PKK açılımına karşı yeni açıklama:
Biz Türk milletiyiz! HAYIR diyoruz!
Aralarında akademisyen gazeteci emekli asker ve kitle örgütlerinin de bulunduğu isimler TBMM'de imzaya açılan "çerçeve yasa" teklifine ilişkin ortak açıklamasında, "On binlerce insanımızın katili olarak hüküm giymiş bulunan bölücü başının muhatap alınması, ona statü verilmesi, şu veya bu şekilde bölücü terör mensuplarının affedilmesi hiçbir devlet kuruluşuna, hiçbir partiye ve gruba onur ve itibar kazandırmaz. Biz Türk milletiyiz ve 'hayır' diyoruz" denildi.
https://t.co/QcOsOdkkH3
Terörsüz Türkiye denilerek çıkarılacak yasa, herkesin benimseyeceği bir yasa ise,
Söz konusu yasa taslağı neden hala daha gizli tutulur...
Neden "oldu bitti yoluyla" TBMM'ye sunulup, bir an önce yasalaştırılmasına çalışılır...
Elbette tepki olmasın diye bu ilk taslakta Öcalan olmayacak...
Burdan sonuçlar toplanınca, adım adım sıra Öcalan'a da getirilecek...
Bir yasa taslağı konusunda TBMM'den önce, terörist başının uygun görüşünün alınması kadar, taslağın terörist başına sunulması bile, TBMM'ye ve halkın egemenliğine hakarettir.
Tüm partiler bu sürece hayır demeli!
#TerörsüzTürkiye #Öcalan
#AhmetDavutoğlu'nun yanıt vermediği sorular:
Davutoğlu Libya’daki ‘isyancılara’ 300 milyon dolar para desteği yapıldığını açıklamıştı. Aynı sırada teröristler gelen paranın daha az olduğunu açıkladı. Paranın geri kalanı nerede, hangi amaçla kullanıldı?
Esad dönemi yetkilileri, Davutoğlu’nun Şam’a bütün kritik bakanlıkların İhvan’a verildiği bir bakanlar kurulu listesi dayattığını açıklamıştı. Bu liste hangi ABD yöneticisiyle hazırlandı?
Davutoğlu’nun stratejik kararlar aldığı dönemde CIA, Suriye sınırına Kafkaslardan ve Çin’in Uygur özerk bölgesinden terör grupları getirdi. CIA’yla anlaşmanın ayrıntıları neler?
Davutoğlu, görevde olduğu dönemde Kuzey Irak’taki petrolün İsrail’e satışına izin verdi. Bu yüzden Irak yönetimi Türkiye’ye tavır aldı ve milyarlarca dolarlık ticari kayıp yaşandı. Komşularımızla bozulan ilişkilerin mali bilançosu nedir?
Davutoğlu Başbakanlık’tan ayrıldıktan sonra ABD dış politikasına yön veren Foreign Policy “ABD Ankara’daki adamını kaybetti” yorumu yaptı. Buna bir yanıtınız oldu mu?
Bu sorulara cevap vermeyenler Türkiye’de parti kurabiliyor. Bir de demokrasi yok derler!
Bu herhangi bir fotoğraf değil:
28/29 Temmuz 1922 gecesi.
Akşehir’de, saat 21.00’de Başkomutan, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Ordu ve Kolordu komutanlarıyla toplantı yapar ve taarruz planı görüşülür.
2’nci Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa plana karşı çıkar. “100 bin kişiyi düşmandan habersiz intikal ettiremezsiniz. Baskın niteliği kaybolursa plan çöker…” dediği söylenir. Cephe taarruzu önerir. Ve şu ünlü sözü söylediği belirtilir: “Buna karar verenler tarihe karşı, büyük vebal altında kalırlar. Adama vatan haini derler. Hepimizi Meclis’in önünde asarlar.” Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı sert olur: “Korkmayın paşam. Tarihe ve millete karşı bütün sorumluluk bana aittir.”
"Efendiler, milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar."
(M. Kemal (Atatürk)'ün Dumlupınar Anıtı temel atma töreni açış konuşmasından, 30 Ağustos 1924)
Kahraman Gazilerimiz, özlük hakları için eylem yapmak zorunda bırakılmamalı.
"Bir milletin onuru, gazisinin yarasındaki izde saklıdır."
"Gaziler, yaşayan abidelerdir."
Kahraman Gazilerimizin sorunları çözülmeli...
