PKK açılımına karşı yeni açıklama:
Biz Türk milletiyiz! HAYIR diyoruz!
Aralarında akademisyen gazeteci emekli asker ve kitle örgütlerinin de bulunduğu isimler TBMM'de imzaya açılan "çerçeve yasa" teklifine ilişkin ortak açıklamasında, "On binlerce insanımızın katili olarak hüküm giymiş bulunan bölücü başının muhatap alınması, ona statü verilmesi, şu veya bu şekilde bölücü terör mensuplarının affedilmesi hiçbir devlet kuruluşuna, hiçbir partiye ve gruba onur ve itibar kazandırmaz. Biz Türk milletiyiz ve 'hayır' diyoruz" denildi.
https://t.co/QcOsOdkkH3
Yabancı bir akademisyen çıktı birkaç palavra salladı. Şimdi bunlara açık açık cevap verelim. Yalnız, yazı biraz uzun olacak, şimdiden belirtelim.
Önce eldeki palavraları özetlemek gerek:
1. Palavra: Laikliği İngiliz dayattı, Atatürk kabul etti,
2. Palavra: Medeni kanun Lozan'da verilen taviz nedeniyle çıkarıldı,
3. Palavra: Kanunu Lozan'da kabul edilen yabancı danışmanlar hazırladı,
4. Palavra: Bu yöntem İngilizlerin yeni nesil sömürgeleştirme yöntemiydi, Türkiye bu şekilde sömürgeleştirdi.
Farkındaysanız dört palavra da iç içe. Yani İngilizler en baştan itibaren Türkiye'yi sömürgeleştirmek istemişler, bunu "ne hikmetse" laiklikle yapmayı düşünmüşler, bu nedenle Lozan'a adli kapitülasyonlar yerleştirmişler, hukuk danışmanları eliyle medeni kanunu yeniden tasarlamak istemişler ve anlaşmaya soktukları maddelerle bunu başarmışlar. Türkiye bu nedenle laikleşmek ve kanunlarını yenilemek zorunda kalmış, danışmanlar bu süreci İngilizler adına takip etmiş ve Türkiye sömürgeleştirilmiş. Yani bu danışmanlar bir nevi sömürge valisi gibi aktörler oluyor. Ve son olarak tüm bunlar Türkiye'ye dayatılmış, yani Atatürk boyun eğmiş. İddialar bu yönde.
Peki şimdi gerçeklere bakalım.
Lozan görüşmeleri iki konferans halindedir. Şubat 1923'e kadar ilk kısım, Nisan 1923'ten sonra ikinci kısım... Bir kez resmen dağılmıştır. Fakat çok kez dağılma tehlikesi geçirmiştir. Çünkü büyük anlaşmazlıklar mevcuttu. Aslında bu durum bile Türklerin "boyun eğdi" masalını tek başına çürütür. Neyse...
İlk konuya geliyoruz. Azınlıklar... Aslında hukuk danışmanı ve medeni kanun genelinde sıkılan palavraların esası azınlık meselesine ilişkin.
Çünkü İngilizler, Ruslar vs., yarım asırdan fazla süre boyunca Osmanlı'yı azınlık sorunu üzerinden adeta yoğurmuştur. Özetlemek gerekirse, azınlıkları kışkırt, olaylar çıkar, Türkler tepki göstersin ve Avrupalılar azınlıkları koruma bahanesi ile soruna müdahil olsun, taviz koparsın. Bu retorik çok kez yaşandı ve her defasında azınlıklar, Osmanlı'da Türklere karşı üstün konuma yükseldi. Bunu da uluslararası anlaşmalarda adli kapitülasyonlar yoluyla yaptılar. Buna biraz da alışmışlardı. Bu nedenle Lozan'da Türklerin kapitülasyon karşıtlıkları onları çok yormuştur.
Bir örnek verirse, 93 Harbi sonrasında imzalanan Ayestefanos ve Berlin anlaşmalarında, bir madde vardır. Osmanlı hükümeti, Ermenileri, Çerkez ve Kürt saldırılarından korumayı taahhüt eder, şeklinde. Çok ikonik bir adli kapitülasyondur. O anlaşmada bu şekilde daha çok rezil şeyler vardı. Doğu bölgesinde ıslahat sözü verilmiştir, yabancı valiler atanacak, ıslahatı kontrol edecek, hükümet onlara karışamayacak vsvs... Yani Ermeni çetelere doğuda bir tür özerklik...
