Büyük Atatürk’ün başkomutanlığındaki Türk ordusu, 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz’a başladı. Tarihin akışını değiştiren bu gün kutlu olsun 🇹🇷
#BüyükTaarruz#Atatürk
'Peki şimdi mutlu musunuz?' diye sordum. ‘Evet,’ dedi, ‘çünkü başarılı oldum ve bu başarıya kendi çabalarımla ulaştım. Kendimden başka hiçbir insan bana yardım etmedi...’
Birden sustu. ‘Hayır, bu doğru değil. Bana yardım eden bir kişi vardı; o da bir kadındı. Bu kadın,’ diye devam etti, ‘Annemdi. Başlangıçta bana karşı çıktı. Benim bir Müslüman din adamı olmamı istiyordu. Ama ben dokuz yaşındayken ülkeme hizmet edebilmek için asker olmaya karar vermiştim. Selanik’teki askeri okula girmeyi çok istiyordum ama annemin izni olmadan kayıt yaptıramazdım. Fikrimi değiştirmem umuduyla beni beş gün boyunca odama kilitledi. Fakat kapımın önünde durduğu her seferinde, içeride bir aşağı bir yukarı yürüdüğümü, komutlar verdiğimi ve hayalimdeki ordumu yönettiğimi duyuyordu.’
Beşinci günün akşamı,’ diye hatırladı, ‘Annem bir rüya gördü. Rüyasında İstanbul’da bir minarenin üzerinde altın bir tepside oturan bir çocuk görmüş. Sonra bir ses şöyle demiş: ‘Bu çocuk halkına önderlik etmek için seçildi.’ Ertesi sabah kapıyı açtı ve bana izin verdi.’
İfade dolu elleriyle yaptığı kısa bir hareketle, yaşamının pek az söz ettiği bu dönemini yeniden geçmişte bıraktı.
Gladys Baker
NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’ye yönelik emrivakiler peş peşe geliyor. Önce Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun eylül ayında açılacağı haberi Yunan basınında yer aldı. Günlerce tartışıldı, büyük yankı uyandırdı ancak Ankara’dan tatmin edici bir açıklama gelmedi.
Şimdi ise Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci hazırlığının işaretlerini yine Rum basınından öğreniyoruz. Güney Kıbrıs’ta yayımlanan Politis gazetesinde yer alan haberlere göre BM Genel Sekreteri Guterres ve temsilcisi Holguin, 2017 Crans Montana sonrasında üçüncü kez adayı federasyon eksenine sürükleyecek yeni bir formül üzerinde çalışıyor.
Asıl dikkat çekici olan ise zamanlamadır. ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY son yıllarda Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine askeri, diplomatik ve enerji merkezli girişimlerini kesintisiz sürdürürken, tam da böyle bir dönemde yeni bir 5+1 formülünün gündeme gelmesi tesadüfle açıklanamaz. Daha da önemlisi, eğer doğruysa, Ankara’nın bu girişime kapalı olmadığı yönündeki haberlerin yine Rum ve Yunan medyasında yer almasıdır.
Ne yazık ki son dönemde Türkiye’yi ilgilendiren birçok kritik gelişmeyi kendi devlet kurumlarımızdan değil, Atina ve Lefkoşa basınından öğrenir hâle geldik. (2017 Crans Montana zirvesinde Ankara'nın adadan asker çekmeyi kabul ettiğini de Rum basınından öğrenmiştik.)
28 Şubat 2026’da başlayan İran-İsrail-ABD savaşında yaşananlardan ders almayanlar, 2004 Annan Planı ve 2017 Crans Montana süreçlerinde yapılan hataları tekrarlamaya çalışanlar, kısa vadeli çıkarlar uğruna geleceğimizi karanlığa gömmek isteyenlerdir. Bunun adı diplomasi veya müzakere değildir.
