet edinmeyi isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik, eğer böyle iş yapanlardan olsaydık.
16'daki laibin ifadesi yaratılışı oyun, oyalanma ve ciddiyetten uzak bir düzen olarak görme fikrini reddeder. Böylece üç ayet birlikte büyük bir varoluş çizgisi kurar, İnsan abes değilse, evren oyun değilse hayat da tüketilip kapatılacak geçici bir ara boşluk olamaz. İnsan bu düzenin seyircisi midir yoksa bilinç, sorumluluk, bağ kurma ve onarma kabiliyetiyle bu düzenin içine yerleştirilmiş aktif bir parça mıdır? Bunu çözmek ise insanın hayat serüvenidir.
Seküler bir zihin şunu rahatlıkla sorabilir: İnsan bu kozmik anlam fikrini rahatlamak için üretmiş olamaz mı? Bu noktada çevresel gözlem çok önemlidir. Evrende, yeryüzündeki eko sistemde ve yaşayan canlıların döngüsünde bir takım değişmez yasalar bulunur ve bu yasalar her seferinde adeta bize bir hakikati hatırlatmak için devinir. Mesela yarın güneşin doğacağından o kadar eminizdir ki asla bu konuda şüphe duymayız. Mevsimler gelir geçer, gece ve gündüz döngüleri, milyonlarca canlının kendi habitatları ve sistemleri, kimya ve biyolojinin en ince detayları bizi hep bir yere doğru sevkeder, bilmeye ve anlamaya. En temelde insanın kendi gıdasını ve geçimini sağlaması için en az bir konuda kapsamlı bilgi sahibi olması gerekir ki bu bilgi ile ayakta kalabilsin.
İnsanın kendi yapısıyla varlık düzeni arasındaki uyumu asıl meseledir. İnsan anlam arayan, bağ kurmak isteyen, yaptığı eylemin görülmesini bekleyen, iyilik ve kötülüğün sonuçsuz kalmasına razı olamayan bir varlıktır. Kendi içine yerleştirilmiş bu anlam ihtiyacını ancak doğru zemine bağlayarak iyileşebilir. Kurani anlamda fıtrat, insanın bu iç yapısını yani hakikate, bağa, sorumluluğa ve yön duygusuna açık yaratılış kodunu ifade eder. Kuran'ın sunduğu anlam modeli de bu kodu yerli yerine oturtur.
Modern psikolojinin bazı ana kuramları da bu boşluğun rastgele bir duygu olmadığını gösterir. Viktor Frankl'ın logoterapisi insanın temel yönelimlerinden birinin anlam arayışı olduğunu söyler. Frankl anlamı konforlu hayatların süsü olarak görmez ve anlamı acının ortasında, insanın en çıplak halinde arar. Toplama kampı tecrübesinden hareketle geliştirdiği yaklaşımda insanın her şartta acıdan kaçamayacağını fakat acıya vereceği anlamla dağılmaktan korunabileceğini gösterir. Kuran'da insana dertsiz bir hayat vaat edilmez. Hayat yüklenme, sırtlanma, sınanma, direnme ve arınma alanı olarak kurulur. Bu yüzden anlam acıyı ortadan kaldırmaz, acıyı abes olmaktan çıkarır.
Kuran'a göre dönüş eylemlerimizin nihai bir tanıklık alanına taşınmasıdır. İnsan kendi emeğinin, sabrının, direncinin, iyiliğinin ve gördüğü haksızlığın unutulmadığını bildiğinde hayatın trajik tarafları mutlak anlamsızlığa dönüşmez. Acı hala acıdır fakat artık karanlık bir boşluk olarak tanımlanamaz, bilakis insanı inşa eden zorlu ama güç veren süreçlerdir.