#GazileriminYanındayım
LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI 103 YAŞINDA! 🇹🇷
Sevr’den Lozan’a, 1920 Ağustos’undan 1923 Temmuz’una kadar yaklaşık üç yıl içinde Türkiye’nin ve Türklerin kötü kaderi tamamen değişti. Bu, modern insanlık tarihindeki en etkileyici, en şaşırtıcı ve en ilham verici değişimlerden biridir. Lozan Barış Antlaşması bu büyük değişimin uluslararası tescilidir.
Lozan, Anadolu’nun ortasına sıkıştırılıp yok edilmek istenen Türklerin, kazandıkları büyük bir bağımsızlık savaşının ardından, tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleştirdiği bir diplomasi savaşının zafer anıtıdır. Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye, uluslararası sistemin “ötekisi” değil, “eşit” ve “egemen” bir parçası olarak kabul gördü.
Lozan Barış Antlaşması, kurumlarıyla, değerleriyle tam bağımsız, üniter, laik, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ne çok sağlam bir zemin hazırladı.
(Sinan Meydan, Lozan: Onurlu Barış", İstanbul, 2024)
Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun geçen haftadan itibaren yıllardır görülmeyen ölçüde ışıklandırılması ve etrafındaki ağaçların adanın her yerinden görünecek şekilde budanmasının zamanlaması çok dikkat çekicidir.
Lozan’ın 103., Montrö’nün 90., Kabotaj Kanununun 100., Hatay’ın anavatana katılışının 87., ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52., yıldönümlerinin bulunduğu temmuz ayında, Heybeliada gibi 1773’ten bu yana Türk denizciliğinin ve Deniz Harp Okulu geleneğinin simge mekânlarından birinde böylesine gösterişli bir görüntü verilmesi kamuoyunda doğal olarak soru işaretleri doğurmaktadır.
Türkiye’deki Rum Ortodoks nüfusunun bugün geldiği seviye de dikkate alındığında, bu tür sembolik adımların yalnızca estetik bir tercih olarak değil, siyasi ve jeopolitik bağlamıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Son dönemde Doğu Akdeniz’den Ege’ye, AB kurumlarından ABD-Yunanistan-GKRY eksenine kadar Türkiye üzerinde artan diplomatik baskılar yaşanırken, bu görüntünün zamanlamasını sorgulamak meşru bir haktır.
Daha da öte ABD baskıları ile Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasının yoğun şekilde tartışıldığı bir dönemde, Batı Trakya Türk Azınlığı’nın yıllardır dile getirdiği temel hak ihlalleri devam ediyor.
Son haftalarda azınlık temsilcileri ve Türk kurumları Lozan Antlaşması ile güvence altına alınan eğitim ve din özgürlüğü haklarının tam olarak uygulanmadığını vurgulayarak, Türk okullarının giderek azalmasını, iki dilli Türk anaokulu taleplerinin karşılanmamasını ve Batı Trakya Müslüman Türklerinin kendi müftülerini özgür iradeleriyle seçememesini adeta haykırıyor.
Devletimizin ilgili kurumlarının bu tür gelişmeleri dikkatle değerlendirmesi ve kamuoyunu şeffaf biçimde bilgilendirmesi önem taşımaktadır.
Tarihi ve egemenlik hassasiyetleri bulunan bu tip tartışmalı dini binalar sadece bina değildir. Buralardan verilen her mesaj, yalnızca mimari değil aynı zamanda jeopolitik anlam da taşır.
Musul Lozan'da kaybedilmedi.👇
1. Dünya Savaşı sonunda 1918'de işgal edilen Musul, dönemin koşulları içinde bir daha geri alınamadı ki kaybedilsin. 1918'de İngilizler Musul'u işgal ederken Padişah Vahdettin'di. 1. Dünya Savaşı yeni bitmişti. Kurtuluş Savaşı daha başlamamıştı. Musul işgal edildiğinde Lozan Antlaşması'na yaklaşık 5 yıl vardı.
Türk heyeti, Kasım 1922'de Lozan'a giderken Musul askeri olarak kurtarılmış değildi.
Türk heyeti Musul için Lozan'da büyük bir mücadeleye girdi. İsmet Paşa'nın deyişiyle Lozan'da masa başında bir "Musul savaşı" verildi. Ancak konferansın başlarında yapılan görüşmeler tıkandı. Böyle olunca Musul konusunun Lozan sonrasında İngiltere ve Türkiye arasında ikili görüşmelerde çözülmesine, olmazsa Milletler Cemiyeti'nin sorunu çözmesine karar verildi. Yani Musul Lozan da kaybedilmedi.
