Sorunların tamamı çoğul nedenlerle ortaya çıkar.
Bu “çok bilinmeyenli” denklemde bizim doğrudan değiştirebileceğimiz tek etken kendi düşünce ve davranışlarımızdır.
Bu durum haksızlık gibi gelebilir ancak tek çıkış kendi düşünce davranışlarımız değiştirmekle bulunabilir.
İlginç bir psikolojik terim okudum bugün: “reaktif değersizleştirme.” İnsanlar sizi kontrol edemediğinde sizi olduğunuzdan daha az mutlu, daha az başarılı ya da sorunlu taraf gibi resmedip insanları buna ikna etmeye çalışarak kırılan özdeğerlerini tamir yöntemi. Tanıdık değil mi?
Çok güzel bir alıntı okudum bugün: “senin olmadığın masalarda adını koruyacak insanlarla dost ol” diye. Gerçekten çok doğru. Bazen sevgi sizin haberiniz bile yokken sırtınıza konulan bir el, arkanıza çekilen bir duvardır.
ihsan oktay anar “onun yerinde olsaydım böyle yapmazdım" demek; "ben 2 sayısının yerinde olsaydım, 3 ile toplandığımda 5 etmezdim" demek gibidir” demiş dünden beri bu cümleyi düsünüyorum
"Her gün aynı davranışları tekrar ettiğimizde nöronlar,kişiliğimizi belirleyen uzun süreli bir ilişki kuruyorlar.Eğer sürekli olarak öfkeleniyor,acı çekiyor veya haksızlığa uğradığımı düşünüyorsam bu nöronsal ağı daha da güçlendiriyorum.
Siz rehberlik odalarında;
Taciz hikayelerini
İstismar hikayelerini
Uyuşturucu veya Çete hareketlerini duymazsınız.
Çünkü mesleki ve hukuki sorumluluk gereği bunlar kimseyle paylaşılmaz.
Bunları duymadığınız için, mesleği değersizleştirirsiniz.
Rehber öğretmenler belki coğrafya anlatmazlar ama bir çocuğun hayatını kurtararak bir toplumun kaderini değiştirebilirler.
Mesela Maraş’taki olay rehber öğretmen dinlenilseydi çıkmayabilirdi.
Rehber öğretmen defalarca veliyi okul yönetimini uyardı ama ciddiye alınmadı.
Günümüz psikoloji yaklaşımlarının en büyük yanılgılarından biri, geçmişte yaşanan travmaları sürekli olarak konuşmanın, analiz etmenin ve yeniden canlandırmanın iyileştirici olduğu inancıdır. Oysa bu yaklaşım, çoğu zaman tersine bir etki yaratır. Geçmişteki acıları defalarca gözden geçirmek, onları zihnimizde canlı tutmak ve sürekli olarak o duyguları yeniden deneyimlemek, travmayı iyileştirmek yerine, bazen onu daha da besler ve büyütür. Her psikoterapi seansı, her detaylı anımsama, her bir analiz, acıların üzerine yeni katmanlar ekler. Kişi, kendini geçmişin esiri haline getirir ve kim olduğunu tamamen yaşadığı olumsuz deneyimlerle tanımlamaya başlar. Bu durum, kimlik karmaşasına yol açar ve kişiyi sürekli olarak mağdur konumunda tutar. Geçmişin acıları, günümüzün gerçekliğinden daha büyük ve daha etkili hale gelir. Bazen de kişi, kimliğini bu acılar etrafında örer ve iyileşmek, kimliğini kaybetmek anlamına gelebilir.
Ancak gerçek iyileşme, tamamen farklı bir yoldan geçer. Geçmişi değiştirmenin tek yolu, bugünkü benliğimizi, varoluşumuzu dönüştürmektir. Bu dönüşüm, yeni davranışlar geliştirmek, farklı seçimler yapmak, kendimizi farklı şekillerde ifade etmek ve yeni deneyimler edinmek anlamına gelir. Aynı zamanda fiziksel, mental ve toplumsal bir güçlenmeyi de içerir.
Dönüşüm gerçekleştikçe, bugünkü biz güçlendikçe, geçmiş de dönüşmeye ve yeni bir anlam kazanmaya başlar. Olaylar değişmemiştir ancak bizim yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlar ve yaşadıklarımızı yorumlamamız değişir. Artık farklı bakmaya başlarız. Eskiden bizi inciten, kıran deneyimler, yeni perspektifimizle birlikte farklı anlamlar kazanır. Bu, geçmişi değiştirmek değil, geçmişin bizim üzerimizdeki etkisini dönüştürmektir. Güçlü, özgüvenli ve sınırları net bir kişi olarak yaşamaya başladığımızda, geçmişte yaşanan çaresizlik duyguları da gücünü kaybeder. Bu süreçte en önemli nokta, geçmişin acılarına bağlanan eski benliğimizin geride kalmasıdır. Yeni benlik, geçmişin izlerini taşır ama onun esiri değildir.
- "Farkındalık Cehennemdir" kitabımdan alıntı
500 öğrenciye 1 rehber öğretmen yerine, 100 öğrenciye 1 rehber öğretmen verilse bile; ebeveyn çocuğuyla ilgili adım atmazsa herşey duruyor. Tek "zorunlu" seçenek Aile Bakanlığı'na bildirmek. Tehditlere karşı rehber öğretmenler yalnız kalıyor.