Neyse meseleyi uzatmayalım. Yarım asır boyunca işlerini bu şekilde yürütmüş İngilizler pekala Lozan'da da aynı usulü kullanacaktı. Buna şaşırmamak gerek. Kurdukları formül de basitti:
Türkiye'de ikili hukuk sistemi var. İslam hukuku, müslümanlara uygulansın ama azınlıklara uygulanmasın. Eh, çok da uçuk bir bakış değil. Ama sinsi... Peki azınlıklara hangi hukuk uygulanacak, işte onu İngilizler belirlemek istiyor. Daha doğrusu, bu mesele her daim el atacak konumda kalmak istiyor. Bunun için de adli kapitülasyon dayatıyorlar. Bu öyle kanun hazırlamak falan gibi talebe dayalı da değil. Daha çok, azınlıklar Türk mahkemelerinde yargılanmasın, yargılanma için yabancılardan onay alınsın, mahkemelerde yabancı hakimler olsun...
Yani etnik bir kışkırtma olduğunda ve Türkler tepki gösterdiğinde (eskiden olduğu gibi) Avrupalılar azınlıkları korusun ve yargı güvencesi getirsin, oluşacak istikrarsız ve huzursuz ortam üzerinden yine İngilizler, Türkiye'yi baskı altına alsın, yeni tavizler koparsın vsvs...
Tabi bir de bunun hukuk dışı başka ayağı da var. İngilizler bu adli kapitülasyonları hayal ederken, Türkiye'de 5 milyon Rum olacağını düşünüyor. Öte yandan, tehcirle gönderilen Ermenilerin de ülkeye geri dönüşünü dayatıyor.
Yani Türkiye'de 5 milyon Rum olacak, 1-2 milyon Ermeni geri dönüp ülkeye yerleşecek, 15 milyon ülkenin 8 milyonu azınlık olacak. Neredeyse %50-%50... Şimdi düşünün böyle bir ülkede, nüfusun yarısına hükümetin mahkemeleri söz söyleyemeyecek, bunları yabancılar güvence altına alacaklar. Peki sonra ne olacak? Yeni bir etnik isyan, kan, ölüm ve yeni bölünmeler, yeni parçalanmalar, son 50 yıllık sistem Türkiye'de de aynen devam edecek... Hasta adam meselesi...
Sonuç olarak, sistemi özetlersek, Ermenileri yurda sok, Rumları ülkede tut, demografik yapıyı böl, etnik çatışma çıkar, adli kapitülasyonlarla azınlıkları koru ve ülkeyi hamur gibi yoğur...
Peki Ankara ne yaptı?
Daha görüşmelerin başında Ermenilere yurt vermeyeceklerini söylediler, konferansın dağılmasını göze aldılar ve bu işi baştan çözdüler. Artık Ermenilerin yurda dönmeyeceği belli olduktan ve Yunan'la nüfus mübadelesi kararlaştırıldıktan sonra İngilizlerin demografik temelli hasta adam politikası zaten baştan çökmüş oldu. Onların hedefi artık sadece, Türkiye'de kalan az sayıdaki azınlığı himaye etmekten ibaretti.
Kavga az sayıdaki azınlık üzerinden adli kapitülasyonlar vasıtasıyla hasta adam dönemi yaratmaktı. Bunu da yukarıda yazdığım gibi, "Türkiye'de şeri hukuk var, bunlar azınlıklara uygulanamaz, onlara ayrı hukuk lazım, bu hukuk güvence altına almak lazım, onun için de kapitülasyon lazım" diyerek formülize ettiler.
Bu da öyle benim yorumum veya sır değil, İsmet Paşa bunu 22 Aralık 1922'de hükümete yazar:
Adliye uzmanlarımız Marki Garroni ile görüştüler. Adliyemize yabancı yargıçlar katılması incelendi ve müzakere olundu. İddiaları şu iki zemine dönüktür: Medeni Kanunumuz şeriata dayanmaktadır, yabancılara uymaz. Yargı.larımız yeni kanunları bilmediklerinden uygulayamayacaklardır. Kısacası, adliye işinde başladığımız yerde duruyoruz.
