@BulentSahin114 Arkeoloji, ideolojilerin cirit attığı eğilip bükülebilen bir alan. Batı medeniyeti 200 yıl önce bu coğrafyayı didik didik edip işlerine geldiği gibi bir literatür oluşturmuş. Biz kaygısızca bakıp geçmişiz. Teknolojiye yatırım yapar gibi arkeolojiye yatırım yapmalı.
AİHM, Hâkim ve Savcıların Tutuklanmasına İlişkin Aydın v. Türkiye Grubunda Kararını Açıklıyor
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Aydın v. Türkiye ve 151 diğer başvuru grubunda yer alan ve uzun süredir sonucu beklenen başvurular hakkında verdiği kararını 02/07/2026 tarihinde açıklayacaktır.
Söz konusu başvuru grubu, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında görevde bulunan hâkim ve savcıların FETÖ/PDY üyeliği şüphesiyle yakalanmaları ve tutuklanmaları nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesi kapsamında ileri sürdükleri şikâyetlere ilişkindir.
Başvurucular özetle;
• hâkim ve savcılara tanınan iç hukuk güvencelerine uyulmadan tutuklandıklarını,
• haklarında suç işlendiğine dair makul şüphe bulunmadığını,
• tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarının ilgili ve yeterli gerekçelere dayanmadığını,
• tutukluluk incelemelerinin duruşmasız yapıldığını,
• savcılık görüşlerinin kendilerine bildirilmediğini,
• soruşturma dosyasına erişimlerinin kısıtlandığını,
• tutukluluğa itiraz ve tahliye taleplerinin etkili biçimde incelenmediğini,
• avukat yardımından ve tutukluluğa etkili şekilde itiraz edebilme imkânlarından yeterince yararlanamadıklarını,
• Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru incelemelerinin uzun sürdüğünü,
• ve AİHS m. 5 kapsamındaki ihlaller için etkili bir tazminat yolunun bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
AİHM, aynı grupta veya benzer nitelikteki hâkim-savcı tutuklamalarına ilişkin birçok başvuru hakkında daha önce karar vermiş olmasına rağmen, bu grup içinde yer alan bazı başvurular yönünden kararın açıklanması yakın zamana kadar beklenmekteydi. Mahkeme artık bu başvurular bakımından da kararını vermiş olup kararın açıklanacağı tarih 02/07/2026 olarak bildirilmiştir.
Bu karar, yalnızca bireysel başvurucular bakımından değil; darbe teşebbüsü sonrası hâkim ve savcıların tutuklanmasında makul şüphe standardı, suçüstü hâli yorumu, tutuklama tedbirinin gerekçelendirilmesi, dosyaya erişim kısıtlaması, tutukluluğa itiraz yolunun etkililiği ve CMK m. 141 tazminat yolunun AİHS m. 5 bakımından yeterliliği gibi temel meseleler bakımından da önem taşımaktadır.
Karar açıklandıktan sonra karar metni incelenecek; kararın gerekçesi, kapsamı ve benzer başvurular bakımından doğurabileceği hukuki sonuçlar ayrıca değerlendirilecektir.
Karar açıklandığında HUDOC kaydına buradan ulaşılabilecektir:
https://t.co/FtQBuZ7QAO
Hakim savcılardaki çürümeye özel komisyon kurulması bile düşünülmeli. Meclis araştırma komisyonu mu kuruluyor ne yapılıyorsa muhalefet öncü olmalı.
Konu tartışmaya açılmalı.
Yargıdaki bu kokuşmuşluğun sebebi nedir? @alibabacan@Ahmet_Davutoglu@ZGulabi@yavuzagiraliog
Ben 40 yıldır avukatım. Hiç bu dönemdeki kadar kalitesiz, çapsız ve ahlaki seviyesi düşük hakim, savcı ve avukat nesliyle karşılaşmadım. İçler acısı duruma bakıyor ve üzülüyorum.
akp ve mhp teşkilatlarından referansla ve mülakatla hakim ve savcı olanlar muhakeme yeteneği son derece zayıf, birde üstüne stereotip (katı düşünceli, kalıp düşünceli) ve muhalifleri düşman gören tipler.