Bu süreç, Türkiye’nin son yıllarda AB, NATO ve ABD ile ilişkilerinde izlediği politikalardan bağımsız da değerlendirilemez. Ankara, jeopolitik açıdan son derece önemli bazı konularda karşı taraftan somut ve bağlayıcı kazanımlar elde etmeden sürekli yeni beklentiler üretmektedir.
SAFE, Gümrük Birliği, vize serbestisi, üyelik perspektifi ve savunma iş birliği başlıkları sürekli gündemde tutulurken Türkiye’den yeni tavizler talep edilmektedir. Bu arada 7 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen küstah Türkiye Raporu’nda Mavi Vatan ve KKTC’nin ağır eleştirilerle hedef tahtasına oturtulduğunu; aynı günlerde Türkiye aleyhinde Amerikan Kongresinden de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ı IMEC'in (Hindistan, Oratdoğu Avrupa Ekonomik Koridoru) deniz kapısı hâline getiren ABD-Yunanistan-GKRY-İsrail ortaklığını kalıcılaştıran Türkiye'nin deniz jeopolitiğini hedef alan Eastern Mediterranean Gateway yasa tasarısının da onaylandığını hatırlatalım.
Finansal baskı altında bulunan, her geçen gün büyüyen dış borç stokunu yeni borçlarla çevirmeye çalışan ve ekonomik kırılganlık yaşayan ülkemizin, masada vermeyeceği tavizleri vermeye zorlanabildiğine dair örnekler tarihimizde mevcuttur.
Rum basınına yansıyan bilgiler doğruysa masadaki teklif son derece tehlikelidir. Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’nın bir bölümünün verilmesi, Türk askerinin zaman içinde çekilmesi, etkin ve fiilî garantörlüğün aşındırılması, adanın NATO şemsiyesi altında yeniden yapılandırılması ve Türkiye’nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması gibi başlıklar konuşulmaktadır. Buna karşılık siyasi eşitlik, etkin katılım, ortak devlet, doğrudan ticaret ve benzeri vaatler sunulmaktadır.
40 köyün, bir ilçenin ve üç belediyenin Rumlara verilerek en az 100 bin insanımızın yurdundan edilmesine, KKTC topraklarının beşte birinin ve daha da önemlisi sulu tarım yapılan en verimli arazilerin, ayrıca yer altı su kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimine bırakılmasına kim evet diyebilir?
Daha da önemlisi mesele yalnızca KKTC’nin kendisi değildir. Türkiye’nin deniz jeopolitiğinin ileri kalesi KKTC’dir. Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ın amiral gemisi ise onun amiral karargâhı da KKTC’dir. Adadaki varlığımız, donanmamızın yarattığı caydırıcılığa eşdeğer stratejik bir caydırıcılık üretmektedir. KKTC’nin bağımsız varlığına halel getirecek, adadaki Türk askerinin geri çekilmesine yol açacak girişimler müzakere konusu değil, gündem konusu dahi olmamalıdır. KKTC’nin yalnızca Türkiye tarafından tanınması, bu tür süreçleri savunanların gerekçesi olamaz. Zira bunun anlamı, Anadolu’nun güneyden çevrelenmesine kendi irademizle onay vermektir.
KKTC yalnızca bir ada parçası değil, Türk dünyasının tek ada devleti, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ileri karakolu, güvenlik kuşağı ve stratejik derinliğidir. Kuzey Kıbrıs olmadan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kalıcı jeopolitik üstünlük kurması, deniz yetki alanlarını koruması, Kızıldeniz ve ötesine güç aktarımı yapması ve Mavi Vatan doktrinini sürdürülebilir kılması mümkün değildir.
KKTC’nin bağımsız egemen varlığı ve adadaki Türk askeri mevcudiyeti, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarımızın korunmasının yanı sıra bölgedeki ticaret yollarının güvenliği ve Anadolu’nun güneyden savunulması açısından da kritik önemdedir.