Lozan'da Musul'la ilgili madde, Musul konusunun Lozan sonrasında Türkiye ve İngiltere arasında görüşüleceği, sonuç alınmazsa Milletler Cemiyeti'ne gidileceği yönündeydi.
Lozan sonrasında Türkiye ve İngiltere arasında Musul görüşmeleri başladığında Türkiye'nin güney sınırında İngiliz destekli Nasturi İsyanı çıktı.
Musul sorunu Milletler Cemiyeti'ne aktarıldığında da bu sefer Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesinde Şeyh Sait İsyanı çıktı.
Musul konusundaki Türk tezi Türk-Kürt kardeşliği teziydi. Şeyh Sait İsyanı bu tezi zayıflattığı gibi yarattığı güvenlik endişesiyle Türkiye'nin yeni toprak kazanmak yerine yeni kurulan Cumhuriyeti ve mevcut Misakı Milli sınırlarını koruma refleksini güçlendirdi. Türkiye Cumhuriyeti bir an önce Türkiye - Irak sınırının çizilmesine odaklandı. Bu sırada Milletler Cemiyeti, Musul'un Irak'ta kalmasına karar verdi.
1926 yılında İngiltere ile imzalanan Ankara Antlaşması ile Musul İngiltere mandasında Irak sınırları içinde kaldı. Buna karşın Türkiye Musul petrol gelirlerinden 25 yıl süreyle yüzde 10 pay alacaktı.
1926 yılında, henüz daha 3 yıl önce kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti, Milletler Cemiyeti'nin müdahil olduğu bir konuda diplomatik yollarla kurtarılamayan Musul için askeri operasyon yapmayı ulusal çıkarlar açısından doğru bulmadı. Çünkü bu durumda hem daha 3 yıl önce Lozan Barış Antlaşması ile 10 yıllık savaşın ardından sağlanan barış bozulacak hem de çok daha önemlisi Türkiye Cumhuriyeti uluslararası arenada Milletler Cemiyeti kararlarını tanımayan "barış yıkıcı" bir devlet damgasını yiyerek bütün dünyanın tepkisini üzerine cekecekti. Savaştan yeni çıkmış, kendi ayakları üstünde durmaya çalışan, Şeyh Sait İsyanı ile sarsılan ve henüz daha 3 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti'nin o yıllarda Musul için bir maceraya atılması büyük bir hata olurdu. Atatürk ve dava arkadaşları ile TBMM bu hataya düşmedi.
Gerçek şu ki!
Lozan'da Türk askerinin koruduğu ve fillen Türkiye'nin elinde olan hiçbir toprak kaybedilmedi. Daha önce 1. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında kaybedilen Batı Trakya, Musul, Adalar kurtarılamadı. Buna karşın Gökçeada, Bozaccada ve Tavşan Adaları Lozan'da kurtarıldı. Ayrıca Hatay da Lozan'dan sonra Atatürk'ün büyük cabadiyla 1938'de kurtarıldı, 1939'da Türkiye'ye bağlandı. Lozan'daki Boğazlar komisyonu ve Boğazlardaki askersizleştirilmiş bölgelere de 1936 Montrö ile son verildi.
Cumhuriyeti kuranlar, Atatürk ve dava arkadaşları toprak kaybetmedikleri gibi toprak da kazandılar; Hatay'ı kurtardılar.
Cehaletin sınırı yok…
Özellikle bazı İkinci Cumhuriyetçiler, “Türk” sözcüğünün Atatürk döneminde kullanıldığını söylüyorlar.
-Çin kaynaklarında, MS 6. yüzyılda “Türk” sözcüğü kullanılır.
-Orhun Yazıtları’nda, MS 8. yüzyılda “Türk” sözcüğü vardır.
-Kaşgarlı Mahmut, 11. yüzyılda, “Divânu Lügât-ü Türk”ü, Türkçe’nin ilk sözlüğünü yazdı.
-Avrupalı diplomatlar, Osmanlı için, “The Turkish Empire” derlerdi.
-Yakın tarihte, Jöntürkler, 1910’larda Türk dernekleri vardır mesela.
-Cehalet bilinçli bir tercih.