Ben 40 yıldır avukatım. Hiç bu dönemdeki kadar kalitesiz, çapsız ve ahlaki seviyesi düşük hakim, savcı ve avukat nesliyle karşılaşmadım. İçler acısı duruma bakıyor ve üzülüyorum.
akp ve mhp teşkilatlarından referansla ve mülakatla hakim ve savcı olanlar muhakeme yeteneği son derece zayıf, birde üstüne stereotip (katı düşünceli, kalıp düşünceli) ve muhalifleri düşman gören tipler.
@sonkezchpai Genellemeler iddialıdır etki uyandırır ama doğru sonuç vermez. Anadolu büsbütün böyle değil elbette. Verimli deltalar ovalar az değil. Fakat suyun yağmurun olmadığı yerde tarım ve tabiat da ona göre şekilleniyor. Ayrıca rakım yüksek. Mesele sadece politika ve makine olayı değil.
🎁 KİTAP ÇEKİLİŞİ🎁
Bu hesabı takip eden ve bu twiti RT eden 5 kişiye, yeni baskı yapan Türkiye'de Kentsel Dönüşüm Uygulamaları ve İmar Kanunu 18. Madde Uygulamaları İtiraz ve Dava Yolları kitabımdan birer tane hediye edeceğim. Çekişiliş tarihi 25 nisan.
AYM’den önemli içtihat:
Adli kontrol tedbirinde azami süre 7 yıldır.
Bu süre; ilk derece, istinaf ve temyiz dahil tüm yargılamayı kapsar.
7 yılı aşan her uygulama, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlalidir.
https://t.co/8DgbKqOAAk
AYM’den Dikkat Çeken Karar
Terör suçları kapsamında uygulanan yurt dışına çıkış yasağı için öngörülen 7 yıllık azami süre, yalnızca ilk derece yargılamasını değil; istinaf ve temyiz aşamalarında geçen süreleri de kapsar.
RG'de bugün yayımlanmıştır.
AYM'DEN YURTDIŞI YASAĞIYLA İLGİLİ İLK NET KARAR:
•Adli kontrol azami süre hesabında,sadece yasağın konduğu tarih esas alınır.
•Mahkemeler "istinaf ve temyiz süreleri dikkate alınmaz" şeklinde keyfi yorumlarla kanundaki 7 yıllık azami süreye uymuyorlardı.
https://t.co/fe7ONIttep
@SabanAliOzel5 Bunlar duygusal ütopik söylemler, sahanın gerçekleri ile örtüşmüyor. Halkın da siyasetin de devletin de KHKlılar diye bir derdi yok. Bütün planlarınızı buna göre yapın. Kimsenin sizi bizi beklediği yok. Milleti kandırmayın. Kendinizi ifade eder kendinize alan açarsanız ne ala..
Anayasa Mahkemesi Eski Başkanı Haşim Kılıç dedi ki; "Yargıyla ilgili sorunlar artık ertelenebilecek meseleler olmaktan çıktı. AİHM'in ihlal kararları cesaretle uygulanmalı ve haksızlıklar ortadan kaldırılmalı."
@dmkplatformu@ZGulabi@Liberalparti_TR#öncesiyasetdeğişmeli
Bugün çok değerli bir dostu "Kemal Abi"yi defnettik.
Hayatı boyunca haksızlıklarla mücadele eden, doğruluktan ve cesaretten vazgeçmeyen bir insandı. Hakimlik görevini onurla yaptı, haksız yere ihraç edildi, cezaevi gördü ama yine de adalet inancını kaybetmedi. Yargılama sonunda beraat etti, yeniden ayağa kalktı ve avukat olarak yine hak arayanların yanında durdu.
Hayat ona kolay davranmadı. Ama o, zor zamanlarda bile dimdik durmayı bildi. Çalışkanlığı, cesareti ve vicdanı ile onu tanıyan herkesin hayatında derin bir iz bıraktı.
İnsan bazen “hesap ahirete kaldı” demek ister. Ama kesin olan bir şey var: Bu dünyada onurlu yaşayan insanların bıraktığı izler silinmez. Adalet için verilen mücadele, geride kalanların hafızasında ve vicdanında yaşamaya devam eder.
Onu tanımak bir onurdu. Hatırası ve ismi hep saygıyla yaşayacak.
Anayasa Mahkemesi’nin Kamu Görevinden Çıkarma Kararları Ne Söylüyor?
Anayasa Mahkemesi, 13 Mart’ta FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibat gerekçesiyle kamu görevinden veya meslekten çıkarılan kişilerin bireysel başvurularına ilişkin üç önemli karar açıkladı. Mahkeme, Sinan Ulu ve Sümeyra Bakla başvurularında ihlal olmadığına karar verirken, B.K. başvurusunda özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Her üç başvuruda da masumiyet karinesine ilişkin iddialar ise açıkça dayanaktan yoksun bulunarak kabul edilemez sayıldı.
Üç karar birlikte değerlendirildiğinde, Anayasa Mahkemesi’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına bazı yönlerden yaklaştığı, ancak temel bazı noktalarda bu standartların gerisinde kaldığı görülüyor.
Her şeyden önce, kararların ortak zemininde yapısal bir sorun var. Kamu görevinden çıkarma işlemlerinin hukuki dayanağını oluşturan “irtibat” ve “iltisak” kavramları, mevzuatta açık ve öngörülebilir biçimde tanımlanmış değil. Bu durum, kanunilik ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından ciddi sorunlar doğuruyor. AİHM de bu kavramların muğlaklığına dikkat çekerek, içeriğinin yargı mercileri tarafından geniş ve zaman zaman keyfî biçimde doldurulabildiğini vurguladı. Böyle bir belirsizlik, somut olaylar arasındaki farklılıkların göz ardı edilmesine ve birbirinden çok farklı durumdaki kişilerin aynı yaptırıma tabi tutulmasına yol açabiliyor.
Kararların içeriği bakımından özellikle B.K. kararı içtihat açısından dikkat çekici. Anayasa Mahkemesi bu kararda, FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibat değerlendirmesinin soyut kanaatlere ya da duyuma dayalı tanık ifadelerine dayandırılamayacağını; bu tür iddiaların “ciddi, önemli ve somut nitelikte objektif olay ve vakıalarla” desteklenmesi gerektiğini açıkça ortaya koydu. Belirli kişilerle samimi ilişki içinde olunduğuna dair, fakat bu ilişkinin örgütsel bir bağdan kaynaklanıp kaynaklanmadığı dahi ortaya konulmayan bir tanık beyanının, kamu görevinden çıkarma gibi ağır bir tedbire dayanak oluşturamayacağını vurguladı. Bu yönüyle karar, bireyselleştirilmiş değerlendirme ve somut olgu zorunluluğu bakımından AİHM standartlarıyla önemli ölçüde örtüşüyor.
Bununla birlikte, bu yaklaşımın idari yargı mercileri tarafından ne ölçüde benimseneceği henüz belirsiz. Uygulamada bazı idare mahkemelerinin, kamu görevinden çıkarma kararının üzerinden yıllar geçmesine rağmen iltisak veya irtibatı ortaya koyacak delil arayışını sürdürdüğü görülüyor. Bu da idarelerce yaptırımın dayanağının baştan yeterince somutlaştırılamadığını; mahkemeler tarafından tedbirin uygulanmasından sonra geriye dönük bir meşrulaştırma çabasına girildiğini ortaya koyuyor.
Sümeyra Bakla ve Sinan Ulu kararlarında ise Anayasa Mahkemesi, sohbet toplantılarına katılım, bu toplantıların organize edilmesi ve örgüt adına finansal destek sağlanması gibi faaliyetlere ilişkin tanık beyanlarını yeterli bularak, kamu görevinden çıkarma tedbirinin OHAL koşullarında ölçülü olduğu sonucuna ulaştı.
Ancak bu değerlendirmelerin, AİHM’in aradığı ölçülülük incelemesini tam olarak karşıladığını söylemek zor. AİHM’e göre böyle ağır tedbirlerin orantılı sayılabilmesi için en az üç unsurun birlikte değerlendirilmesi gerekiyor: kişiye atfedilen eylemler ile uygulanan yaptırım arasında güçlü ve somut bir bağ kurulması, değerlendirmenin bireyselleştirilmiş somut olgulara dayanması ve yargısal denetimin gerçek anlamda derinlikli bir inceleme içermesi.
Ne var ki mevcut uygulamada, böyle bir derinlikli yargısal denetimin yapıldığını söylemek güç. Ayrıca Anayasa Mahkemesi kararlarında, AİHM’in önem verdiği bazı temel soruların yeterince tartışılmadığı görülüyor. Örneğin başvurucuların anayasal düzene gerçekten tehdit oluşturabilecek kurum ve pozisyonlarda görev yapıp yapmadığı ele alınmıyor. Kamu görevinden süresiz çıkarma yerine daha hafif tedbirlerin yeterli olup olmayacağı değerlendirilmiyor. Tedbirin kişinin mesleki itibarı, ekonomik durumu ve sosyal hayatı üzerindeki uzun vadeli etkileri de AİHM içtihadında görülen kapsamda incelenmiyor.