Şimdi, Türkiye'nin bu güzel kurgulanmış stratejiye karşı somut ve pragmatik bir cevabı olmalı. O da şu şekildedir. Azınlıklara, çağdaş hukuki haklar tanınacak, fakat ülkenin egemenliğine halel getirecek kayıt konulmayacak.
Yani bir ülke zaten vatandaşları için çağdaş hukuku tesis etmek ister, haliyle Türkler olsun, azınlıklar olsun, onlar için zaten güncel hukuk getirilir. Fakat yabancı ülkeler bunlara güvence kisvesi altında kapitülasyon koparamaz. Zaten İngilizler azınlıkları mı düşünüyordu? Onlar bu meseleyi hep kullandılar. Ankara'da kullanma ihtimallerini tamamen ortadan kaldıran bir formül üretti. Ülkede zaten hukuki reformlar yapılacak, tüm vatandaşlara çağdaş haklar verilecek, ikili hukuk sistemi ortadan kaldırılacak böylece yabancılara, iç işlere musallat olacak fırsat bırakılmayacak.
Özetle, laiklik ikili hukuk sistemini kaldırarak ve medeni kanun yürürlüğe sokularak Ankara bu işi kendi içinde halletmiş ve yabancı ülkelere iç işlere karışma olanağı bırakmamıştır.
İngilizler açısından bakalım, laiklik olmasaydı ve ikili hukuk sürseydi, azınlıkların durumu her daim bir musallat olma penceresi açacaktı. Zaten bunu istiyorlardı. Laiklik getirilmesini değil, ikili hukuk sisteminin sürmesini ve fırsatların canlı kalmasını...
O yüzdendir ki Lozan konferansının ilk krizi Aralık ayında patlak verdi. İsmet Paşa, İngiliz formülünü çözdü ve karşı stratejiyi anlattı:
Türk milleti azınlıklara medeni âlemin kabul ettiği hakları tanır. Fakat kendi istiklalini kayıt altına koyacak hiçbir yeni teklifi kabul edemez. Azınlıkları kurtarmanın en iyi yolu onları hariçte lekeleyecek münasebetlere tahrik etmemek, bu münasebetlerden korumaktır. Bunlar hariçten gelecek bir şefkata dayanmamalıdırlar.
Zaten, Misak-ı Milli kararlarına bakarsak, benzer bir vizyonu görürüz:
İtilâf Devletleri ile düşmanları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan antlaşma esasları çerçevesinde azınlıklar hukuku -komşu ülkelerdeki Müslüman ahâlinin de aynı hukuktan yararlanmaları güvencesiyle- tarafımızdan teyit ve temin edilecektir.
Dikkat ederseniz, madde, Yunanistan'daki Türkler için de şart getiriyor. Peki Lozan'da bu konuna bir madde var mı? Var.
Madde 45: İşbu Kesim hükümleri ile Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafından da, kendi topraklarında bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır.
Şimdi, yabancı akademisyen bu hususlardan herhangi birini anlatıyor mu? Hayır. Azınlık konusu - adli kapitülasyon bağlantısından söz ediyor mu? Hayır. Misak-ı Milli ve Lozan'ın paralel maddelerine atıf yapıyor mu? Hayır. Çünkü bunları yapsa "laikliği İngiliz dayattı" tezi baştan çökecek.
Bunlar iyi niyetli olmayan girişimler, sinsi girişimler ama... Biz böylelerini çok gördük. Bu garp kurnazlığını yemeyiz.
Devam edelim...
İngiliz statrejisini ve Ankara karşı hamlesini artık biliyoruz. Süreç bu noktada kesin bir ayrışmaya döndü. Mesela, İngiliz Başdelege Curzon, 28 Aralık'ta Sir E. Crowe'a telgraf çekmiş:
Komisyon, altı oturumdan sonra, adli kapitülasyonlar konusunda onarılamaz biçimde çöktü. Türkler, komisyonda, kendilerine yapılan her teklifi, Türk egemenliğine aykırıdır diye kesinlikle reddettiler... Ardından İsmet Paşa tamamen uzlaşmaz bir bildiri okudu. Açıkça meydan okuma niteliğindeki bu beyanat üzerine Konferans pekala kesilebilirdi.
