Attığın link yok. Eğer Türklerin hoşgörüsü ve merhameti olmasaydı, bugün kıçını yaladığınız sömürgeci Avrupalılar gibi sizi asimüle etselerdi; 400 yılda Yunan ismini ancak tarihten silinmiş antik bir topluluk olarak hatırlardın ve bu mesajları Türkçe yazardın. Çok şımarma, yarın gelir bir 400 yıl daha yönetirim sizi
Ananı, avradını, kızını sikeyim senin. Senin anan zaten Cengiz Han’ın atlılarının altında inleye inleye doğurdu seni, o yüzden böyle domuz suratlı, anasını satan bir şeysin. Hunlar ve Göktürkler atalarınızı o kadar sikti ki Çinliler hâlâ “bize dokunmayın” diye sur çekiyor. Xi Jinping’in o koca kafası, Mao’nun cesedi gibi suni döl dolu. Mao’nun o şişko götüne Cengiz Han’ın oğlu girdi, ondan sonra Çinli olmak böyle oldu: anasını avradını satan, tarihi yalayan, domuz yiyip kendine “medeniyet” diyen bir millet. Senin anan Xi’nin altına yatmış, Mao’nun mumyasını eline tutuşturmuş, sen de ortaya sıçılmışsın. Hunlar gelince ananı avradını bırakıp kaçan, Cengiz Han gelince diz çöken, atalarını sikeyim.
Bu hikayenin eksik kalan ve bilinçli olarak sümen altı edilen taraflarını biz tamamlayalım. Dinî İbadethane mi, Silahlı Askerî Karargâh mı?Arkadi Manastırı, masum sivillerin sadece sığındığı bir ibadethane değildi. Manastır, 1866 Girit İsyanı sırasında Yunanistan'dan gönderilen subayların ve yerel isyancı komite liderlerinin (Başkebapçı Gabriel dâhil) üslendiği, silah ve barut yığınağı yapılan, Osmanlı birliklerine ve çevredeki Müslüman köylere yönelik saldırıların planlandığı stratejik bir askerî karargâhtı.
Askerî Operasyonun Nedeni:Dünyanın hiçbir devleti, kendi egemenlik sınırları içerisinde bir ibadethanenin silah deposuna ve isyancı kalesine dönüştürülmesine izin vermez. Osmanlı birliklerinin manastırı kuşatmasının ve teslim ol çağrısında bulunmasının tek sebebi, merkezi otoriteyi tesis etmek ve bu askerî üssü etkisiz hale getirmekti. Teslim ol çağrılarına silahla karşılık veren isyancılar, çatışmayı kaçınılmaz kılmıştır.
Küfür etme ananı Mao’nun mezarının yanında öyle bir sikerim ki Mao mezarından kalkıp alkış tutar.
Sincan’a uçak bileti alıp gitmek mümkün olsa bile, orada serbest dolaşıp istediğin kişiyle konuşamıyorsun mal. Bölge yoğun gözetim altında oteller, ulaşım ve sokaklar kameralarla, polis kontrol noktalarıyla ve yerel güvenlik birimleriyle dolu. Yabancıların hareketleri takip ediliyor, belirli bölgelere giriş kısıtlanıyor, insanlarla bağımsız görüşme yapmak pratikte engelleniyor. Gazeteciler, diplomatlar ve araştırmacılar yıllardır bunu raporluyor: “gelip bak” densin diye kontrollü ortam yaratılıyor, serbest araştırma yapılamıyor. gerizekalı salak salak, hâlâ aynı şeyi tekrarlıyorsan okumuyorsun demektir.
Amk Çinlisi, Xi’nin sosyal kredi sistemi yüzünden Baban dedenle anal seks yaparken prostatına basıp rektumunu genişletmiş, ananın vajinasına da aynı anda girip çıkmışlar. Xi de oturduğu yerden sosyal kredi dağıtmış. Ananın küllerinin üzerine işeyip “sosyal kredim yükseldi” diye götünüzü parmaklamışsınız.
