Seçim döneminde meydanlarda, kadınlar üzerinden HÜDA PAR’a saldıran Özgür Efendi, neredesin?
CHP'li bir ismin kadına yönelik şiddeti kameralar önünde yaşandı ve bunu dünya alem gördü.
Oysa siz, seçim meydanlarında kadınlar üzerinden HÜDA PAR'ı hedef alarak asılsız iddialarla milyonların hakkına girdiniz.
Biraz vicdanınız varsa çıkıp ilk olarak kadınlara hak ettiği değeri veren HÜDA PAR’dan özür dileyeceksiniz.
Tabii varsa vicdan...
Buna rağmen biz, sizin gibi hareket edip tüm CHP'lileri töhmet altında bırakmayız, kimseye iftira atarak makyavelist bir siyaset de izlemeyiz.
Çünkü biz, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarız.
Prof. Dr. Bülent hocamızı, muhterem eşini ve kızını tebrik ediyorum. Biz izlerken sevinçten gözyaşlarımıza hâkim olamadık. Rabbim çocuklarımızı muhafaza eylesin; İslam'a, Kur'an'a ve halkımıza faydalı hizmetkâr eylesin.
Şehid #SelahaddinÜrük
Bugün onu yalnızca şehadetinin yıldönümünde anmıyor; adadığı ömrü, gösterdiği fedakârlığı ve bıraktığı ulvi mirası yeniden hatırlıyoruz.
Allah (Celle Celâlühû) şehadetini kabul eylesin...
Allah ondan razı olsun, rahmetiyle muamele eylesin...
Bugün Resmî Gazete’de yayımlanan kararla, Şanlıurfa Şehir Hastanesi'nin karşısında bulunan DSİ’ye ait 400 dönümlük kamu arazisi özelleştirme kapsamına alındı.
Günler önce bu konuda uyardık. Haliliye İlçe Başkanımız Halil Şakak ile birlikte, bu alanın Şanlıurfa'nın geleceği için otopark ve yeşil alan olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade ettik. Siyasi görüşü ne olursa olsun toplumun her kesiminden yükselen itirazlara rağmen, maalesef halkın sesine kulak verilmedi.
Şehir Hastanesi günlük on binlerce insanı ve yaklaşık 30 bin aracı bölgeye çekecek. Buna rağmen otopark kapasitesi ihtiyacın çok altında. Böyle bir ortamda, krizi çözecek en önemli kamu arazisini özelleştirmeye açmak; planlama değil, Şanlıurfa'nın geleceğini riske atmaktır.
Soruyoruz:
Bu alan kimler için özelleştiriliyor?
Şanlıurfa'nın yıllardır beklediği çözüm neden göz ardı ediliyor?
Kamu yararı mı gözetiliyor, yoksa başka hesaplar mı yap��lıyor?
Kamu yararı bile gözetilse, buradan elde edilecek gelir Urfa’da mı kalacak yoksa başka illere mi aktarılacak.
Şehir ekonomimiz çok mu iyi bir seviyedemi ki bir de başka illeri besleyelim.
Kamu malı milletin malıdır. Şanlıurfa'nın ortak geleceği birkaç imza ile "biz yaptık oldu" ya getirilemez. Bu şehir sahipsiz değildir. Şanlıurfa halkının hakkını, hukukunu ve geleceğini savunmaya devam edeceğiz.
@HurDavaPartisi
@HudaPariletisim
@saglikbakanligi
@dsigovtr
@UrfaValiligi
@sanliurfabld
@PlatformUrfa
@FarukDinc_ Dem parti bu söylemi beni hiç şaşırtmadı. Çünkü fikir neyse zikir de odur. Dem durduğu ideolojik çizginin gereğini yerine getirmek te , geçmiş te olduğu gibi. Ancak bu had bilmezlere haddini bildiren kimse olmadığı için cesaret sahibi oldular. Hüda par inş bu cesareti yıkacak.
@FarukPolat_@HurDavaPartisi@TCTarim Sulama krizi bir devlet meseledir çünkü ekonomiye sağladığı katkı nın yanısıra çifti toplumunun devletine olan bağlılığını güvenini de tesis eder. Hüda par aslında sadece çiftçinin sıkıntısını dile getirmiyor devletin ekonomik sıkıntılarına da bir nevi reçete sunuyor.
HÜDA PAR Genel Başkan Yardımcımız Mahmut İrtem ile birlikte GAP Gündemi Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Veysel Polat'ı ziyaret ettik.
Ziyaretimizde Mahmut İrtem, Suriye Kürtlerinin iç savaş sürecinde yaşadığı siyasal ve toplumsal dönüşümü ele aldığı “Bınxet” adlı kitabını kendilerine hediye etti.
Nazik misafirperverlikleri için kendilerine teşekkür ediyorum.
@HurDavaPartisi@HudaPariletisim@mahmutirtem@VeyselPolat5
HÜDA PAR Genel Başkan Yardımcımız Mahmut İrtem ile birlikte RHA Ajans Yönetim Kurulu Üyeleri Ömer Dodanlı ve Süleyman Turan'ı ziyaret ettik.