Ankara laikliği İngiliz baskısıyla kabul etmiş demek hahaha.
Aralık sonu itibariyle İngilizler, Ermeni Rum azınlıklar konusunda ümidi kesip artık Türkiye'de yerleşik az sayıda azınlık için bir çıpa oluşturmak istedi. İlk olarak adli kapitülasyon adı altında bazı imtiyazlar ve bunları uygulamak için yabancı hukukçu tavizi...
30 Aralık'ta İsmet Paşa, Ankara'ya şöyle yazıyor:
Genel bir durgunluk ve karamsarlık vardır. Garroni (İtalyan Temsilci) adli kapitülasyonlar yerine bir şekil göstermemiz için ısrar etti. Fransızlar da ısrarlıdırlar.
1 Ocak'ta da şunu yazmış:
Bompard ile mahkemeler konusunu görüştüm. Yabancı yargıçlar projelerinde ısrarlıdırlar.
Artık mesele açık, azınlıklar konusu neredeyse çöktü, demografik girişim akim kaldı, bari eldeki az sayıda azınlık üzerinden musallat olma penceresi açalım.
1 Ocak 1923'te mesele TBMM'ye geliyor. Rauf Bey konuşuyor:
İsmet Paşa Hazretleri, 'Ben şahsen mahkemelerimizde yabancı hâkimler çalıştırılmasına karşıyım’ diyor. (“Biz de öyle” sesleri) Ancak adliyemizde bazı reformlar yapmak gereğini hissediyorsak ve bu reformu, dışarının müdahelesi olmadan, birkaç yabancı danışman (müşavir) alarak kolaylaştırmayı düşünüyorsak, bunu şimdi yapalım’ diyor. Durum Bakanlar Kurulunda incelendi. Uygun görüldü.
Mesele açık... İsmet Paşa, danışman girişimi üzerinden yeni bir antikor üretmiş. Taviz ve kapitülasyon kabul edilmeyecek, birkaç yıllığına yabancı danışman gelecek ama gözlemci olarak kalacak.
Rauf Bey, 8 Ocak 1923 günü bu karşı hamleyi onaylıyor:
Adli kapitülasyonlara hiç değinmeden, özel sözleşme ile yabancı hukukçu danışmanları çalıştırabiliriz.
Tabi, İngilizler bu hamleden hiç hoşlanmayıp diretiyor. Ama İsmet Paşa tekrar reddediyor. 12 Ocak tarihli telgrafa bakalım:
Son anlaşmazlık düğümü, adli kapitülasyon yerine konmak istenen geçiş dönemidir. Uzun tartışmalardan sonra reddettim. En son direnenler İtalyanlar kaldı.
Burada İngilizlerin vazgeçtiğini sanmamak lazım. İyi polis kötü polis durumu...
Ocak ayı ortalarına gelindiğinde bu mesele, görüşmeleri kesecek noktaya geliyor. 17 Ocak tarihli telgrafa bakalım:
İtalyanlar adli kapitülasyonlar yüzünden, Fransızlar da mali sorunlardan dolayı Konferansın kesileceğini söylüyorlar. Adli sistemi kabul edemeyeceğimizi yeniden belirttim.
Koca konferans kesilecek noktaya gelmiş. Ortada hararetli bir güreş yaşanıyor. Ama yabancı akademisyen diyor ki "laikliği İngilizler dayattı" komik değil mi?