Martela ve Steger'in anlam psikolojisinde hayatın anlamı üç boyutta ele alınır; tutarlılık, amaç ve değer. Tutarlılık, insanın hayatındaki parçaları anlamlı bir bütüne bağlama ihtiyacıdır. Kuran bunu başlangıç ile dönüş arasındaki hattı görünür kılarak sağlar. İnsan kendi hikayesini yaratılıştan dönüşe uzanan büyük bir anlatının içinde okursa ayakları yere basabilir. Amaç boyutu ise insanın nereye yöneldiğiyle ilgilidir. Kuran insanı amaçsız bir dolaşımdan çıkararak onun aktif hayatın içinde yaşamın dişli çarklarından biri olmasını sağlamaya çalışır. Değer boyutu ise insanın hayatının yaşamaya değer olup olmadığıyla ilgilidir. Kuran'a göre insan değeri, tüketim kapasitesinden, parasından, evlatları ve soyundan, nüfuzu veya statüsünden ya da başkalarının ona verdiği onaydan gelmez, ona bilinç, seçme sorumluluğu ve dönüş idraki verilmiş olmasından gelir.
Ryan ve Deci'nin öz belirleme kuramı da insanın iyi oluşu için üç temel psikolojik ihtiyaca işaret eder; özerklik, yeterlik ve ilişki. Kuran merkezli anlam modeli bu üç alanı daha geniş bir varoluş zeminine taşır. Özerklik insanın keyfi serbestliği gibi düşünülür fakat gerçekte seçme sorumluluğudur. İnsan emanet yüklenen bir varlık olarak tercih eder ve tercihinin kişisel ve toplumsal sonuçlarını taşır. Yeterlik insanın kendini kanıtlamasıyla sınırlanmaz, yeryüzünde ıslah, imar ve faydalı üretim kabiliyeti kazanması ile belirlenebilir. İlişki ise sosyal onay arayışına indirgenemez birbirinizi tanıyasınız diye yaratılmış olmanın getirdiği bağ kurma zorunluluğudur. Bu bağ Kuran merkezli salat paradigmasında daha da belirginleşir. İnsan vahiy ile bağ kurar, diğer insanlarla destek ve sorumluluk ilişkisi kurar, toplumdaki cehaleti, yoksulluğu, kopuşu ve dağılmayı onarmaya yönelir.
Bu noktada anlam zihne tutunmuş soyut bir kanaat olmaktan çıkar ve hayata karışan bir eylem düzenine dönüşür. Bağ kurmak, destek vermek ve onarmak. insanın iç boşluğunu fiili sorumluluk alanına taşır. Bu bakış açısıyla çalışmak geçinme zorunluluğuyla sınırlı kalmaz, yeryüzüne dağılmış iyilik damarlarından birine katılma imkanı kazandırır. Bilgi zihinsel bir hobi olmaktan çıkar ve cehaletle mücadele sorumluluğuna bağlanır. İlişki kurmak onay toplama aracı olmaktan çıkar ve destek, tanıma, dayanışma ve onarım alanına dönüşür. Böylece Kuran insanı pasifleştiren, onu içine kapatıp karanlıklara gömen her türlü düşünceyi reddederek insanı hareket ettiren bir bilinç haritasının tam ortasına yerleştirir.
Maslow'a göre insan temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kendi potansiyelini gerçekleştirmeye yönelir. Bu yüzden her şeyim var ama içim boş diyen modern insan aslında haz ve konforun anlam yerine geçmediğini itiraf eder. Fakat Maslow ile Kuran merkezli düşünce arasında kritik bir fark vardır. Maslow'da insan çoğu zaman kendi potansiyelinin zirvesine yürürken merkeze kendi benliğini koyar. Kuran'daki tezkiye sürecinde ise insan benliğini doğru konuma çekerek ve fayda üreterek olgunlaşır. Maslow'da hedef kendini var etmek gibi okunabilir, Kuran'da hedef kişinin doğru alan ile bağ kurmasıdır. İnsan kendi arzularının merkezinde egosunu büyütmek için mi yoksa yaratılış düzeni içinde sorumluluğunu üstlenmek için mi arınmalıdır?
Seküler anlam inşası burada bir itiraz daha geliştirebilir: Evrensel bir anlam olmak zorunda değildir, insan kendi anlamını kendi kurabilir.
