Kimse dünyaya gelme sırasına, konumuna ya da parasına göre saygı veya sevgi hak etmez. Saygı ve sevgi; yaşantılarla, davranışlarla ve kişilikle kazanılır.
Çok üzücü çok…
İnsanoğlu denizleri kirletiyor. Plastiklerle, kimyasallarla, petrol ve atıklarla okyanusların dengesini bozuyor.
Sonra bir anne orka, ölen yavrusunu 17 gün boyunca ve 1.600 kilometreden fazla taşıyor.
Yorulduğunda, sürüsündeki diğer balinalar yavrunun bedenini ilerletmesine yardımcı oluyor…
Biz buna “yas” diyoruz.
Ama desenize… Başkalarının yası kimin umrunda!
Dün Göbeklitepe'deydim.
İnsanlık tarihinin yeniden yazıldığı yerde...
Yaklaşık 12 bin yıl önce inşa edilmiş dünyanın bilinen en eski tapınaklarında.
Açık söyleyeyim; Göbeklitepe hakkında çok şey okumuştum. Belgeseller izlemiş, makaleler incelemiştim. Ama insan o taşların karşısına geçince okuduklarının hiçbirinin yeterli olmadığını anlıyor.
Orada başka bir şey var.
Göbeklitepe'ye gelirken oldukça yorgundum.
Urfa sıcağı, yoğun program, yol yorgunluğu...
58 yaşındayım ve artık beden gençlik yıllarındaki kadar cömert davranmıyor.
Ama alana adım attığım andan itibaren üzerimdeki bütün ağırlık sanki kayboldu.
Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum.
Belki heyecandı.
Belki psikolojik bir etkidir.
Belki de gerçekten henüz açıklayamadığımız başka bir şey vardır.
Ama şunu biliyorum:
Göbeklitepe'den ayrılan insan, oraya gelen insanın aynısı olmuyor.
Tam da bu düşünceler içindeyken onu gördüm.
Dağın başında...
Kuraklığın ortasında...
Binlerce yıllık taşların hemen yanında uzanmış bir kedi.
Rahat.
Sakin.
Kendinden emin.
Sanki oraya sonradan gelmemiş de binlerce yıldır oradaymış gibi...
O an gülümsedim.
Çünkü insanlık tarihinin en büyük gizemlerinden birinin ortasında, açıklayamadığımız başka bir gizem daha yatıyordu:
Kediler...
Biz insanlar Ay'a gittik.
Atomu parçaladık.
Yapay zeka ürettik.
Ama hala kedileri tam olarak anlayamadık.
Belki de bu yüzden insanlar yüzyıllardır aynı şeyi düşünüyor:
Sanki bu dünyaya ait değiller...
Ben ona "Göbeklitepe'nin Muhafızı" adını verdim.
Ve bu isim ona çok yakıştı.
Belki insanlık tarihinin en büyük sırrı Göbeklitepe değil...
Belki asıl sır, binlerce yıldır yanımızda yaşayan ama hala tam olarak tanıyamadığımız kedilerdir...
Sokak hayvanları,
insanın kalbinde saklı olan rahmetin
açığa çıkması için yaratılmış ilahi bir aynadır
Onlar konuşmadan öğreten mürşidler gibidir;
bir kaldırım köşesinde sessizce beklerken sabrın,
bir damla suya yönelirken ihtiyaç bilincinin ve
bir dokunuşla gözlerinde beliren güvenle
teslimiyetin hikmetini hatırlatırlar
Hakikatte tasavvuf,
varlığı “Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi”
olarak okur; bu nedenle bir kedinin zarafeti,
bir köpeğin sadakati, bir kuşun özgürlüğü aslında Rahman ve Rahîm isimlerinin yeryüzündeki küçük
fakat derin yansımalarıdır
İnsan sokakta bir hayvanla karşılaştığında
yalnızca bir canlıyla değil, kendi kalbinin
merhamet kapasitesiyle yüzleşir;
çünkü merhamet edilen her varlık,
insanın nefsinin kabuğunu incelten
bir iç yolculuğa dönüşür
Bu sebeple tasavvuf ehli için
sokakta bir hayvana verilen bir parça ekmek,
yalnızca bir besleme eylemi değildir; o an
insanın “ben merkezli” varoluşundan çıkıp
ilahi rahmetin akışına katıldığı bir ibadet halidir
Nitekim hakikat yolcuları bilir ki kalp,
yalnız zikirle değil, mahlûkata şefkatle de arınır
Sokak hayvanlarının sessiz varlığı bu yüzden
şehirlerin en derin tasavvuf derslerinden biridir:
Onlar insana, yeryüzünde yaşayan
her canlının aynı ilahi nefesin emaneti
olduğunu ve gerçek insanlığın,
güçte değil merhametin inceliğinde
saklı bulunduğunu hatırlatır
En güzele emanet olun,
Güçlü Metin