Ziyaretimizde Mahmut İrtem, Suriye Kürtlerinin iç savaş sürecinde yaşadığı siyasal ve toplumsal dönüşümü ele aldığı “Bınxet” adlı kitabını kendilerine hediye etti.
Nazik misafirperverlikleri için kendilerine teşekkür ediyorum.
@HurDavaPartisi@HudaPariletisim@mahmutirtem@omer_dodanli@suleymanturan63
8.372 Müslümanın, Sırplar tarafından barbarca katledildiği #Srebrenitsa'dayız.
11 Temmuz 1995’te dünyanın gözleri önünde, Avrupa'nın göbeğinde, Birleşmiş Milletler'in "güvenli bölge" ilan ederek insanları silahsızlandırdığı bölgede çocuk, yaşlı demeden Sırplar tarafından vahşi bir soykırım işlendi.
Aradan geçen 31 yıla rağmen acısı hala ilk günkü gibi taze. Soykırımda katledilen ve kimlikleri yeni tespit edilen 10 şehidin cenaze namazını bugün kıldık.
Bilge Lider Aliya “Soykırımı unutmayın, çünkü unutulan soykırım tekrarlanır” demişti. İslam ümmeti, başına gelen musibetlerden dersler çıkarsaydı belki bugün Gazze'de tarihin en acı soykırımlarından biri daha yaşanmazdı.
Srebrenitsa’da olduğu gibi, bugün Gazze'deki soykırım da seyrediliyor. Her iki katliam da Batı'nın ve uluslararası toplumun ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumunu gözler önüne seriyor.
Bu iki yüzlü tutum karşısında, Müslümanlar bir araya gelerek kendi birliklerini kurmalıdır. Uluslararası hukuku, kurum ve kuruluşları, kendi çıkarlarına hizmet etmek için kurgulayan ve insan haklarını sadece kendileri için isteyenlerden Müslümanlara da insanlığa da hayır gelmez. Ümmetin vahdeti, ertelenemez bir zorunluluktur.
#SrebrenitsaKatliamı’nın yıl dönümünde, mazlum şehitlere bir kez daha Allah'tan rahmet diliyorum; soykırımcı, vahşi katilleri lanetliyorum.
Türkiye'nin geniş katılımlı ve uluslararası ölçekte bir zirveye sorunsuz şekilde ev sahipliği yapması, ülkemizin diplomatik ve organizasyon kapasitesini ortaya koymuştur. Ancak ev sahipliği yapılan 36. NATO Zirvesi'nin sonuç bildirgesi, küresel güvenlik mimarisinin Batı'nın emperyalist çıkarları ile siyonizmin kirli emelleri doğrultusunda şekillendirildiğini bir kez daha göstermiştir.
Sonuç bildirgesinin ilk maddesinde, "Birimize yapılan saldırı, hepimize yapılmış bir saldırıdır." denilerek NATO Antlaşması'nın 5. maddesine güçlü vurgu yapılmıştır. Buna rağmen, bir NATO üyesi olan Türkiye'yi en üst düzeyde açıkça tehdit eden siyonist işgal rejiminin tehditleri kınanmamış, saldırgan tutum ve küstahlıklarına tek kelimeyle değinilmemiştir.
Bildirgede, bugüne kadar "müttefiklerin" bizzat sağladığı silahlarla adeta küresel bir çıkmaza çevrilen Rusya-Ukrayna savaşına atıfla; Rusya “uzun vadeli tehdit” kabul edilmiş ve silahlanma yarışını körükleyecek yeni lojistik/tedarik tedbirleri duyurulmuştur. Silahlanma yarışının körüklenmesi daha fazla ölüm, daha fazla yıkım ve bitmek bilmeyen çatışmaları beraberinde getirecektir.
Zirvede Türkiye’ye yönelik ilginin; Rusya ile beklenen olası büyük karşılaşmada Türkiye’nin hem savunma gücüne hem de jeopolitik konumuna olan hayati ihtiyaçtan kaynaklandığı bilinmelidir. Geçmişte Türkiye’nin hava savunma ihtiyacı söz konusu olduğunda sistemlerini geri çeken sözde müttefiklerin bugün Türkiye’yi cephe hattının merkezine yerleştirmek istemesi dikkat çekicidir. Bu nedenle Türkiye’nin bugüne kadar sürdürdüğü arabulucu, yapıcı ve bölgesel istikrarı önceleyen dengeli politikasını tavizsiz bir şekilde devam ettirmesi hayati önem taşımaktadır.
Öte yandan Zirvenin sonuç bildirgesinde İran ile ilgili yapılan değerlendirmeler de NATO’nun güvenlik yaklaşımındaki çelişkiyi ve çifte standardı ortaya koymaktadır.