Mahkeme, başvurucuların özel sektörde çalışmaya devam edebildiğini belirtmekle yetiniyor; ancak kamu görevinden çıkarılmanın fiilen doğurduğu mesleki, ekonomik ve sosyal sonuçları somut biçimde tartışmıyor. Oysa AİHM, orantılılık değerlendirmesinde kişinin kamuya ifşa edilip edilmediğine, özel sektörde iş bulma imkânının fiilen ortadan kalkıp kalkmadığına ve tedbirin hangi görev ve kademedeki kişiler hakkında uygulandığına özellikle bakıyor. İlçe tarım müdürlüğünde ya da vergi dairesinde alt kademede çalışan bir memur ile üst düzey kamu görevlisinin aynı çerçevede değerlendirilmesi, AİHM tarafından orantısız bulunuyor. Anayasa Mahkemesi kararlarında bu tür görev, kademe ve konum farklılaştırmasının yeterince yapılmaması, ölçülülük incelemesini zayıflatan önemli bir eksiklik.
Kararlarda masumiyet karinesi bakımından da benzer bir sorun var. Mahkeme, üç başvuruda da bu iddiayı açıkça dayanaktan yoksun bularak kabul edilemez saydı. Ancak uygulamada bazı idari yargı kararlarında beraat, takipsizlik veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının, fiilen kesinleşmiş bir mahkûmiyet gibi değerlendirildiği örneklerle karşılaşılıyor. Ceza yargılaması mahkûmiyetle sonuçlanmamışsa, idare mahkemelerinin başvurucuyu fiilen suçlu kabul eden bir dil ve gerekçelendirmeden kaçınması gerekir. Aksi yaklaşım, masumiyet karinesini dolaylı biçimde zedeleyebilir. Anayasa Mahkemesi’nin bu meseleyi daha ayrıntılı ele almadan kabul edilemezlik kararı vermesi, önemli bir boşluk bırakıyor.
Sonuç olarak bu üç karar, OHAL döneminde uygulanan kamu görevinden çıkarma tedbirlerinin hem usul hem de maddi hukuk bakımından hâlâ tam anlamıyla açıklığa kavuşmadığını gösteriyor. B.K. kararındaki somut delil vurgusu, AİHM standartlarıyla uyumlu önemli bir adım niteliğinde. Buna karşılık masumiyet karinesinin kapsamlı biçimde ele alınmaması, daha hafif tedbirlerin değerlendirilmemesi, başvurucuların görev ve konumlarının ölçülülük incelemesine yeterince yansıtılmaması ve ceza yargılamasının sonucunun bu denetimle ilişkilendirilmemesi, Anayasa Mahkemesi’nin bu alanda bütünlüklü ve yerleşik bir standart ortaya koyabildiğini söylemeyi güçleştiriyor.
Bütün bu tablo, KHK meselesinde yargısal denetimin tek başına yeterli bir çözüm üretmekte zorlandığını gösteriyor. Aradan geçen yaklaşık on yıla rağmen hâlâ öngörülebilir, tutarlı ve bütünlüklü bir çerçeve kurulabilmiş değil. Sorunun niteliği, kapsamı ve yargı mercileri önünde biriken başvurular dikkate alındığında, meselenin yalnızca bireysel davalar yoluyla çözülmesini beklemek gerçekçi görünmüyor. Bu nedenle, TBMM’nin yıllardır biriken mağduriyetleri gidermeye yönelik kapsayıcı ve adil bir düzenlemeyi gündemine alması artık ertelenmemesi gereken bir ihtiyaç olarak ortada durmaktadır.
-işe iade davasının kazanılması
- işçiye işe davet ihtarı gönderilmesi
-adreste “tanınmaması”nedeniyle tebligat iadesi.
-İşçi tarafından işe iadenin mali sonuçları yönünden icra takibi başlatılması
-İşverenin itirazı ve itirazın iptali davası açılması
Sonuç: davanın reddi
⏬
Dekontların ve whatsapp yazışmalarının HMK m. 199-202 gereği delil başlangıcı niteliğinde olduğu, Mahkemece delil başlangıcı bulunması halinde tanık dinlenebileceği
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi
2023/5059 E.
2024/3232 K.
21.10.2024 T.