Hitler’in Aryan ırkı saçmalığını örnek gösterip “sen de mi inanıyorsun” demen, kendi propagandana ayna tutuyor. Sincan’da “herkes mutlu, gel bak” demen de aynı.
BM, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Amnesty ve bağımsız araştırmacılar Sincan’da yüz binlerce Uygur’un toplama kamplarına kapatıldığını, kültürel ve dini baskı uygulandığını, kitlesel gözetim ve zorunlu çalıştırma iddialarını belgelemiş durumda. Çin bunları “mesleki eğitim” ve “terörle mücadele” diye savunuyor, bağımsız denetimi ise engelliyor.
Uçak bileti al gel bak demen de anlamsız. Oraya giden gazeteciler, diplomatlar ve araştırmacılar kontrollü turlara sokuluyor, serbest dolaşıp insanlarla konuşamıyor. Kapalı bölge gibi yönetilen bir yeri “gel bak, kapalı değil” diye savunmak, durumu daha da açık ediyor gerizekalı.
Mao sizi o kadar aç bırakıp katletmiş ki açlıktan birbirinizin etini çiğ çiğ yemişsiniz. Mao’nun Büyük İleri Atılım’ında ananızın amını kesip pişirmiş, içine Japonların konfor evinde bıraktığı spermleri doldurup yutmuşsunuz. Atalarınız açlıktan delirmiş, birbirinin kıçını yalayıp hayatta kalmaya çalışırken Mao oturduğu yerden 31 çekip gülmüş. Ananızın cesedinden kalan külleri Mao’nun mozolesinin altına serpip “liderimiz bizi kurtardı” diye tapınmışsınız. Amk evladı.
Ata tapınakları diye kutsadığınız o yerler, Japonların konfor evi yaptığı, ananızı sırayla sikerek öldürüp cesedini gömdüğü mezbelelikten farksız. Japon askerleri ananızın amına girip çıkarken ata ruhlarınızı da sikmiş, çıkan spermle o tapınak duvarına “atalarınız burada öldü” diye yazmışlar. Ananızın cesedini o tapınağın altına gömerken Japonlar “artık sizin atalarınız biziz” diye gülmüş. O tapınaklara giren herkes ananızın kokusunu alıyor hala. Amk evladı.
UNCLOS’u 1995’te onayladık diye hava atıyorsunuz da, o sözleşmenin 74. ve 83. maddeleri hakkaniyet ilkesini zorunlu kılar. Yunanistan’ın yaptığı ise tam tersi adaları kıta sahanlığı gibi kullanıp Türkiye’yi Akdeniz’den tamamen dışarı atmaya çalışmak.
Türkiye’nin UNCLOS’u imzalamamasının sebebi tam da bu. Çünkü 1982’de hazırlanan metin, Ege ve Doğu Akdeniz’deki özel coğrafi durumu görmezden geliyor. Türkiye’nin tezleri Lozan Antlaşması, Montreux Boğazlar Sözleşmesi ve uluslararası adalet divanının hakkaniyet içtihatlarına dayanır. Sizin tezleriniz ise “adalar kıta sahanlığı üretir, Türkiye’nin hakkı yoktur” gibi hukuken savunulamaz iddialara.
Fransız gemisine NAVTEX atılmasının sebebi de basit. O kablo, Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığı üzerinden geçiyor. Yunanistan-GKRY elektrik kablosu projesi, uluslararası hukukta “tek taraflı ve tartışmalı alanlarda faaliyet” olarak tanımlanır.
Yani UNCLOS’u imzalamış olmanız sizi haklı yapmıyor. Sadece “biz imzaladık, siz imzalamadınız” diye bağırarak Doğu Akdeniz’i Yunan gölü yapamazsınız. Tarih ve coğrafya sizin lehinize değil.
Al işte “çok mutlular, onlara çok iyi davranıyoruz, onlar da Çinli” diyen Çinli botlar şimdi ağlıyor.