KKTC, Türkiye için yalnızca bir dış politika konusu değil, doğrudan ulusal güvenlik, deniz jeopolitiği ve stratejik derinlik önceliğidir.
Bu nedenle bir yandan Mavi Vatan tatbikatları ve Mavi Vatan Teknofest gösterileri yapıp diğer yandan Mavi Vatan’ın merkezindeki en kritik jeopolitik mevziyi yeniden müzakere masasına koymak ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Annan Planı sürecinde de, 2017 Crans Montana görüşmelerinde de benzer tablolar yaşandı. Eğer bugün Rum basınında çıkan haberler doğruysa, üçüncü kez aynı tezgâha dönülmek istenmesi anlaşılır değildir.
Üstelik hem Türkiye hem de KKTC son yıllarda egemen eşitlik ve iki devletli çözüm konusunda son derece net açıklamalar yapmışken, federasyon eksenli yeni formüllerin yeniden gündeme taşınması ayrıca sorgulanmalıdır.
KKTC, Mavi Vatan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. KKTC’nin zayıflatıldığı veya tasfiye edildiği bir senaryoda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu koruması da mümkün olmayacaktır. Tekrar hatırlatalım, Beşparmak Dağları’ndan KKTC ve Türk bayrakları indiğinde Ankara’da kimse rahat uyuyamaz.
NATO’nun yaklaşan 7-8 Temmuz Ankara zirvesinde Trump’ın hükümetimize yönelteceği iltifat bombardımanlarının karşılığında tani taviz taleplerine karşı da şimdiden hazırlıklı olmak durumundayız.
Bu notumuzu merhum Rauf Denktaş'ın sözleri ile tamamlayalım.
TÜRKİYEM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? ÖZGÜRLÜK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? BAĞIMSIZLIK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? DEVLETİM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ?
Atatürk’ün Temel İlkeleri:
-Cumhuriyetçilik,
-Milliyetçilik,
-Halkçılık,
-Laiklik,
-Devrimcilik,
-Devletçilik.
Ayrıca, Bütünleyici İlkeler vardır:
-Milli Egemenlik,
-Milli Bağımsızlık,
-Milli Birlik ve Beraberlik,
-Yurtta Barış, Dünyada Barış,
-Çağdaşlaşma,
-Bilimsellik ve Akılcılık,
-İnsan ve İnsanlık Sevgisi’dir.
Bu ilkelerin tümü KEMALİZM’i oluşturur.
*Butlan CHP’nin yanından bile geçmediği ilkeler…
#Atatürk
ABD-İran savaşı sonuçları:
-Dünyanın en güçlü ordusuna sahip ABD, İran'a diz çöktüremedi.
-Körfez Arap ülkeleri, ABD'nin kendilerini koruyamayacağını anladı, İran'la anlaşma seçeneğine yöneldi.
-Tayvan da, ABD'nin kendisini savunamayacağını anladı; Çin'le daha ılımlı politika izleme yolunda.
-İran silahlı kuvvetlerinin kuvveti değil, "iç cephe"nin gücü ABD'ye geri adım attırdı. 1921'de "iç cephe"nin önemini vurgulayan Atatürk'ün stratejik öngörüsü tekrar teyit edildi.
-Dünyanın en zengin enerji kaynaklarına sahip Arap ülkeleri, ABD'den en pahalı silahları satın almalarına rağmen varlık gösteremedi. Bu da, bu ülkelerde "savaşma azim ve iradesi"nin yokluğunu gösterir. İsrail'e karşı hiç bir dönemde varlık gösterememelerinin nedeni de bu. "Savaşma azim ve iradesi" her millette olmaz. Kuvvet çarpanıdır. ABD-İsrail saldırılarında, İran'dan göç olmadı. Ama Arap ülkelerinde, neredeyse nüfusun dörtte biri başka ülkelere kaçtı. "Vatan, millet" kavramının önemi ortaya çıktı.