Bu konu, İsmet Paşa, İngilizler ve hükümet dışında Gazi'nin de dilinde. Yukarıda anlattığım, Ankara'nın ilk stratejisini 22 Ocak günü Bursa'da konuşan Gazi'nin dilinde görüyoruz:
Bu memlekette adli kapitülasyonların teşekkülü, bu gafletimizin, bu cehaletimizin cezasıdır. Bu kadar muvaffakiyetlerimize rağmen yabancılar ‘Adli kapitülasyonları kaldırmayız! Çünkü kanunlarınız medeni ve insani esaslara dayalı değildir. Memleketiniz içinde yabancı karma mahkemeler davalarımızı görsün. Haklarımızı sizin adaletinize, hâkimlerinize teslim edemeyiz!’ diyorlar. Efendiler! Adli kapitülasyonlar, gayet kuvvetli ve ateşli bir zincir halinde boynumuzdadır. Bunu şüphesiz atacağız. Fakat tekrar boynumuza geçirmeyelim. Bunu boynumuza tekrar geçirmemenin çaresi de kanunlarımızı iyileştirmektir...
Gazi zaten eskiden beri, hukuksal reformlara taraftar. Ayrıca bu zaten bir Osmanlı gündemidir. Pek çok kanun 1830'lardan beri değiştirilmiştir. Medeni kanunun değişikliği de tartışılmıştır. Gazi, bunları bilen biri olarak, yabancıların Türkiye'ye musallat olmasını engelleyecek bir panzehire sahiptir. Hukuku medenileştirelim ve yabancılara musallat olma fırsatı bırakmayalım. Böylece hem idealini hayata geçirerek hem de uluslararası bir krizi çözecek.
Aynı gün, yani 22 Ocak günü İsmet Paşa şunları yazıyor:
Adli kapitülasyon işini bitirmek amacıyla razı olduğumuz bu sorunu sessizce ve sakıncasız yapmaya çalışıyoruz.
Bu sıralarda, İngilizler gitgide geri adım atmaya başlıyor, 26 Ocak'ta Japonlar eliyle yeni bir teklif... İsmet Paşa yazıyor:
Japon delegesi, Musul’un Milletler Cemiyetine götürülmesini ve adli kapitülasyonlar yerine geçici bir adli sistem kabul edilmesini salık veriyor.
27 Ocak'ta konferansın artık kesilme ihtimali yükseliyor. Üç kritik konu hala çözüme kavuşmamış. İsmet Paşa yazıyor:
Şu sorunlar askıda kaldı: Musul, adli kapitülasyonlar, Trakya sınırı, 15 milyon lira tazminat ve Yunan tamiratı...
29 Ocak'ta Curzon bir salvo daha yapmış. İsmet Paşa yazıyor:
Curzon, Adli kapitülasyon maddelerinde de bazı noktalar telkin etmek istedi.
Aynı gün İngiliz Yüksek Komiseri Vekili Henderson'dan Curzon telgraf:
Rauf Bey, adli kapitülasyonları kabul edemeyeceğini belirtmiştir.
30 Ocak'ta İngilizler artık yoruluyor ve genel bir anlaşma taslağı vererek rest çekiyor. İsmet Paşa taslağı hiç beğenmiyor:
Kapitülasyonların adli sisteminde beyanat halinde karma mahkemeler usulü, ticari ve adli konularda müttefiklerle kararlaştırılan maddelerin diğer bütün yabancılara teşmili gibi maddeler vardır. Antlaşma ağırdır.
4 Şubat, yani karar günü. İngilizler taslak kabul edilmezse konferansı terk edeceğini söylüyor. Fakat İsmet Paşa direniyor. Amerikan Delegesi Grew'ün günlüğünde Lord Curzon'un boğa kadar kızgın şekilde bağırıp çağırdığını yazıyor:
Yüzü ter içindeydi. Birkaç saniye sessizce bekledikten sonra bağırmaya başladı: “Tam burada, dört ölümcül saat boyunca oturup durduk ve İsmet söylediğimiz her şeye hep aynı sıradan bayatlıklarla cevap verdi. Bağımsızlık ve hükümranlık!”
Ah evet, İngilizler laikliği dayattı ve Ankara kabul etti değil mi? Tel Aviv Üniversitesi akademisyeninden inciler... Yerseniz...
Buraya kadar okuyan arkadaşları tebrik ederim. Herhalde meramımı anlamışsınızdır. Yani bırakın laiklik dayatmasını... İngilizler ortaya attıkları ilk stratejilerinden azınlık konusunda hezimete uğramışlar. Bu kez adli kapitülasyonu istemişler. Yine reddedilmişler. Sonra ara formül üretmişler. Yine reddedilmişler. En sonunda konferansı kesmişler ve gitmişler.