İnsan gerçekten de hayatına anlam katabilir, sevdiği bir işi, bir ilişkiyi, bir sanatı, bir konumu, bir mücevheri ya da bir mücadeleyi kendi hayatının merkezine alabilir. Fakat tamamen öznel olan anlam kırılgandır. Eğer anlam bütünüyle benim atfettiğimden ibaretse onu her an geri de çekebilirim. Bugün anlamlı bulduğum şeyi yarın değersiz görebilirim. Bugün beni ayakta tutan hedef yarın psikolojik gücünü yitirebilir. Modern boşluk hissi de bu geri çekmenin kolaylığından doğar. Keşfedilmesi gereken hakikatin anlamı ise 'ben'den bağımsız bir ağırlığa sahiptir. Onu ben üretmediğim için keyfi biçimde iptal de edemem. Kuran'ın anlam modeli bu yüzden kişisel motivasyonun ötesine geçer ve insanı kendinden daha büyük bir hakikat hattına bağlar.
Nihilizm ve absürdizm insanın evrende hazır bir anlam bulamadığında yaşadığı sarsıntı alanıdır. Bu akımların güçlü tarafı sahte anlamlara kolayca teslim olmamalarıdır. Fakat Kuran merkezli bakış bu sarsıntının son durak olmadığını söyler. İnsan evrende anlam görmüyorsa bu anlamın yokluğundan kaynaklanmayabilir, insanın doğru okuma biçimini kaybetmesinden ileri gelebilir. Kuran'da ısrarla akletmeye, bakmaya, düşünmeye, ibret almaya, delilleri okumaya davet bu yüzden önemlidir. Varlık alanı işaretlerle örülü karmaşık bir yapıdır. İnsan bu işaretleri tüketim, korku, kibir ve alışkanlık perdesiyle kapattığında boşluk hissi oluşur.
İnsan hazza yüklenir fakat haz alışkanlık üretir. Statüye yönelir fakat statü kıyas ve kaygı doğurur. Tüketime sarılır fakat tüketim doygunluk yerine yeni eksiklikler salgılar. Uzak ülkelere, inzivalara, meditasyonlara, spiritüel pratiklere yönelir, çünkü sahip olduğu şeylerin içindeki boşluğu kapatamadığını fark eder. Bu arayışların bir kısmı samimi bir mana ihtiyacından doğabilir, önemli bir kısmı ise zihni susturma ve iç sıkıntısını bastırma denemesidir. Fakat Kuran açısından asıl mesele zihni doğru bağa kavuşturmak ve hakikati keşfe davettir.
İlk adım insanın abes olmadığını fark etmesidir. İnsan kendini rastgele var olmuş, rastgele yaşayacak ve rastgele silinecek bir organizma olarak gördüğünde kendi eylemlerinin ağırlığını da kaybeder. İkinci adım evrenin oyun olmadığını kavramaktır. Varlık ciddi ise insanın davranışı da ciddiyet kazanmalıdır. Üçüncü adım gündelik eylemleri mikro hazlardan çıkarıp daha büyük bir bağa yerleştirmektir. Dördüncü adım insanlarla ilişkiyi tüketim, rekabet ve şov düzleminden çıkarıp destek, tanıma, sorumluluk ve onarım hattına taşımaktır. Beşinci adım acıyı insanı sınayan ve olgunlaştıran bir süreç olarak okumaktır. Altıncı adım dönüş bilinciyle hiçbir eylemin sonuçsuz kalmayacağını bilmektir.
Bu yol haritası insanı kaçmakta olduğu gerçekliğin içine en sağlam şekilde yerleştirir. Çünkü Allah insana bir köken, bir yön, bir görev, bir bağ, bir arınma süreci ve bir dönüş ufku verir. İnsanın hayatı böylece dağınık olayların toplamı olmaktan çıkarak anlamlı bir sorumluluk dokusuna dönüşür.
Her şey boş düşüncesi insanın bağının kopuşudur, Kuran ise bu kopuşu adım adım onarır.
Hayatın anlamı keşfedilecek, üstlenilecek ve eyleme dönüştürülecek olan hakikattir. Hakikat ise oldukça yalındır:
Evrenin mutlak egemen bir otoritesi vardır, insanoğlu onu bulup ona itaat etmeli ve tekrar ona döndürüleceği günden asla şüphe duymamalıdır. Çevremizde devinen tüm unsurlar bize tek bir mesajı iletir: Amaçsız değiliz! Bu mesajı perdeleyen şeylere sarılmak ise bizi yönsüz bırakacaktır.