İran'ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğinin vurgulandığı bildirgede, siyonist işgal rejiminin sahip olduğu nükleer silah kapasitesi ise görmezden gelinmiştir. Aynı şekilde Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer serbestisine vurgu yapılırken, bölgeyi istikrarsızlaştıran saldırıların ve uluslararası hukuku sistematik biçimde ihlal eden işgal ve soykırım politikalarının faili olan siyonist rejime yönelik hiçbir açıklama yapılmamıştır. Bu yaklaşım, NATO’nun siyonist rejimden yana açık bir çifte standart uyguladığını göstermektedir.
"İran'ın komşuları açısından nükleer tehdit oluşturabileceği" iddiasının da makul ve gerçekçi bir zemini bulunmamaktadır. Herhangi bir şekilde Körfez Ülkelerinden birinde yaşanabilecek bir nükleer felaket sadece o ülkeyle sınırlı kalmayıp diğer Körfez Ülkeleri ile birlikte İran’ı da etkileyecektir. Dolayısıyla burada esas alınan güvenlik anlayışı, bölge ülkeleri ya da halklarının ortak güvenliği değil; bölgede yalnızca siyonist işgal rejiminin nükleer zırha sahip olarak istediği ülkeye saldırabilmesinin garanti altına alınmasıdır.
Bugün Gazze'yi yerle bir eden, Filistin topraklarını işgal altında tutan, Lübnan'a, Suriye'ye, Yemen’e ve İran’a saldırılar düzenleyen, Lübnan ve Suriye’deki işgali genişleten ve son olarak Türkiye'yi de açık biçimde tehdit eden taraf siyonist işgal rejimidir. Buna rağmen sonuç bildirgesinde tek bir eleştiriye dahi yer verilmemiş olması, NATO'nun güvenlik politikalarının hangi siyasi eksende şekillendiğini göstermektedir.
Daha da önemlisi, İran hiçbir NATO üyesini işgal etmekle veya vurmakla tehdit etmezken, siyonist rejimin sözde başbakanı ve bakanları "vaat edilmiş topraklar" hezeyanıyla Türkiye'yi hedef gösteren tehditkâr açıklamalar yapmaktadır. Böyle bir tabloda sorulması gereken soru açıktır: Bir NATO üyesi olan Türkiye’ye yönelik yarın açık bir siyonist saldırı gerçekleştiğinde, bugüne kadar o katliam şebekesini kınamaktan bile imtina eden bu ittifak ne yapacaktır? NATO siyonist rejime karşı gerçekten 5. maddeyi işletecek midir?
Kendi üyesini açıkça tehdit eden bir terör yapısına toz kondurmayan NATO’nun o “ortak savunma” ve “bölünmez güvenlik” ilkeleri, söz konusu Müslüman Türkiye’nin güvenliği olduğunda birdenbire askıya alınmaktadır.
Ülkemizin ev sahipliğinde gerçekleşen NATO Zirvesi aynı zamanda, ABD Başkanı Trump tarafından adeta bölgemize yönelik yeni bir saldırganlık silsilesinin komuta merkezine dönüştürülmüştür.
Bugüne kadar bölgemizde işlenen tüm insanlık suçlarının müsebbibi olan ABD, komşumuza yönelik yeni hava saldırılarının ve savaşı tırmandırma hamlelerinin emrini bilinçli olarak Türkiye topraklarından vermiş, şeytani planlarını bu coğrafyada uygulamaya koyma hevesini açıkça ilan etmiştir. “Benim için ateşkes bitti” diyerek masayı devirenlerin, sıkışmışlıklarının faturasını bölgesel bir savaş çıkartarak "müttefiklerine" ödetmeye çalıştığı ortadadır.
Ne yazık ki emperyalist ittifakın ortakları, canları her istediğinde bölgemize bombalar yağdırıp arkalarında büyük bir yıkım ve katliam bırakarak çekip gitmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Batı, her gidişinde arkasında istikrarsızlık, kan ve gözyaşı bırakmakta; coğrafyamızı ve İslam ümmetini kasıtlı bir kaosa itmektedir.
Ümmetin ve bölgemizin selameti; sömürgeci çıkarlar uğruna hareket eden ve adeta modern bir Haçlı Birliği’ne dönüşen emperyalist ittifaklarla değil; dış müdahaleleri tümüyle reddeden bölgesel bir askerî, siyasî ve ekonomik ittifakla mümkündür. Bunun için her türlü çabanın gösterilmesi gerekir.
Şehitlerin hayatından şahitler konuşunca... Ancak bu kadar etkiler.
Molla Siraç Şanlı, bir davanın uğruna verilen fedakarlıkları, çekilen çileleri ve unutulmaması gereken hatıraları yüreğinden süzülen sözlerle anlatıyor...
#SusaKatliamı#susa
Bu akım aldı başını gidiyor.Masallah barekallah.
Batman , Bingöl den sonra Şanlıurfa da, da örtünme programı düzenlenip yüzlerce küçük kardeşlerimiz örtülmeye niyet etmişler. Rabbim sayılarını arttırsın.
Sizin gibi çağlayanların karşısında lağım ağızlar bend olmaz.