-Atatürk'ün stratejik öngörüsü bugüne ışık tutuyor. 1934'te Balkan Antantı, 1937'de Sadabad Paktı (Türkiye, İran, Irak, Afganistan) Türkiye'yi güvenlik ve barış çemberi içine aldı. 2026 Türkiyesi, benzer ittifaklar yapmalı. Çünkü, ABD hiç bir zaman Türkiye'nin müttefiki, olmadı. Ayrıca, Türkiye, "iç cephe"yi olumsuz etkileyecek göçmenlerden tamamen kurtulmalı.
-2026 Türkiyesi, "İÇ CEPHE" gerçeğinden hareketle, kutuplaşmayı ortadan kaldırmalı ve yozlaşmayı yok etmeli.
-Ve Türkiye'de yaşayan herkes, siyasi yelpaze farkı gözetmeksizin, her gün Atatürk'e şükretmeli ve dua etmeli.
Türk bayrağını indirmeye teşebbüs etmek ha!
Bu cesaret ve cüret nereden geliyor?
Buna nasıl izin veriliyor?
Yüz yıl önce Türk bayrağını yedi düvel indiremedi, bugün bir grup terörist bayrağımızı indirmeye kalkıyor.
Türk bayrağına dokunma! 🇹🇷
Velev ki öyle, çocuklar heyecanla mezuniyet törenlerinde Başkomutan'a saygılarını, bağlılıklarını, inançlarını haykırıyorlar yüreklerinden, hoş göremediniz mi omzu kalabalık koca koca adamlar?
Nesi tahammül edilemez geldi?
Disiplin misiplin saçmalamayın, o çocuklar gerektiğinde gözü kapalı en önde ölüme gidecek çocuklar, hiç harcanır mı bozuk para gibi?
Utanın kendinizden.
“Ben Atatürk'ü sevmeyenleri de sevmem…
O bir insan değildir bizler için…
Bir ilkedir, bir idealdir, bir rejimdir, bir ülkedir, özgürlüktür, bağımsızlıktır, medeniyettir…
Biz hepsine birden 'Atatürk' deriz…
Bu yüzden dilimizden düşmez…”
Bekir Coşkun
Saygı ve özlemle...
#BekirCoşkun
Birisi, İzmir'i Atatürk'ün değil şeyhlerin tefriciye duası okuyarak kurtardığını söylüyor.
-Balkan savaşında neredeydi bu şeyhler?
Osmanlı Devleti parçalanırken neredeydi? Başkent İstanbul işgal edilirken neredeydi?
-Kudüs elden çıkarken neredeydi?
-Gazze'de neredeler?
-PKK terör örgütünü çoktan bitirebilirdi, neden bitirmedi?
Tabii, amaç Atatürk düşmanlığı...
Atatürkün kurduğu üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğine, 102 yıl sonra, üniter ve laik Cumhuriyet karşıtları karar vermek istiyor.
"Terörsüz Türkiye" adı altında Atatürk'ün kurduğu üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı, siyasal İslamcı ve Kürtçü ittifak kurulduğu görülüyor. Bu ittifak, yüz yıl önce kurulan Teali İslam Cemiyeti ve Kürt Teali Cemiyeti ittifakının devamı gibi. Bu ittifakın nasıl bir anayasa istediğini tahmin etmek zor değil.
İşin asıl düşündürücü yanı ise Atatürk'ün kurduğu üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti'nin, 102 yıl sonra o Cumhuriyetin karşıtlarının (siyasal İslamcılık ve Kürtçülük) insafına teslim edilmiş bir görünüm arzetmesidir.
Ancak;
Türk ulusuna rağmen yürütülen bu proje ulusal irade karşısında paramparça olmaya mahkümdur.
Bu süreçte üniter, laik Türkiye Cumhuriyeti'nden yana olan tüm Atatürkçülerin, miliyetçilerin, yurtseverlerin görevi bu projeye karşı çıkmaktır. Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlığı her türlü siyasi gelecek planının üstündedir.
"Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."