Hakikat gözümüzün tam da önünde durmaktadır.
Karanlıkta yönsüz kalanın tek hatırlaması gereken cümle şudur: Fe firru ilallah!
Allah'a firar etmemiz dileği ile.
... Kelimeleri mevzilerinden kaydırıyorlar..
Maide 13
Kuran'daki kelimelerin anlamlarının kaydırılması üzerine
Gerçeğin manipülasyonuna karşı kelime koordinatları metodu
Kuran'da insanların kelimeleri mevzilerinden kopardığı birden fazla kez vurgulanır ve mevzi kavramını incelediğimizde de karşımıza tıpkı harita koordinatları gibi çalışan bir sistem çıktığını keşfederiz.
Kelimelerden oluşan diller her bir kavramın anlamsal olarak birer sabite çakılı olduğu geniş bir coğrafya gibidir. Bu değişmez anlam sabitlerini bulma metoduna artık kelime koordinatları metodu adını vereceğim. Nasıl ki bir harita üzerindeki tek bir derecelik enlem veya boylam sapması koca bir gemiyi kayalıklara fırlatabiliyorsa bir kelimenin de kök anlamından yani mevziinden koparılması zihinsel bir koordinat felaketine ve medeniyetlerin körleşmesine yol açabilir ve açmıştır da. Türkçe bu semantik göçü ve koordinat kaymasını en derin yaşayan dillerden biridir. İslamlaşma ve modernleşme süreçlerinde Arapça ve Farsçadan Türkçe bünyesine katılan binlerce kelime onların o muazzam kılcal kök anlamlarından koparılmış kelimeler kendi öz yurtlarında birer sığınmacı anlama transfer edilmiştir. Semantik anarşi diyebileceğimiz bu bulanıklık Kuran sahasında inanılmaz boyutlardadır ve öz Arapçanın kelimeleri orijinal koordinatlarını kaybederek rotasından saptırılmış ve bambaşka kurgular ortaya çıkarılmıştır.
Kelime koordinatları metodu kavramları tarih ve anlam coğrafyasında değişmez enlem ve boylamlara sahip nesnel yapılar olarak ele alan analitik bir filoloji disiplini olma iddiasındadır. Bu metot bir kelimenin türediği ilk kılcal damardaki kök anlam sabitini yani merkez koordinatını sıfır noktası kabul eder, türemiş kelimelere nasıl açıldığını inceler, ardından kelimenin diller arası göçlerde, kültürel geçişlerde veya ideolojik manipülasyonlarda uğradığı semantik kırılmaları ve sapma derecelerini ölçer. Kelime koordinatları, hafızasını ve bağlamını kaybederek orijinal mevziinden kopmuş kelimeleri yapısal bir hassasiyetle tespit ederek onları kavramsal harita üzerindeki gerçek yerlerine geri oturtmayı ve böylece zihinsel körleşmenin önüne geçmeyi amaçlar. Bu çalışma ile ilgili çok kapsamlı bir database oluşturduğumu da haber vereyim.
Türkçemiz zengin bir harmanlama gücüne sahip olsa da ödünç aldığı kelimelerin kök sabitlerini yani mevzilerini çoğunlukla budamış veya tamamen yer değiştirmiştir.
Mesela Arapça VRK kökünden gelen evrak kelimesi arapça orijinal koordinatında aslında çoğul bir kelimedir ve yapraklar, sayfalar anlamına açılır. Ancak Türkçe sistemine girdiğinde kök anlam sabiti kırılmış, kelime tekilleşmiş ve biz 'bir evrak' veya 'evraklar' diyerek koordinatı tamamen şaşırmışızdır. Aynı zamanda bu sapan kavram imzalı mühürlü resmi belge alanına hizmet etmektedir. Arapça'da böyle bir anlamı yoktur.
Kelimelerin mevzilerini kaybetmesi evrensel bir dil fenomenidir aslında. Batı dilleri de Latin ve Grek kök koordinatlarını modern dünyaya taşırken büyük semantik kırılmalar yaşamıştır.
Mesela decimate kelimesi İngilizce'ye latinceden geçmiştir.
Orijinal koordinatı Roma ordusunda uygulanan bir askeri ceza yöntemidir, decimatio. İsyan eden bir lejyonun her on askerinden birinin kurayla seçilip diğer dokuz asker tarafından öldürülmesi demektir. Kelimenin matematiksel koordinatı isyancıların kendi hücreleri içindeki %10'u yok etmeleridir.
Modern İngilizcede bu kelime kök sabitinden tamamen kopmuş ve büyük bir kısmını yok etmek, yerle bir etmek, tamamen kırıp geçirmek anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Sayısal koordinat tamamen imha olmuştur.
idiot kelimesi de İngilizce'ye Grekçe'den geçmiştir.
Orijinal koordinatı Antik Yunan'da siyasetle, kamusal alanla ilgilenmeyen, sadece kendi özel işine bakan, kendi halinde sıradan vatandaş demektir. Kötüleyici veya zihinsel bir eksiklik ifadesi içermez, sadece kamusal alana mesafe ile ilgildir.
Kelime İngilizce'ye geçtikten sonra zamanla kolektif bilincin dışındaki insanı aşağılamak için kullanıla kullanıla bugün aptal, zihinsel engelli, ahmak şeklinde mevzisinden koparılmıştır.
Fransızca'ya latince kumaş anlamına gelen burel kelimesinden geçen bureaucracy / bürokrasi kelimesi de güzel bir örnektir.
Bir nesnenin üzerine örtülen kalın, kaba kumaşa burel denirdi. Masaya sonradan bureau denilmeye başlandı ve dilimizde de kullanılan büro kelimesi buradan gelir. Kelimenin ilk fiziksel koordinatı bir örtü kumaşıdır.
Önce örtü masanın kendisi oldu, sonra o masanın bulunduğu odaya yani ofise dönüştü, en nihayetinde o ofislerde oturanların yönettiği devasa, hantal devlet mekanizması olan bürokrasi'ye dönüştü. Örtüden devlete uzanan bir koordinat sıçraması örneğidir.
Kuran'da bahsedilen mevzilerinden koparma ne demekdir?
Mevzi arapça'da VDA kökünden gelir ve Kuran'da anlam kaymalarını ifade etmesi bakımından 3 ayette geçer:
Nisa 46
Maide 13
Maide 41
Kelimelerin mevazıını değiştirmeyi anlamak için bu kelimenin türediği VDA kökünün kılcal damarlarına inelim.
Kökün ilk fiziksel tezahürü, bir devenin sırtındaki ağır yükü yere indirmesidir. Bir şeyi havada tutmayıp sabitlemektir.
Kadının karnındaki yükü yani cenini dünyaya getirmesi yere indirmesi anlamında vada'at kavramı kullanılır. Bu, gizli ve muallakta olanın görünür bir zemin bulmasıdır.
İnsanların uyması için kurallar koymaya, yasa yapmaya vad'a denir. Hakikat havada kalmasın ve toplumsal zemine insin diye hüküm vaziyet almıştır.
Kişinin kendi egosunu yukarıda tutmayıp, toplumsal ve insani zemine yani ait olduğu aşağı seviyeye indirmesine de tevazu denir. Mevzu hadis uydurma hadis demektir, burada mevzu kelimesi sonradan oluşturularak mevzilenmiş anlamına gelir.
Öyleyse mevzi kavramının kelime koordinatını şu şekilde belirleyebiliriz:
Bir nesneyi, kavramı veya değeri, yukarıda veya muallakta olan bir durumdan sabit bir zemine indirmek, belirli bir zemine bırakmak, nesnel ve işlevsel bir koordinata yerleştirerek orada sabitlemektir.
Kuran metninde bu eylem tahrif kavramı ile birlikte kullanılır. HRF kökü bir şeyin kenarı, ucu, kıyısı demektir. Dolayısıyla tahrif bir şeyi merkezinden, oturduğu sağlam zeminden alıp eğreti duracağı uç bir noktaya itmektir. Hurafe aynı kökten gelir.
Kuran içi kelimelerin mevazıını değiştirmek sistemli bir semantik operasyondur. Bu operasyon şu şekilde işler:
1. Kelimenin cümle içindeki sırasını, önceliğini ve sonralığını bozmak.
Kelime fiziki olarak metindedir ancak siyak ve sibakından yani öncesi ve sonrasından koparıldığı için ait olduğu anlam havuzunu besleyemez. Mevzisi değiştirilen asker gibi cepheyi savunmasız bırakır.
2. Kelimenin işaret ettiği nesnel kök anlam sabitini silerek, ona dönemsel, siyasi veya ideolojik çıkarlara uygun yapay yan anlamlar yüklemek.
Kelime fonetik olarak aynı kalır ancak zihindeki koordinatı yeni mevzisi tamamen kaydırılmıştır. Örneğin hamr kelimesi gelenek eklentisi ile başörtüsü olarak çevrilir, hamr sadece örten şeydir, semantik anlamında baş vurgusu yoktur.
3. Kelime zihinlerde ve metinde doğru yerdedir ancak uygulama sahasına indirilirken hedef kitleye veya koşullara göre manipüle edilir.
Hükmün geçerlilik alanı yani koordinatı değiştirilir. Güçlüye farklı, zayıfa farklı uygulanarak kelimenin veya hükmün toplumsal zemindeki vaziyeti bulanıklaştırılır.
4. Metnin özgün dilindeki derin kök sabitlerine sahip salat, savm vb gibi anahtar kavramların çeviri veya yorum süreçlerinde hedef dillerdeki yerel, tarihsel ve kültürel alternatif kelimelerle birebir karşılanıyormuş gibi değiştirilmesi.
Kelimenin orijinal koordinatındaki evrensel ve dinamik kılcal semantiği tamamen perdelenir. Yeni üretilen veya seçilen alternatif kelime vahyedilen özgün kavramı yerel bir kültürel kalıba indirger ve onun zihinsel genişleme alanını yani mevzisini daraltır, statikleştirir ve dondurur.
Kuran'a göre kelimelerin mevazıını değiştirmek İlahi kelamın zeminine müdahale ederek kelimelerin kök sabitlerini ve metinsel dengelerini kendi dar görüşü veya siyasi çıkarı için kenara itmek ve böylece vahyin inşa etmek istediği objektif gerçekliği manipüle etmektir.
Kelime koordinatları metodu ve bu metodun omurgasını oluşturacak kapsamlı veritabanı projesi insanlık hafızasını ve algısını hedef alan semantik anarşiye karşı başlatılmış zihinsel bir direniş hareketi olacaktır. Kelimelerin orijinal mevzilerinden saptırılmasına göz yummak hakikatin parçalanarak kenara itilmesine ve vahyin inşa ettiği nesnel gerçekliğin kültürel bir simülasyona dönüştürülmesine ortak olmaktır.
Kuran metni üzerinde asırlardır yürütülen bu sistemli koordinat saptırma operasyonlarını deşifre etmek, vahyedilen dinamik dini, ideolojik ilavelerle doldurulmuş paradigmalardan özgürleştirmenin yegane yoludur. Kelimeleri türedikleri o ilk kılcal damardaki sıfır noktasına, yani vahyedildikleri hakiki zeminlerine geri çağırmak bir medeniyet zorunluluğudur. Çünkü çok iyi biliyoruz ki kavramları doğru koordinatlarına yerleştiremeyen bir toplumun ne adaleti, ne imanı ne de geleceği sağlam bir zemine mevzilenebilir. Kelimelerin mevzilerini geri kazanmak Kuran'ın kaybolan zihinsel pusulasını yeniden inşa etmektir.
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
Zebur’da böyle bir ayet olduğunu bilmiyordum. Kur’an’da da aynı mesaj vardır:
“Onlar her türlü boş söz ve faydasız işlerden yüz çevirirler.” -Kur’an 23:3
"(Diyecekler ki, Dünya’da) Boş şeylere dalanlarla biz de dalar giderdik." -Kur’an 74:45
“Onlar orada (cennette) boş şeyler ve yalan işitmezler.” -Kur’an 78:35
Hiçbiri.
Bir kadına da erkeğe de çok yakışan şey "güzel konuşma yetisi"
Güzel üslûp. Yapmacık bir diksiyon değil. İyi bir kültür ve entelektüel birikime eşlik eden, marazlı ya da vahşi bir zekâ değil; olgun ve selim bir akıldan, güçlü bir karakterden; derdi, meselesi olan samimi ve sahici bir gönülden dile düşen,
güzel bir ruhu, güzel bir kalbî ve iyi bir terbiyeyi aşikar eden, kibir, fitne, suizan, vehim, lakırdıdan uzak; abes kahkaha, alay, azarlı, tumturaklı ve hiddetten azade ne çok hızlı ne çok yavaş ahenkli bir ses tonuyla; başkalarını ayartma ve etkileme derdi duymayan kalbî serinleten bir tutkulu bir konuşma yetisi... Evet.
Bir erkeğe de kadına da en yakışan ve âşık eden haslet bu. Güzel konuşma yetisi.
Arap emperyalizmi ve
Kuran dışı unsurların dinileştirilmesi
Küresel tarih yazımında emperyalizm ve sömürgecilik kavramları genellikle 19. yüzyıl ve sonrasındaki modern Avrupa'nın genişlemeci politikalarıyla özdeşleştirilirken erken dönem Arap fetihleri çoğu zaman dini tebliğ, cihad veya medeniyet götürme misyonu kisvesi altında istisnai bir konuma yerleştirilmektedir. Ancak 6. yüzyılın sonlarındaki Arap Yarımadası kabile dinamiklerinden filizlenip 7., 8., 9. ve 10. yüzyıllar boyunca Emevi ve Abbasi hanedanlıkları eliyle kurumsallaşan Arap genişlemesi klasik bir emperyal tahakküm modelinin tüm yapısal ve sosyolojik özelliklerini barındırmaktadır. Bu süreç Arap kültürünün, dilinin, giyim kuşamının, kabilevi örflerinin ve bedevi yaşam pratiklerinin evrensel bir dinin değişmez dogmaları olarak kodlanıp fethedilen halklara empoze edildiği çok boyutlu bir kültürel asimilasyon projesine dönüşmüştür.
Arap emperyalizmi adını verdiğimiz siyasi hegemonyanın tesis edilmesi Arap dilinin idari ve ticari bir zorunluluktan çıkarılıp ontolojik olarak kutsallaştırılması, Arap olmayan yerel unsurların ki bunlar mevali olarak niteleniyor, mevalilerin ikinci sınıf vatandaş konumuna itilmesi ve tüm bu hiyerarşik yapının ilahi bir irade olarak sunulması süreçlerini içerir.
Din ile kültürel emperyalizm arasındaki bu iç içe geçmişlik savaşlarla ele geçirilen Pers, Süryani, Kıpti, Berberi gibi medeniyetlerin kendi kültürel kimliklerinden arındırılarak Araplaşma sürecinin İslamlaşma adı altında meşrulaştırılmasına zemin hazırlamıştır. İslam'ın inanç sistemi ile insan hırsları kaynaklı politik yayılmacılık arasındaki tarihsel simbiyoz Arapların evrensel egemenlik iddiasının temel motivasyonunu oluşturmuştur.
Arap emperyalizminin kalıcılığını sağlayan en güçlü araç dildir. Halife Abdülmelik bin Mervan'ın Emevi hükümdarlığı döneminde gerçekleştirilen idari reformlarla devlette kullanılan Yunanca, Kıptice ve Pehlevice gibi yerel diller yasaklanmış ve Arapça imparatorluğun tek resmi dili haline getirilmiştir. Bu idari ve siyasi zorunluluk zamanla Arapçanın Kuran'ın seçilmiş lisanı olarak ontolojik bir kutsallık kazanmasıyla da aşılamaz teolojik bir dogmaya dönüşmüştür. Ele geçirilen coğrafyalardaki Hristiyan, Yahudi ve Zerdüşt halkların kitleler halinde İslam'a geçmesinden çok önce ticari ve hukuki hayatta tutunabilmek uğruna geniş çaplı bir Araplaşma sürecine de rastlanmaktadır.
Arap kültürünün dini bir zırha bürünmesindeki en belirgin aşama 7. yüzyıl bedevi Arap toplumunun pratiklerinin İslam hukukuna ve sonradan sünnet adı verilen rivayetler sistemine entegre edilmesidir. Erken dönem İslam toplumlarındaki yaşayan gelenekler zamanla geriye dönük aktarım zincirleriyle doğrudan Resul'e atfedilerek tartışılmaz bir Resul sünneti statüsüne yükseltilmiştir. Fakat şunu çok net görmekteyiz ki Kuran metninde sünnet yani yasa belirleyicisi sadece Allah'tır ve Sünnetullah kavramı doğrudan Kuran yasalarına atıf yapar.
Örneğin çöl ikliminin doğası gereği ortaya çıkan cübbe, sarık ve entari gibi yerel Arap giyim tarzları zamanla dindarlığın, temizliğin veya takva'nın bir göstergesi gibi kurumsallaşmıştır. Aynı şekilde şeytan taşlama, recm uygulaması veya hac ibadetindeki çembersel dönme ritüelleri gibi İslam öncesi döneme ait kabile gelenekleri yazılı fıkha uyarlanarak farklı medeniyetlere sahip tüm Müslümanlara dini bir vecibe olarak dayatılmıştır.
İlerleyen yüzyıllarda Araplar, imparatorluk genişleyip demografik olarak azınlık durumuna düştükçe sahip oldukları siyasi ve ekonomik imtiyazları meşrulaştırmak adına fıkhi mekanizmaları kullanmaya devam etmişlerdir. Arapların soy veya neseb bakımından diğer tüm milletlerden üstün olduğu inancı fıkıh literatürüne ve rivayet metinlerine resmen dahil edilmiştir. Devlet kademelerinde özellikle Emeviler tarafından dışlanan ve ikinci sınıf vatandaş yani mevali muamelesi gören yerel halklar buna tepki göstermiştir. Bu gruplar arasında yeşeren şuubiye hareketi edebi ve kültürel alanda Arap ırkçılığına şiddetle karşı çıkmış, Arapların geçmişteki bedevi ilkel yaşamlarını eleştirerek kendi kadim medeniyetlerinin zenginliğini ve kültürel eşitliği savunmuştur.
7. yüzyıl ile 10. yüzyıl arasında şekillenen Arap emperyalizmi zihinlerin, dillerin, bedenin, hukukun ve inancın tamamen Arap merkezli bir eksende yeniden yapılandırıldığı kapsayıcı bir asimilasyon modelidir.
Yerel dilleri, kıyafetleri ve kabile yasalarını kutsalın tartışılmaz dogmaları haline getirerek kendi pratiklerini Orta Asya'dan Kuzey Afrika'ya kadar uzanan devasa coğrafyalardaki kitlelere evrensel 'din' olarak kabul ettirmiş eşsiz bir kültürel hegemonya örneğidir. Selçuklu ve Osmanlı Türkleri de bu Arap geleneklerini din zannetme yanılgısına düşmeye devam etmiştir.
Bugün çağdaş İslam dünyasında yaşanan dinsel ve mezhepsel tartışmalarının kökeni, kadın hakları kısıtlamaları, Ortadoğu'daki kabilevi çatışmalar veya dindarlık ölçütünün dış görünüşe indirgenmesi, 7. ve 10. yüzyıllar arasında kurumsallaşan bu Arap emperyalizminin ürettiği kültürel kodlarda yatmaktadır. Tamamı vahyin evrensel ilkelerinden kopuktur. Erken dönem Arap emperyalizminin en büyük tarihsel başarısı ve aynı zamanda en büyük yanılsaması kendi ürettiği bu inanılmaz boyuttaki kültürel ve politik hegemonya makinesini çağlar boyunca milyarlarca insana katıksız bir din olarak kabul ettirebilmiş olmasıdır.
Gerçek dinimizin ne olduğunu bulabilecek miyiz?
Kuran ile aydınlanmamız dileği ile.
“Tarihin en üzücü derslerinden biri şudur: Eğer yeterince uzun süre kandırılmışsak, bu kandırmacaya dair her türlü kanıtı reddetme eğiliminde oluruz. Artık gerçeği öğrenmekle ilgilenmeyiz. Aldatmaca bizi ele geçirmiştir. Kandırıldığımızı, kendimize bile, itiraf etmek fazlasıyla acı vericidir. Bir sahtekâra tabî olduğumuzda, üzerinizdeki etkisini sonlandırmak neredeyse imkânsız hale gelir.”
— Carl Sagan,
The Demon-Haunted World