Okullardaki rehber öğretmenler isyan etti
***
▪️Herkesin her şeyin farkında olduğunu ama kimsenin sorumluluk almadığını dile getiren rehber öğretmenler; "500 öğrenciye bir rehber öğretmen. Bu şartlarda sağlıklı bir müdahale süreci yürütmenin imkânsız. Bildirim yaptığımızda tehdit ediliyoruz. Aile karşısında da, idare karşısında da yalnız bırakılıyoruz" dedi.
▪️“İkinci sınıf öğrencileri bile ‘Seni okulda vururum’ ya da 'Okuldan atıracağım' diyebiliyor” diyen öğretmenler, şiddetin yalnızca öğrencilerle sınırlı kalmadığını, velilerin de öğretmenleri hedef aldığını ifade etti.
▪️“Çocuk intihar riski taşıyor diyoruz ama RAM’a sevk veli onayı olmadığı için yapılamıyor” sözleriyle sürecin tıkandığını anlattı.
https://t.co/B8L9UaX9lt
Rehber öğretmen sayısının artırılması lazım ama yetkisinin de artması lazım. Çocuğun psikiyatrik tedavi alması lazım olduğunu söylüyoruz veliye. Veli yanlış inanışlarından dolayı çocuğu doktora götürmüyor. Götüren de ilaç kullandırmıyor. Mecburi sevk, tedavi olmalı #Kahramanmaraş
ÖZÜR DİLİYORUM
Üç çocuğum var. Eşimle ben doktoruz. İkimiz de çalışıyoruz; didiniyoruz, eksiliyoruz, destek arıyoruz ve ancak öyle çocuklarımızı özel okulda okutabiliyoruz. Bunu bir ayrıcalık gibi taşıdığımı sanmayın. Tam tersine, bu memlekette eğitimde fırsat eşitliğinin nasıl çöktüğünü her gün içimde bir utanç ve acıyla yaşıyorum.
Mesele artık sadece eğitim de değil. Güvenlik duygusu da çöktü. İnsan, çocuğunu hangi okula verdiğini değil; o çocuğun nasıl bir ülkede büyümeye çalıştığını düşünmekten yoruluyor. Orta sınıfın, beyaz yakalının, yıllarca okuyup emek vermiş insanların geldiği yer burası: Daha iyi bir hayat kurmak değil, sadece evladını biraz daha az riskin içine bırakabilmek için çırpınmak.
Ben bu düzenin kazananı değilim. Ben de mağduruyum. Sadece çöküşün biraz daha geç vurduğu kesimlerden biriyim. Bu yüzden, benimle aynı şartlara sahip olmayan; çocuğunu devlet okuluna mecburen gönderen, servis parasını, beslenme çantasını, güvenliği, geleceği dert eden bütün vatandaşlarımdan içim ezilerek özür diliyorum. Aramızdaki fark bir başarı farkı değil; bu bozuk düzenin insanları eşitsizliğe zorlamasının sonucudur.
İnanın, bunun böyle olmaması gerektiğine bütün kalbimle inanıyorum. Bir çocuğun kaderi, anne babasının geliriyle; bir ailenin huzuru, cebindeki son parayla; bir toplumun geleceği, çaresizce yapılan bireysel kaçış planlarıyla belirlenmemeliydi.
Sağlıkta da tablo farklı değil. Orada da eşitlik masaldır artık. Parası, bağlantısı, erişimi olanla olmayan arasında bazen teşhis kadar, bazen tedavi kadar, bazen de hayat kadar fark var.
Bir ülke, kendi çocukları arasında bu kadar derin bir kader uçurumu oluşturuyorsa, orada sadece ekonomi değil vicdan da çökmüş demektir.
Bazı insanlar kendi içlerindeki boşluğu dolduramadıklarında başkalarının enerjisinden beslenir.
Sürekli şikâyet eden, olumsuzluk yayan ya da kurban rolünde kalan kişilerle konuştuğunda kendini yorgun hissediyorsan, bedenin sana bir şey anlatıyordur.
Bazı evlilikler asansörde bir yabancıyla yol almak gibidir.
Aynı ortamı paylaşırsınız ama konuşup konuşmamak bir tercihtir.
Bazen sessizlik, mesafeden değil; artık söylenecek bir şey kalmamasından doğar.
Bir duygunun ömrü 90 saniyedir. Sonrası, zihnin yazdığı senaryodur. Aynı düşünceyi tekrar ettiğinde, aynı duyguyu yeniden üretirsin. Sorun duygu değil, ona tutunma biçimindir. Kontrol, hissetmemekte değil; büyütmemektedir.
Bir insanı değerlendirirken "ne kadar çok başardığına" değil, "hangi koşullarda başardığına" bakın.
Eğer başarı bol kaynakla geldiyse yeteneksizliği gizleyebilir; ama zor koşullara rağmen gelen başarı, çoğu zaman gerçek yeteneğin güçlü bir göstergesidir.
Unutmayın, her söz size dair değildir.
İnsanlar anlatırken aslında çoğu zaman kendilerini anlatırlar.
Duyduklarınızı hemen üzerinize almayın; bazen o cümleler size değil, onların iç dünyasına aittir.
bir aile meselesi programında beyefendi “insan kendi hatasını değerlendirirken niyetine bakar, karşı tarafın hatasını değerlendirirken ise davranışına bakar. bu yüzden kendi niyetini masum bulur, ama karşısındakini davranışına göre kolayca yargılayabilir.”dedi.çok iyi