Yani istediklerini değil, sağından solundan kırpıp talep ettikleri ufak bir kapitülasyonu bile alamamışlar. Bu tablodan "laiklik dayatması" çıkaran kimse, akıl fukarası bir müptezel olabilir ancak.
Veya, bunları hiç okumamıştır. Bilmiyordur. Avrupalı bir akademisyen yüzsüzlüğünde, iki sayfa bilgisiyle burnu büyüklük yapıyordur.
Neyse... Devam edelim... Allah'a şükür o kadar argüman var ki, büyük rahatlık içinde akşama kadar yazıp durabilirim.
Konferans kesildikten sonra İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold'dan, 7 Mart 1923'te Curzon'a telgraf gitmiş:
Resmi olmayan telgraflar Meclis’in, adli konularda tam bağımsızlık ve Yunanistan’dan tazminat alınması için ısrarlı olduğu yolundadır.
Yani, konferans kesilmiş, İsmet Paşa Ankara'ya dönmüş, olanları meclise anlatmış, meclis de bu yolda devam et demiş. Bunu da İngilizler öğrenmişler.
Konferans tekrar açıldıktan sonra doğal olarak adli kapitülasyon konusu yine gündeme gelmiş. 4 Mayıs 1923 tarihli İsmet Paşa telgrafı:
Birinci Komite, adliye ve genel af konularını ele aldı. Evvelce Montagna tarafından kabul edilmiş bu sorunun tekrar tartışılmasına karşı çıktım. Görüşümde ısrar ettim ve buhranlı bir tartışma oldu.
Burada Montagna formülü ile ifade edilen şey, Türk tezinin, yani hiçbir yetkisi ve etkisi olmayan 5 yıllık süreli yabancı danışman konusudur... Fransız temsilcinin kabul ettiği hususlar, İngilizler tarafından reddedilmiş. (Fransızlar ticari kapitülasyonlarla ilgilendiği için yoğun Türk direnişi karşısında adli kapitülasyon konusuna ilgisiz kalmıştır, bu da stratejik bir bölme başarısıdır ama o konuya uzun uzun girmeye lüzum duymuyorum)
Buradan da şunu anlıyoruz, İngilizler artık o kadar ezilmiştir ki, kabul ettikleri şeyden vazgeçmek zorunda kalmışlar. Akıl sahibi olanlar artık anlar ki, bu tabloda dayatılmış bir laiklik yoktur.
Ankara da İngilizlerin oyunbozanlık yapmasına karşı direniş gösterir. 6 Mayıs tarihli hükümet telgrafı:
(Adli kapitülasyonlara ilişkin) Evvelce teklif edilmiş Montagna formülünün değiştirilmesinde ısrar ederlerse Konferans kesilir.
Görüşmeler bu yönde kavga gürültü devam eder. 15 Mayıs, İsmet Paşa'dan başbakanlığa telgraf:
Montagna formülü üzerinde ısrarlıyız. Sert tartışmalar oldu.
Kavga ve güreş, mayıs ayı sonuna dek sürmüş, İngilizler pes edip bir ara formül üretmiş fakat İsmet Paşa geri adım atmamış:
Adli sorunları görüştük. Montagna formülünü değiştiren önemli maddeler üzerinde ciddi tartışmalar oldu. Görüşmeleri kesebileceğimizi hissettirdik.
Sonuç olarak Türkler geri adım atmadı. Azınlıklar konusu tarih oldu. Kapitülasyonlar da tarih oldu. Geriye sadece hiçbir icrai yetkisi olmayan, sadece gözlemci sıfatına sahip hukuk danışmanları kaldı. Onların da süresi beş yıldı.
Süreci Sevr'den itibaren özetlersek:
Sevrde: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'nın temsil edildikleri dört azadan mürekkep bir komisyon kapitülasyonlardan müstefit olan sair devletlerin mütehassıslarıyla birlikte yeni bir usul tanzim edecek ve Osmanlı hükümetiyle istişare ettikten sonra bu usulü tavsiye edebilecek. Osmanlı hükümeti bu usulü kabul etmeyi şimdiden taahhüt edecek.
