Üniversitenin ilk günü, fakülte bahçesinde uzaydan düşmüş gibi çaresizce bakınan o kızı gördüğümde, hayatımın en büyük yanılgısına adım attığımı bilmiyordum. "Öğrenci işleri nerede, kaydımı nereden yapacağım?" diye sorarken yüzündeki o masumiyet, gözlerindeki o ürkek bakış öyle ikna ediciydi ki. Yaşıtlarıma göre saf, tecrübesiz ve korunmaya muhtaç görünüyordu. İçimdeki yardım etme dürtüsüyle yanına gittim, elinden tuttum; o an kanım kaynamış, içtenlikle bağrıma basmışım haberim yokmuş.
Günler geçtikçe ayrılmaz bir ikili olduk. Bana ailesinin ne kadar baskıcı olduğunu, yaşadığı imkânsızlıkları, hayatın ona hiç adil davranmadığını anlatırken gözleri dolardı. Ben de her hikâyesinde ona biraz daha sarılır, yükünü hafifletmeye çalışırdım. Meğer her cümlesi, her gözyaşı tamamen bir illüzyondan ibaretmiş. Hayatın zorluklarıyla boğuşan o "masum kız", meğer gerçekte benden tam beş yaş büyük, kimliğini ve geçmişini ustaca gizleyen bir tiyatro oyuncusuymuş.
Girişteki o çaresiz öğrenci imajı, kampüste rahatça ortam kurabilmek ve gençleri kendi karanlık ağına çekebilmek için takındığı bir maskeden başka bir şey değilmiş. Asıl amacı eğitim almak değil, çevresine topladığı masum öğrencileri manipüle ederek onları yanlış yollara, tehlikeli ortamlara sürüklemekmiş. Gerçekleri öğrendiğimde, benden yaşça büyük ve tecrübeli bir insanın o saf görünümünün arkasına nasıl bu denli acımasızca saklanabildiğini görüp sarsıldım. Beni en çok yaralayan şey onun için üzüldüğüm her anın, kurduğum her dostluk cümlesinin bir tuzağın parçası olduğunu anlamak ağır bir ders oldu.