Ne oldu yarrak kafalılar? Siz X'de “Uygurlar çok mutlu, Çin’in bir parçası, etnik grup olarak gayet iyi muamele görüyorlar, kimse baskı altında değil” diye gece gündüz propaganda yapıyordunuz. Şimdi bir grup silahlı adam bayrağı açıp “Allahu Akbar” deyince “iğrenç Türk-İslam terörizmi” diye kınıyorsunuz.
Hangisi doğru? Ya o adamlar “çok iyi davranılan mutlu Çinliler” ise, neden size teşekkür etmiyorlar da Çinli sivilleri öldüreceklerini söylüyorlar? Ya da o “mutluluk” hikâyesi yalan ise, niye yıllardır o masalı anlatıyorsunuz?
Tarihinizi sikim saygılar.
1821 Mora İsyanı ve Mitolojisi: Romanlar, Şiirler ve Üstü Örtülen Gerçekler
Kitleleri kışkırtmak amacıyla paylaşılan; Athanasios Diakos gibi figürlerin ölümünü Hollywoodvari işkence senaryolarıyla süsleyen metinler, tarihsel gerçeklikten ziyade 19. yüzyıl Yunan romantik milliyetçiliğinin kurgusal ürünleridir. Tarihi objektif bir zeminde ele almak, hamaset masallarını bir kenara bırakıp dönemin birinci elden kaynaklarına ve uluslararası raporlarına bakmayı gerektirir.
1. Athanasios Diakos Vakası: Tarih mi, Romantik Şiir mi?
Athanasios Diakos, 1821 Mora İsyanı'nın ilk aşamasında Alamana Muharebesi'nde Osmanlı birliklerine (Ömer Vrioni ve Köse Mehmed Paşa kuvvetlerine) karşı savaşırken yaralı olarak yakalanan bir isyancı komutandır.
Hukuki Realite ve İdam: 19. yüzyılın erken dönem imparatorluk hukuk sisteminde ve savaş şartlarında, merkezi otoriteye karşı silahlı isyan başlatan, devlete başkaldıran liderlerin akıbeti idamdı. Diakos da bu kapsamda askeri mahkeme veya komutanlık emriyle idam edilmiştir.
Mitlerin Doğuşu: Metinde yer alan dramatik replikler ("Şu saate bakın...") veya vücuduna saatlerce yağ dökülmesi gibi detaylar, olaydan onlarca yıl sonra Aristotelis Valaoritis'in 1867 tarihli şiirlerinde ve Yunan halk türkülerinde (kleftik songs) üretilmiştir. Olayın görgü tanığı raporuymuş gibi sunulması, tamamen ulus-devlet inşası sürecinde yazılan epik edebiyatın bir parçasıdır.
Kaynak: Spyridon Trikoupis, "Yunan Devrimi Tarihi" (Istoria tis Ellinikis Epanastasis)
2. İsyanın Diğer Yüzü: Mora'da ve Tripoliçe'de Ne Yaşandı?
Yunan milliyetçi anlatısı, Osmanlı yönetimine karşı verilen mücadeleyi salt bir "kurban-zalim" ikiliği üzerine kurarken, isyanın hemen başında gerçekleştirilen büyük sivil kıyımları ve etnik temizlik hareketlerini tamamen yok sayar. Oysa bu durum, bizzat Batılı tarihçiler ve olay yerindeki yabancı gözlemciler tarafından kayıt altına alınmıştır:
Tripoliçe Katliamı (Ekim 1821): İsyanın kontrolünü ele geçiren Rum çeteleri ve isyancılar, Tripoliçe şehrine girdikten sonra günlerce süren sistematik bir katliam gerçekleştirmiştir. Şehirdeki Müslüman Türk ve Yahudi nüfus (kadınlar, çocuklar ve yaşlılar dahil) hiçbir ayrım gözetilmeksizin kılıçtan geçirilmiştir.
Tarihçi William St. Clair'in Raporları: İngiliz tarihçi William St. Clair, That Greece Might Still Be Free (Yunanistan Özgür Kalabilsin Diye) adlı eserinde, Tripoliçe'de yaşananları şu şekilde aktarır: “Şehirdeki Türklerin imhası birkaç hafta sürdü. 10 binden fazla insan öldürüldü. Sağ kalan çocukların bir kısmı vahşete kurban gitti, bir kısmı da köle olarak satıldı. Yunanistan'ın bazı bölgelerinde tek bir Türk bile sağ bırakılmadı.”
Theodoros Kolokotronis'in İtirafları: İsyancı liderlerden Kolokotronis, anılarında şehrin durumunu anlatırken, kaleye kadar olan mesafede atının nallarının hiç toprağa değmediğini, çünkü zeminin tamamen cesetlerle kaplı olduğunu bizzat ifade etmiştir.
Kaynak: William St. Clair, "That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence" (1972)
Kaynak: W. Alison Phillips, "The War of Greek Independence: 1821 to 1833"
3. "Hristiyan Kıyımı" Söyleminin Avrupalı Güçler Tarafından Pragmatist Araç Olarak Kullanılması
Osmanlı coğrafyasında gayrimüslim tebaa yüzyıllarca dini ve kültürel özerkliğe sahipken, 1821 isyanı dini bir kalkışmadan ziyade Fransız İhtilali'nin milliyetçilik akımlarının Balkanlar'daki ilk büyük yansımasıydı. Ancak bu durum, Avrupalı diplomatlar ve büyük devletler (İngiltere, Fransa, Rusya) tarafından ustaca kullanılan pragmatist bir dış politika enstrümanına dönüştürüldü:
Filhellenizm ve Antik Nostalji: Avrupalı aydınlar ve diplomatlar, o dönemde Mora'da yaşayan köylü halkı değil, zihinlerindeki antik filozofların ve medeniyetin beşiği olan "Antik Atina" imajını dirilttiler. Olaylar, "Batı medeniyetinin beşiği olan antik Yunan çocuklarının barbar Türkler tarafından yok edildiği" şeklinde ajitatif bir dille Avrupa basınına servis edildi.
Diplomatik Çifte Standart ve Çıkarlar: Çarlık Rusya'sı Ortodoksların "koruyucusu" kisvesi altında sıcak denizlere inme planları için bu krizi körüklerken; İngiltere ve Fransa başlangıçta Osmanlı bütünlüğünün bozulmasına karşıydı. Ancak Avrupa kamuoyunda basının körüklediği yoğun "Hristiyan katliamı" propagandası ve halk baskısı diplomatların ellerini bağladı. Avrupalı diplomatlar bu duygusal dalgayı, zayıflamış bir Osmanlı'dan imtiyaz koparmak veya Akdeniz'de kontrol edilebilir bir uydu devlet kurdurmak için bilinçli olarak yönetti.
Sahadaki Vahşetin Susturulması: Avrupalı konsoloslar Tripoliçe'de ve Mora'da yaşanan Türk soykırımını sahadaki raporlarında çok net bilmelerine rağmen, kamuoyunun "soylu özgürlük mücadelesi" masalına inandırılması için bu kıyımlar basından saklandı veya meşrulaştırıldı. İnsan hakları söylemi tamamen çıkar ilişkilerine kurban edildi.
Kaynak / Eser: Georg Gottfried Gervinus, "Yunan Devrimi ve Yeniden Doğuş Tarihi" (Geschichte des oestlichen und suedoestlichen Europa / Grundzuege der Geschichte der griechischen Revolution)
Eğer Mora'da dökülen kanlar konuşulacaksa, sadece tek bir tarafın efsaneleştirilmiş acıları üzerinden değil; Tripoliçe'de katledilen on binlerce savunmasız sivilin üzerine çekilen sessizlik duvarı ve Avrupalı diplomatların bu trajediyi nasıl bir jeopolitik propaganda aracına dönüştürdüğü de masaya yatırılarak eksiksiz bir yüzleşme yapılmalıdır. Propaganda metinleri tarihi değiştiremez.
Durin the Ottoman period, the Muslim Turks, impaled and roasted alive the Greek Christian Athanasios Diakos. But, they gave him a chance: "Will you become a Turk, Diakos? Will you change your faith? Will you pray in the mosque and abandon the church?"
He replied to them: "Go away, you and your faith, may you perish, you heathens! I was born a Greek, and as a Greek I shall die."
According to eyewitness accounts of the time, two Turks kindled a fire beside the stable and set an iron grate over it, with a large copper cauldron of oil above the flames. They then lifted Diakos, still bound, and seated him on an old wooden stool. His legs were raised. The Turks began to mock him and put questions to him. At every negative nod they drove nails into his feet. Afterward they took the boiling oil and poured it first over his bare feet.
Seeing that he gave no reaction, they tore his clothing and began pouring the oil over his back and chest. He groaned quietly under the pain. The soldiers, ordered not to kill him, used needles to burst the blisters that the boiling oil raised on his skin. This went on for hours, until the following morning.
Exhausted, he was dragged through the town to be put to death. The execution was carried out in public view, by leave of Halil Bey, so that the Greeks would be warned of the fate awaiting anyone who dared to rise in revolt. Diakos’s mother was present at his torture.
After he had been tied backward onto a saddle with his legs forced apart, the executioner began pressing the sharpened point of a wooden stake into his groin and then drove it slowly deeper, through the length of his body, until it emerged near his right ear. The executioner worked with care, under orders not to kill him quickly; with every thrust of the stake, Diakos’s cries showed that he was still alive.
When the executioner had finished, the Turks bound the body tightly to the stake so the skin would not tear, and propped him nearly upright against a tree.
As he was dying, he is said to have spoken these sorrowful lines: "Look at the hour Death has chosen to take me, now, when the branches are in blossom and the earth brings forth grass."
(Sources: Spyridon Trikoupis "History of the Greek Revolution", Aristotelis Valaoritis "Athanasios Diakos" 1867, Georg Gottfried Gervinus "History of the Revolution and Rebirth of Greece", Songs of the Greek People 1821)
Halil Bey ordered a fire to be lit beneath him and the body turned slowly, so that he would be roasted alive like an animal.
After many hours of torment, the Greek captain died on April 24, 1821.
When the Greeks learned of his story and his martyrdom, they were filled with even greater rage and strength to liberate themselves from the barbarous Muslims and Islam.
Athanasios Diakos is one of the most important heroes in the Greek history.
If you want to support me in the effort I’m making, please consider becoming a subscriber to my X account for only $2. I write about the ancient, medieval, and modern history of Greece and what Christians went through in Asia Minor, Greece, and Cyprus because of Islam. Thank you very much to those of you who support me and read me.
- Homer Pavlos
@Chill_Flag Yunanlar kısa götten bacaklı, sakallı ve siyah oldukları için bu kadar övgü dizmiş. Yunanlıların sevdiği fenotip böyleymiş demek.
Not: Kendisi İran prensesidir, Princess Qajar’dır. Benim tipim değil maalesef.
Gerçek olmayan çakma görsellerle anca burada kendi kendinizi tatmin edip boşalıyorsunuz. Eşcinsel evlilik ülkenizde serbest, bizde yasak; üstüne üstlük ana muhalefet partiniz SYRIZA’nın başına geçen Stefanos Kasselakis açık açık eşcinsel, erkek eşiyle evli vuruşan siyasetçi. Kendi ülkenizin bu rezaletini görmezden gelip burada Türkler üzerinden gerçek olmayan ucuzluklar yapmaya çalışman, ne kadar ezik, iki yüzlü, aşağılık bir salak olduğunu kanıtlıyor. Amk eşşeği.