1921 Londra Konferansı teklifi: Komisyonda ek olarak Türkiye'nin de temsilcisi olacak.
1922 Londra Konferansı teklifi: Aynı teklif.
Lozan'da imzalanan: Kapitülasyonlar kaldırıldı. Danışma mahiyetinde olmak üzere icrai yetkisi bulunmayan yabancı hukuk danışmanlarının beş sene hizmete alınması kabul edildi.
Peki bu konuda yabancı akademisyenin anlattığı pek bilinmeyen bir sır mıydı? Hayır. Lozan anlaşması meclise geldiğinde Atatürk bazı mebuslardan bu anlaşmayı eleştirmesini istemiştir. Bir tür demokrasi sahnesi gibi. Hatta Celal Bayar'dan da eleştirmesini istedi ama o görüşmelerde yer aldığı için konuşmak istemedi.
22 Ağustos tarihli TBMM oturumunda Mustafa Necati şöyle konuştu:
Sonra Efendiler! Adli müşavirler de vardır. Yani adliyemizde (yabancı) danışman kabul etmişiz ve dikkate değer olan bir noktayı özellikle dikkatinize sunarım.
Vasıf Çınar şöyle konuştu:
Arkadaşlar! Milli sınırlarımız içinde bütün adli hükümler yalnız Türk mahkemeleri tarafından verilebilir. Karma mahkemelerin kurulması ve özellikle bu mahkemelerin görev ve yetkileri istiklali adlimiz için bir darbedir efendiler.
Görüldüğü üzere icrai yetkisi olmayan danışmanlar bile eleştirilmiş. Çünkü bunlar kuvayi milliyeci, geçmişte yaşanan acı olayları çok iyi bilirler. kapitülasyon manasına gelebilecek her şeye şiddetle karşı çıkarlar. İngilizler limandaki gemileri karaya bağlayan zincirin rengine biz karar verelim dese, ona da sanki Yunan Ankara'ya dayanmış gibi karşı çıkarlar, yükselirler. Bunlar böyle adamlar.
Görüşmelerde yer alan Tevfik Rüştü ise bu eleştirilere şöyle cevap verdi:
Vâsıf Bey biraderimizin muhtelit mahkemelere ait tenkidatına sözü intikal ettirirsem muhtelit mahkemelerin devletin hâkimiyet ve istiklâlini tahdid eden bir olmadığını arz etmekle cevap vermiş olurum.
Bu cevap yukarıda bahsedilen temel Türk tezinin saf ifadesidir.
Ufak bir anektodla yazıyı bitireyim. Yukarıda adını andığım Amerikan delegesi Grew, 1927'de Türkiye'ye ABD büyükelçisi atandı. Gelir gelmez Bursa'da bir hadise oldu. Bir Türk kız öğrencinin günlüğü bulundu. Yabancı bir öğretmenin telkiniyle hristiyan olduğunu yazmış. Tabi büyük gürültü koptu, öğretmen tutuklandı, okul kapatıldı vs...
Grew'in ilk diplomatik misyonu okulun açılması oldu ama başarısızlıkla sonuçlandı. Değil laiklik dayatmasını, bir okul öğretmeninin hristiyanlık misyonerliği bile Ankara'da büyük meseleydi.
Grew, ABD'ye gönderdiği raporda, Ankara'dakilere kapitülasyon manasına gelecek hiçbir şey söylenmemesi gerektiğini itiraf ederek başarısızlığını kabullendi.
Şimdi, başa dönersek...
1- Laikliği ingiliz dayatmış değildir. Aksine, laiklik, onların dayatmalarını ortadan kaldıran bir Türk formülüdür ve Gazi'nin çok eski idealidir.
2-3 Yabancı danışmanların kanun hazırlamak gibi yetkisi yoktu. Herhangi bir icrai yetkisi yoktu. Medeni kanun, yukarıdaki laiklik stratejisi temelinde Türkiye'deki her vatandaşı eşit vatandaş konumuna getiren ve bu yolla İngilizlerin azınlık stratejisini çökerten karşı hamledir ve yine Gazi'nin şahsi bir idealidir.
