Nasıl bugün Hürmüz’deki çözümsüzlüğün bedelini tüm dünya ödüyorsa, şayet İsrail haydutluğunun önü kesilmezse bunun ceremesini de bölgeyle birlikte tüm insanlık çekecektir.
Avrupa’da İspanya’nın gösterebildiği cesaret ve sağduyulu tutumu başka ülkelerin de göstermesi tarihî bir sorumluluktur.
Bugün Gazze’de devam eden soykırımın kanı, buna tepkisiz kalanların eline yüzüne bulaşmıştır.
İran’da, Lübnan’da başlayan; Suriye’yi, Akdeniz’i, Afrika’yı tehdit eden bu saldırganlığın sonuçlarından da yine tepkisiz kalanlar mesul olacaktır.
İsrail durdurulmalıdır.
Bu, insanlığın ve insanlık cephesinin ödevidir.
Tarihin tekerrürüne izin verilmemelidir.
Türkiye, İsrail’in tüm sabotajlarına rağmen bölgesinde barışın ve huzurun ikamesi için elinden geleni yapacaktır.
Şam ve Beyrut, İstanbul’un iki kardeş şehridir.
Türkiye’nin güvenliği sadece Hatay’dan değil; Halep’ten başlar, Şam’dan başlar, Beyrut’tan başlar.
Kardeşlerimizin ülkelerinde hiçbir emrivakiye müsamaha göstermeyiz, kardeşlerimize yönelik hiçbir saldırıya göz yummayız.
Akdeniz’de, özellikle Kıbrıs Adası’nda bir fitne ateşinin yakılmak istendiğini görüyoruz; bu gelişmeleri yakından takip ediyoruz.
Çok açık söylüyorum:
Eğer Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkü’nün hak ve hukukuna kastedilirse cevabımız çok net olur, çok da sert olur.
BİR KUŞAĞIN HİKAYESİ
Bizim kuşak neler gördü neler…. Bu kuşağın örneği yok, bizim çocukluğumuzda geceleri gaz lambası ile aydınlandı, gaz tüketimi çok olmasın diye akşam erkenden yatılır, gün doğmadan kalkılırdı. Geceleri gaz lambası enfazla bir ya da bir buçuk saat yakılır ya da yakılmazdı.
Odun ateşi ile çalışan ütüyü en son bu kuşak gördü,
Yüzde yüz doğal beslendik,
üç öğün hayvansal gıda tükettik, tandır ekmeği dışında başka ekmek bilmedik, somun ekmeğini özellikle sıcakken pasta niyetiyle biz yedik,
Bildiğimiz tek tatlı kurabiyeydi,
Çocukluğumuzda bizim evde olduğu gibi her evde televizyon yoktu, televizyon izlemek için komşulara gidilirdi, bazı evlerde birde video vardı, o evler özellikle akşamları sinema gibi dolar taşardı, içerde yer bulamayınca pencereden izlediğimiz olurdu.
Sonra her eve televizyon girdi, sadece TRT vardı, sonra renkli televizyon ve sonra 90 lı yılların başında özel televizyonlar geldi, teknoloji bundan ibaretti o yıllarda, ortaokul yıllarında daktilo vardı, her yerde yazılar doktilo ile yazılırdı, hatta kurumların önünde daktilocular yan yana dizilir, kurumlar, daireler ile işleri olan kişiler için ücret karşılığı daktilo ile dilekçe ve yazılar yazılırdı. İyi para kazanırlardı, daktilo çok popülerdi o dönemde, bu popülerlikten dolayı ticaret meslek lisesine kayıt olmuştum, orta okulda daktilo dersini her yıl aldık, daktilo sınıfı vardı bir sınıfta 40/50 adet doktilo vardı, 10 parmak hiç daktiloya bakmadan çok hızlı bir şekilde yazıyordum, hatta yapılan yarışmada da açık ara farkla birinci olmuştum,
babam bana ödül olarak daktilo almıştı.
Sonra bilgisayarlar çıkmaya başladı, lisede dört dönem bilgisayar dersi gördük, ama bilgisayarı görmek ve ona dokunmak nasip olmadı, aynı dönemlerde disket çıktı, herkesin elinde, çantasında disketler olurdu öyle CGbt değil MGbt, hacim çok düşüktü, disket, CD, DVD, Flas bellek, harddisk değişimi şeklinde devam etti, bilgisayarlar baş döndürücü bir evrim geçirdi,
Bilgisayarları, telefonları internetsiz kullanan kuşak bizim kuşaktır. Kullandığımız şeyler bu dönüşümü yaşarken, bizde aynı dönüşümü yaşadık, bu kuşağın en belirgin özelliği değişime ve farklı fikirlere açık olması ve saygılı olmasıdır.
Koşullar bu kuşağın bu hale gelmesini sağladı, çünkü kullandıkları her şey sürekli değişim ve dönüşüm yaşadı, bu süreç onları da değiştirdi tabi, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını en iyi bu kuşak yaşayarak deneyimledi,
Bu kuşak hırslarının, duygularının etkisiyle hareket eden bir kuşak değil, ayakları her zaman yere sağlam basan bir kuşaktır.
Bugün hayatımızı işgal eden bir şeyin vakti geldiğinde gideceğini en iyi bu kuşak bilir. Bu kuşak çok şey gördü, aynı anda pek çok kuşağın yaşadığı pek çok şeyi tek başına yaşadı,
En ilkel koşullardan en teknolojik koşullara kadar her şeyi yaşadı, özetle bu kuşak
Mektupla haberleşti,
Teyip kasedi ile haberleşti,
telgraf ile haberleşti,
Sabit telefon kulandı, tuşlu cep telefonu, tuşsuz cep telefonu, android telefon yine bu kuşak kullandı,
E mail attı, WhatsApp, sosyal medyayı vb. en iyi şekilde kulanan yine bu kuşak oldu.
Yetmedi, radyodan haberleri takip etti, müzik dinledi, renksiz televizyon, tek kanal, özel kanallar, rekli televizon, akıllı televizyonun hepsini bu kuşak deneyimledi,
Şimdi yapay zeka ile en içli dışlı olan kuşak yine bu kuşak, bakalım bu kuşak daha neler görecek.
Vesselam
GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN BİR MÜLAKATIN HİKAYESİ
Bazı şeylerin anlaşılması için zamana ihtiyaç vardır. Bazen anlaşılamıyorsanız zorlamayın ve zamana bırakın. Zaman, gerçeği sahte olandan çok iyi ayırt etmemizi sağlar. Hiçbir yalan sonsuza dek sürmez.
Bir örnek: 2001 yılında Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum. O dönemde akademik kariyer yapmak çok popülerdi. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi’nde ekonomi alanında yüksek lisans başvurusu yaptım ve mülakata girdim. Odada üç hoca vardı. Karşılarındaki sandalyeye oturdum, kendimi tanıttım ve mülakat başladı. Mezun olduğum bölümü dikkate alarak dış politikadan soru soracaklarını söylediler, ben de kabul ettim.
“Türkiye’nin menfaat çatışması yaşadığı, milli güvenliği için en fazla tehdit oluşturan ülkeler hangileridir?” diye sordular.
Bir an duraksadım. Bu sorunun bir gerçek cevabı vardı birde öğretilen cevabı vardı… Derslerde öğretilenlerle benim tehdit olarak gördüklerim farklıydı. Derslerde, NATO perspektifi çerçevesinde en büyük tehdit olarak Rusya ve İran gösteriliyor; bunun yanında Ege, adalar ve Kıbrıs nedeniyle Yunanistan ve Ermenistan’dan da bahsediliyordu. Benden de bu yönde bir cevap vermem bekleniyordu muhtemelen. Bu şekilde cevap vermezsem mülakatı geçemeyeceğimi ilk andan itibaren anlamıştım.
Bana göre Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit Yunanistan ve Ermenistan olamazdı. Bunu her zaman Türkiye’ye haksızlık olarak gördüm. Beş yüz yıl yönetmiş olduğunuz bir topluluk zaman zaman sorun çıkarabilir, ancak bunu en büyük tehdit olarak görmek, Türkiye’ye “küçük düşün, büyük resmi görme” demekten başka bir şey değildir. İran ve Rusya’ya gelince, zaman zaman menfaat çatışmaları yaşansa da bunları en büyük tehdit olarak görmek sağlıklı bir değerlendirme değildir. Evet, Rusya ile Osmanlı arasında hatırladığım kadarıyla 14 kez savaş yaşanmıştır, ancak bunların neredeyse tamamı Batı’nın kışkırtmalarıyla olmuştur. Dolayısıyla bunları en büyük tehdit olarak algılamak görünen şeyin arkasını görmemek demektir.
Peki en büyük tehdit neydi? 2002’den günümüze bakalım, Milli güvenliğimiz için tehdit oluşturan ne kadar eylem varsa, bunların arkasında Amerika ve İsrail var. Irak’ta var mı? Var. Suriye’de var mı? Var. İran’da var mı? Var. Ege’de, Kıbrıs’ta var mı? Var. Ülkemizde dolar kaynaklı ekonomik krizlerin tamamında var mı? Var. Darbe girişimlerinde var mı? Var. Kim var? Hep Amerika var, İsrail var. O zaman en büyük tehdit kim?
Mülakatta da, sınavı kazanamayacağımı bile bile, açıklamalarımı bu yönde yaptım. Konuşurken top sakallı, bıyıklı hoca hiç unutmam, sürekli sakalını ve bıyığını karıştırıyordu. Beden diline hakim biri olarak davranışının eleştirel bir davranış olduğunu anlattıklarıma hiç katılmadığını öngörmeme rağmen, düşüncelerimi net ve seri bir şekilde anlattım. Başka soru sorulmadı.
Mülakat sonuçları açıklandığında hatırladığım kadarıyla 25 puan almıştım. Hiç üzülmedim. Benim için bu, onurlu bir davranıştan başka bir şey değildi.
Kıssadan hisse; O gün duymak istedikleri şeyleri söylemek yerine, inandığım düşüncelerimi ifade ettiğim için mülakattan elendim. Bugün uluslararası alanda yaşanan gelişmeler, benim o günkü düşüncelerimi adeta tasdik etmiyor mu? Aradan 24 yıl geçmiş. Ortada öğretilenler ile bizzat tecrübeye dayalı öğrenilen gerçekler var. Hiçbir şey için zorlamaya gerek yok. Duruşunuzu koruyun ve zamanın en iyi ilaç olduğunu unutmayın. Kaybettiğiniz şeyin gerçekten bir kayıp mı yoksa bir kazanç mı olduğunu da zamana bırakın.
Vesselam.
GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN BİR MÜLAKATIN HİKAYESİ
Bazı şeylerin anlaşılması için zamana ihtiyaç vardır. Bazen anlaşılamıyorsanız zorlamayın ve zamana bırakın. Zaman, gerçeği sahte olandan çok iyi ayırt etmemizi sağlar. Hiçbir yalan sonsuza dek sürmez.
Bir örnek: 2001 yılında Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum. O dönemde akademik kariyer yapmak çok popülerdi. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi’nde ekonomi alanında yüksek lisans başvurusu yaptım ve mülakata girdim. Odada üç hoca vardı. Karşılarındaki sandalyeye oturdum, kendimi tanıttım ve mülakat başladı. Mezun olduğum bölümü dikkate alarak dış politikadan soru soracaklarını söylediler, ben de kabul ettim.
“Türkiye’nin menfaat çatışması yaşadığı, milli güvenliği için en fazla tehdit oluşturan ülkeler hangileridir?” diye sordular.
Bir an duraksadım. Bu sorunun bir gerçek cevabı vardı birde öğretilen cevabı vardı… Derslerde öğretilenlerle benim tehdit olarak gördüklerim farklıydı. Derslerde, NATO perspektifi çerçevesinde en büyük tehdit olarak Rusya ve İran gösteriliyor; bunun yanında Ege, adalar ve Kıbrıs nedeniyle Yunanistan ve Ermenistan’dan da bahsediliyordu. Benden de bu yönde bir cevap vermem bekleniyordu muhtemelen. Bu şekilde cevap vermezsem mülakatı geçemeyeceğimi ilk andan itibaren anlamıştım.
Bana göre Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit Yunanistan ve Ermenistan olamazdı. Bunu her zaman Türkiye’ye haksızlık olarak gördüm. Beş yüz yıl yönetmiş olduğunuz bir topluluk zaman zaman sorun çıkarabilir, ancak bunu en büyük tehdit olarak görmek, Türkiye’ye “küçük düşün, büyük resmi görme” demekten başka bir şey değildir. İran ve Rusya’ya gelince, zaman zaman menfaat çatışmaları yaşansa da bunları en büyük tehdit olarak görmek sağlıklı bir değerlendirme değildir. Evet, Rusya ile Osmanlı arasında hatırladığım kadarıyla 14 kez savaş yaşanmıştır, ancak bunların neredeyse tamamı Batı’nın kışkırtmalarıyla olmuştur. Dolayısıyla bunları en büyük tehdit olarak algılamak görünen şeyin arkasını görmemek demektir.
Peki en büyük tehdit neydi? 2002’den günümüze bakalım, Milli güvenliğimiz için tehdit oluşturan ne kadar eylem varsa, bunların arkasında Amerika ve İsrail var. Irak’ta var mı? Var. Suriye’de var mı? Var. İran’da var mı? Var. Ege’de, Kıbrıs’ta var mı? Var. Ülkemizde dolar kaynaklı ekonomik krizlerin tamamında var mı? Var. Darbe girişimlerinde var mı? Var. Kim var? Hep Amerika var, İsrail var. O zaman en büyük tehdit kim?
Mülakatta da, sınavı kazanamayacağımı bile bile, açıklamalarımı bu yönde yaptım. Konuşurken top sakallı, bıyıklı hoca hiç unutmam, sürekli sakalını ve bıyığını karıştırıyordu. Beden diline hakim biri olarak davranışının eleştirel bir davranış olduğunu anlattıklarıma hiç katılmadığını öngörmeme rağmen, düşüncelerimi net ve seri bir şekilde anlattım. Başka soru sorulmadı.
Mülakat sonuçları açıklandığında hatırladığım kadarıyla 25 puan almıştım. Hiç üzülmedim. Benim için bu, onurlu bir davranıştan başka bir şey değildi.
Kıssadan hisse; O gün duymak istedikleri şeyleri söylemek yerine, inandığım düşüncelerimi ifade ettiğim için mülakattan elendim. Bugün uluslararası alanda yaşanan gelişmeler, benim o günkü düşüncelerimi adeta tasdik etmiyor mu? Aradan 24 yıl geçmiş. Ortada öğretilenler ile bizzat tecrübeye dayalı öğrenilen gerçekler var. Hiçbir şey için zorlamaya gerek yok. Duruşunuzu koruyun ve zamanın en iyi ilaç olduğunu unutmayın. Kaybettiğiniz şeyin gerçekten bir kayıp mı yoksa bir kazanç mı olduğunu da zamana bırakın.
Vesselam.
BİR KUŞAĞIN HİKAYESİ
Bizim kuşak neler gördü neler…. Bu kuşağın örneği yok, bizim çocukluğumuzda geceleri gaz lambası ile aydınlandı, gaz tüketimi çok olmasın diye akşam erkenden yatılır, gün doğmadan kalkılırdı. Geceleri gaz lambası enfazla bir ya da bir buçuk saat yakılır ya da yakılmazdı.
Odun ateşi ile çalışan ütüyü en son bu kuşak gördü,
Yüzde yüz doğal beslendik,
üç öğün hayvansal gıda tükettik, tandır ekmeği dışında başka ekmek bilmedik, somun ekmeğini özellikle sıcakken pasta niyetiyle biz yedik,
Bildiğimiz tek tatlı kurabiyeydi,
Çocukluğumuzda bizim evde olduğu gibi her evde televizyon yoktu, televizyon izlemek için komşulara gidilirdi, bazı evlerde birde video vardı, o evler özellikle akşamları sinema gibi dolar taşardı, içerde yer bulamayınca pencereden izlediğimiz olurdu.
Sonra her eve televizyon girdi, sadece TRT vardı, sonra renkli televizyon ve sonra 90 lı yılların başında özel televizyonlar geldi, teknoloji bundan ibaretti o yıllarda, ortaokul yıllarında daktilo vardı, her yerde yazılar doktilo ile yazılırdı, hatta kurumların önünde daktilocular yan yana dizilir, kurumlar, daireler ile işleri olan kişiler için ücret karşılığı daktilo ile dilekçe ve yazılar yazılırdı. İyi para kazanırlardı, daktilo çok popülerdi o dönemde, bu popülerlikten dolayı ticaret meslek lisesine kayıt olmuştum, orta okulda daktilo dersini her yıl aldık, daktilo sınıfı vardı bir sınıfta 40/50 adet doktilo vardı, 10 parmak hiç daktiloya bakmadan çok hızlı bir şekilde yazıyordum, hatta yapılan yarışmada da açık ara farkla birinci olmuştum,
babam bana ödül olarak daktilo almıştı.
Sonra bilgisayarlar çıkmaya başladı, lisede dört dönem bilgisayar dersi gördük, ama bilgisayarı görmek ve ona dokunmak nasip olmadı, aynı dönemlerde disket çıktı, herkesin elinde, çantasında disketler olurdu öyle CGbt değil MGbt, hacim çok düşüktü, disket, CD, DVD, Flas bellek, harddisk değişimi şeklinde devam etti, bilgisayarlar baş döndürücü bir evrim geçirdi,
Bilgisayarları, telefonları internetsiz kullanan kuşak bizim kuşaktır. Kullandığımız şeyler bu dönüşümü yaşarken, bizde aynı dönüşümü yaşadık, bu kuşağın en belirgin özelliği değişime ve farklı fikirlere açık olması ve saygılı olmasıdır.
Koşullar bu kuşağın bu hale gelmesini sağladı, çünkü kullandıkları her şey sürekli değişim ve dönüşüm yaşadı, bu süreç onları da değiştirdi tabi, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını en iyi bu kuşak yaşayarak deneyimledi,
Bu kuşak hırslarının, duygularının etkisiyle hareket eden bir kuşak değil, ayakları her zaman yere sağlam basan bir kuşaktır.
Bugün hayatımızı işgal eden bir şeyin vakti geldiğinde gideceğini en iyi bu kuşak bilir. Bu kuşak çok şey gördü, aynı anda pek çok kuşağın yaşadığı pek çok şeyi tek başına yaşadı,
En ilkel koşullardan en teknolojik koşullara kadar her şeyi yaşadı, özetle bu kuşak
Mektupla haberleşti,
Teyip kasedi ile haberleşti,
telgraf ile haberleşti,
Sabit telefon kulandı, tuşlu cep telefonu, tuşsuz cep telefonu, android telefon yine bu kuşak kullandı,
E mail attı, WhatsApp, sosyal medyayı vb. en iyi şekilde kulanan yine bu kuşak oldu.
Yetmedi, radyodan haberleri takip etti, müzik dinledi, renksiz televizyon, tek kanal, özel kanallar, rekli televizon, akıllı televizyonun hepsini bu kuşak deneyimledi,
Şimdi yapay zeka ile en içli dışlı olan kuşak yine bu kuşak, bakalım bu kuşak daha neler görecek.
Vesselam
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından “18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü” dolayısıyla çok anlamlı bir video hazırlanmış. Bu yıl 18 Mart’ın Ramazan Bayramı’na denk gelmesi nedeniyle anma ve kutlama etkinlikleri okullarda bu hafta içinde gerçekleştirildi. Videoyu çok beğendiğim için paylaşmak istedim.
“…Evlere kapılarından girin” (Bakara 189), yaptığınız her işi doğru yapın. Bir işe giriştiğinizde onu doğru yoldan yürüyerek yapın.
Eğer gerçekten böyle yaşamaya çalışıyor, çizginizi doğru istikamet üzerinde tutmaya gayret ediyorsanız, hiçbir menfaat için doğruları eğip bükmemeyi ilke edinmişseniz…
Bilin ki ilk rahatsız olanlar çoğu zaman en yakınınızdakiler olur. Muhtemelen ilk taşı da onlar size atar.
Başkalarının yapmaya cesaret edemediğini, en yakındakiler rahatlıkla yapar. Hatta bir süre sonra başkalarının attığı taşları bile alıp size atmaya başlarlar.
Neden? Çünkü menfaat söz konusu olduğunda doğruları eğip bükmekten çekinmezler. Sizin yanınızda olmadıklarını göstermek için doğruları kendi durumlarına göre yontarlar.
En tehlikeli yalan, doğruya en yakın olandır.
Sizi tamamen kaybetmeyi göze alamadıkları için doğruya en yakın yalanı söylerler. Onlara sorarsanız bunun adı denge politikasıdır. Oysa gerçekte olan, menfaatlerini koruma çabasından başka bir şey değildir.
Peki buna değecek mi? Elbette hayır. Çünkü çoğu özünde iyi ve temiz insanlardır. Bu yüzden tam olarak huzurlu olamazlar. Menfaat karşısında ilkeli duramamanın ezikliğini ve pişmanlığını içlerinde hep yaşarlar.
Sözün özü; Doğru olmak ve doğru yolda yürümek bedel ödemeyi gerektirir. Aksi halde her iyi insan bunu yapardı.
Bir gerçeği daha hatırlatmakta fayda var; Kötü insanlar çoğu zaman doğru olana saygı duyar, hatta ona gıpta eder. Doğru yolda yürüyen biri için asıl tehlike ise, özünde iyi olan ama menfaati zedelenince doğruyu eğip bükmeye başlayan kişilerdir.
Vesselam.
BAŞARILI YÖNETİM PRENSİPLERİ
Başarılı bir yönetici olmak için bazı temel prensipler vardır. Ben bunlardan özellikle iş bölüştürme, iş yapma usulü ve her aşamada denetim konusuna değinmek istiyorum.
360 derece denetim anlayışı gereği iş tanımları somut olmalıdır. Çalışanlara yetki sorumluluk ile birlikte verilmelidir. Her işin bir sahipleneni olmalıdır.
İşler bireyselleştirilmeli, ekip çalışması gerektiğinde ise iş ekip üyeleri arasında net bir şekilde paylaştırılmalıdır. Aksi halde 5 kişilik bir ekipte bazı kişiler verimli çalışmaz ve iş bir ya da iki kişinin sırtına biner. Bu durum zamanla problemlere yol açar ve işlerin tamamlanma süresi uzar.
Gerçek bir deneyimden örneği;
Bir yönetici aynı görevde çalışan 5 stajerden bir konuda bilgi notu hazırlamalarını ister. Bu 5 kişi 3–4 gün çalışarak yaklaşık 50 sayfalık bir bilgi notu hazırlar. Ancak ekipten bir kişi sürekli bizden istenen bilgi bu değil, diye ısrar eder. Buna rağmen çoğunluk onu bastırır ve bildikleri şekilde çalışmaya devam eder. Bir süre sonra o kişi de itiraz etmeyi bırakır. Yine de yaklaşık bir saatlik bir çalışma ile 2 sayfalık kısa bir bilgi notu hazırlayıp cebine koyar.
Ekip tarafından hazırlanan dosya yöneticiye sunulur. Yönetici dosyayı görünce sinirlenir ve arkadaşlar ben sizden basit bir bilgi notu istemiştim, bu nedir böyle? diyerek dosyayı iade eder ve kısa bir bilgi notu hazırlanmasını ister.
Tam o sırada ekipten o kişi, benim ayrıca şöyle bir bilgi notum var, diyerek cebinden çıkardığı iki sayfalık notu yöneticinin önüne koyar. Yönetici yaklaşık bir dakika inceler ve evet, bu gayet iyi, diyerek teşekkür eder.
Kıssadan hisse;
Burada yöneticinin de hatası vardır. Bir kişinin 1–2 saatte hazırlayabileceği bir bilgi notu 5 kişiye verilmiş, 3–4 gün boyunca beşeri sermaye israf edilmiş ve hazırlanan dosya çöpe gitmiştir.
Başta her aşamada denetim demiştik. Birine bir iş verirsiniz, ikinci aşamada işi yapan kişinin işi usul ve esaslara uygun yapıp yapmadığını denetlemek üzere başka birini görevlendirirsiniz. Üçüncü aşamada ise denetçinin görevini doğru yapıp yapmadığını kontrol etmek için üçüncü bir kişi görevlendirilir.
Yani;
İşi yapan bir kişi,
İşi denetleyen iki kişi vardır.
Bu sistemde denetim iş verimini düşürmez. İş yapılırken denetlenir ve üç aşama tamamlandığında iş de tamamlanmış olur. Günümüz teknolojileri dikkate alındığında denetimin bu aşamaları elektronik ortamda da yapılabilmektedir.
Başarılı bir yönetici veya ekip lideri olmak için bir diğer önemli husus da ekip oluşturma biçimidir. Ekip üyelerinin birbiriyle çok uyumlu olması ve aralarında güçlü bir güven ilişkisinin bulunması her zaman başarılı sonuçlar doğurmayabilir. Bazı şeyler yanlış gitmeye başladığında, aşırı uyumlu ekipler bazen birbirlerinin hatalarını gizleme eğilimine girebilirler.
Başlangıçta küçük görülen hatalar zamanla birikir ve büyür. Sonunda ekip bu hataların altından kalkamayacak hale gelir. İşler aksar ve bir zamanlar başarılı olan ekip istenmeyen bir ekip haline gelebilir.
Kıssadan hisse;
Yanlışları kapatmak yerine çözmek gerekir. Yanlış küçükken çözülürse kimseye ağır bir sorumluluk yüklemez. İnsan yanlış yapabilir. Önemli olan yapılan her yanlıştan ders çıkarıp bir sonraki aşamada işi daha iyi yapabilmektir. Üstünü örttüğünüz her yanlış ise zamanla sizin özgürlüğünüze pranga olur.
Unutmayın!
Üstü örtülen her yanlış bir sonraki aşamada başarınızı, verimliliğinizi ve güvenilirliğinizi olumsuz etkileyecektir. Üstü örtülen her yanlış özgür iradenizden bir parça koparacaktır. Özgür iradesi ile hareket etmeyen biri güvenilir olmaz. İyi bir yönetici olmak için güvenilir olmak zaten olmazsa olmazlardandır.
Peki ekip nasıl kurulmalıdır?
Ekip iş odaklı ve profesyonel bir anlayışla kurulmalıdır. Kişilerin birbirleri ile değil, yetkinliklerinin birbirini tamamlayıp tamamlamadığına bakılmalıdır. Farklı bakış açılarına sahip kişilerden oluşan bir ekip, bir kişinin hatasının diğerleri tarafından örtülmesini zorlaştırır ve verimsizliklerin gizlenmesini engeller.
Kıbrıs Türk halkının iradesini yansıtan önemli bir adım bugün KKTC Cumhuriyet Meclis’inde atıldı.
Kıbrıs sorununa iki devletli çözüm ilkesini esas alan karar önerisinin oy çokluğuyla kabul edilmesini büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz.
Bu karar, Kıbrıs Türk halkının kendi egemenliğini, kimliğini ve geleceğini koruma kararlılığının güçlü bir tezahürüdür. Yarım asırdır sonuç vermeyen federasyon modeli artık tükenmiştir. Adada gerçekçi, sürdürülebilir ve adil bir çözüm ancak iki egemen, eşit devlet temelinde mümkündür.
Bu tarihi kararda iradesini iki devletli çözüm yönünde ortaya koyan tüm milletvekillerimizi kutluyor; Kıbrıs Türk halkının geleceği, huzuru ve onuru adına gösterdikleri bu duruş için teşekkür ediyoruz.
Türkiye olarak, Kıbrıs Türkü’nün, kendi kararlarını alma ve geleceğini belirleme iradesine desteğimiz sürecektir.
Son üç BM genel kurulunda yaptığım çağrıyı bugün bir kere daha tekrarlıyor, uluslararası toplumu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya; diplomatik, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya davet ediyorum. #UNGA80
Uluslararası toplum, Kıbrıs Türklerinin yarım asırdır maruz bırakıldığı haksız izolasyona artık son vermelidir.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni dışlayan projelerin başarılı olamayacağını özellikle vurgulamak isterim.
Kıbrıs Adası’nın batısında Türkiye’nin hak ve yetkileri, Ada’nın etrafındaki alanlarda ise Kıbrıs Türklerinin meşru hakları vardır.
Daha evvel de teklif ettiğimiz Doğu Akdeniz Konferansı, müşterek bir zeminin bulunmasına katkı yapacaktır.
Kıbrıs meselesinin çözümü, daha önce defalarca denenmiş ancak Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle tüketilmiş federasyon modeli üzerine bina edilemez.
Kıbrıs Adası’nda iki ayrı devlet ve iki ayrı halk vardır.
Kıbrıs Türkleri Ada’nın eşit sahibidir ve azınlık olmayı kabul etmeyecektir.
Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda dile getirdiği haklı çağrı için teşekkürlerimi sunuyorum.
Kıbrıs Türk halkı, yarım asırdır adaletsiz bir izolasyona maruz bırakılmaktadır. Uluslararası toplum, bu haksızlığa son vermeli ve eşit, egemen bir devlet olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımalıdır.
Ada’da iki ayrı devlet ve iki ayrı halk vardır. Kıbrıs Türk halkı, kendi bayrak ve devlet çatısı altında varlık mücadelesini şeref ve kararlılıkla sürdürecektir.
2005’ten 2025’e… #UNGA80
Hakkı savunmaya, adaletsizliğe karşı durmaya, mazlumun sesi olmaya, dünyanın 5’ten büyük olduğunu haykırmaya devam… 🇹🇷
https://t.co/ssog68Hrua
Gazze’de sadece insanlar öldürülmüyor, hayvanlar da ağaçlar da su kaynakları da hedef alınıyor. Şu fotoğrafın güvenlik arayışıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bunun adı canlıya düşmanlık, hayata düşmanlıktır. #UNGA80