4- Sömürgeleştirme konusuna gelirsek... Yukarıda yazılanların bağımsızlık arayışının en saf anlatısıdır. Kaldı ki madem İngilizler böyle bir sömürgele��tirme yöntemi geliştirmiş, neden Hindistan'ı laik yapmadılar? Neden Irak'a, Mısır'a, Ürdün'e ve Suud'a medeni kanun hazırlamadılar? Aksine o bölgede şeri hukuka dokunmadılar. Hatta oradaki şeyhlerle vs iyi geçinip bu yolla o ülkeleri sömürdüler.
Son söz, güdümlü bir garp kurnazının hurafeleri bu topraklarda belki İngiliz muhiplerini cezbedebilir ama Milliyetçi Türkler bu heyezanlara sadece güler.
Buraya kadar okuyan arkadaşlar oldu mu bilmiyorum ama okuyan herkese teşekkür ederim.
Çok çabuk unutuyorsunuz. Ve hukuksuzluk yapanlar tam da buna güveniyorlar.
Kardeşimin haksız tutukluluğunu unutmayın. Gündem değişebilir ama adalet ihtiyacı değişmez. Hafızaları diri tutun. Unutulan her haksızlık, yenilerine cesaret verir.
@OguzhanUgur
Farklı çetelerin Alaycı Kuşları vardır. Zaman zaman birbirlerini yerler. … sonra yeni alaycı kuşlar vatan millet mavrasıyla sosyal medyada ortata çıkar. Millete önce güven aşılar sonra manüple eder… izleyin
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Türk milletinin verdiği oyları sayesinde var oldukları koltuklara gelebilen 'milletvekilleri'nin adalet ihtiyacımız hasıl olduğunda sesimizi duyurma zorunlulukları yok mudur? Kardeşim @OguzhanUgur' un haksız tutukluğunu duyup da görmezden gelen, sesini Türk milletine kimi zaman onun aracılığı ile duyurmayı başarmış 'vekiller'imizin nerede olduğunu bilen var mı?
Kimse yalnızlığı övmüyor ama yalnızlığı övmeyenler bile birlikteliğin getireceği davranış maliyetine katlanmayı da istemiyor. Bir tür paradoks, çelişki...
1. İnsan türünün mağara duvarlarına resim yapmaya başladığı o ilk an, bir anlamda evrenin kendi bilincini kaydetme çabasıydı. Kendini insan zihninde tefekkür etmeye niyetli evrenin milyonlarca yıldır argelenen doğal zekası artık hata veriyor.
24 Temmuz…
Bugün Lozan’ın yıl dönümü.
Bu toprakların bağımsızlığını sadece cephede değil, diplomasi masasında da savunanları; başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere emeği geçen herkesi saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.
CHP'YE OPERASYONLARIN LİSTESİ
Gözaltındaki belediye başkanları
İzmir Belediye Başkanı Fatma Hürriyet Kaplan
Halen tutuklu belediye başkanları listesi
1. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu
2. Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat
3. Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler
4. Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan
5. Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık
6. Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün
7. Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe
8. Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara
9. Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin
10. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek
11. Manavgat Belediye Başkanı Niyazi Nefi Kara
12. Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı
13. Bayrampaşa Belediye Başkanı Hasan Mutlu
14. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan
15. Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel
16. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey
17. Eşme Belediye Başkanı Yılmaz Tozan
18. Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel
19. Akçakoca Belediye Başkanı Fikret Albayrak
20. Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa Günay
21. Buca Belediye Başkanı Görkem Duman
22. Silivri Belediye Başkanı Bora Balcıoğlu
23. Silifke Belediye Başkanı Mustafa Turgut
24. Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat
25. Seferihisar Belediye Başkanı İsmail Yetişkin
26. Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım
27. Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner
Tutuksuz belediye başkanları listesi
1. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer
2. Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar
3. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar
4. Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere
5. Balçova Belediye Başkanı Onur Yiğit
6. Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney
Eski belediye başkanları (Tutuklu)
1. Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer
2. Eski Manavgat Belediye Başkanı Şükrü Sözen
3. Eski Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem