Hizbullah 8 Ekim 2023'te savaşa başladı. Üç yıl içinde çok büyük ve ağır bedeller ödedi. Ödedikleri her bir bedele biz de buradan şahit olduk. Bunların içinde en ağırı 17-18 Eylül 2024 tarihlerinde gerçekleşen çağrı cihazları terörü idi. Çektiğiniz acıları bütün kalbimle paylaşıyorum. Sizler düşman ne kadar büyük, ne kadar acımasız, ne kadar ahlaksız ve ne kadar güçlü olursa olsun boyun eğmemeyi bütün dünyaya öğrettiniz.
Onlar öyle kimselerdir ki, direniş bir başarı elde etse üzülürler, direniş üzülürse sevinirler. Direniş bir gün huzur bulsa hasedlerinden uyuyamazlar. Sürekli bir çatlak, bir ayrışma noktası ararlar. Bulur bulmaz yayarlar. Bulamazlarsa şaibe üretirler. Temel misyonları moral bozmaktır. Hakikate hiç bir zarar veremezler. Hasedle yanar, hüsranla ölür giderler.
Küresel istikbarın ve müttefiklerinin vahşi saldırılarına ve yalan dolu yaygalarına aldırmadan azmeden, sabreden ve savaşan kullarını yalnız bırakmayan Allah'a hamd olsun.
Direniş asrına selam olsun!
Direniş eksenine selam olsun!
Dünyayı egemenlerin gözünden görenler, zihinleri ABD'nin koşullamalarıyla biçimlenmiş olanlar İran'ın direnişi ve ABD'ye ödettiği bedelleri anlamakta, algılamakta zorluk yaşıyor. Halbuki gören her göz için direniş cephesi bunu 50 yıldır yapıyor. Daha da büyüklerini yapacak, Allah'ın izniyle. Egemenlerin değil, direnenlerin rasyonalitesi kazanacak.
İranlı uzman İngiliz sunucuya haddini bildirdi:
"İran sizin ağzınıza sığacak lokmadan daha büyük! Siz Epstein sınıfına mensup kişiler, savaşmamanız gereken insanlarla çatışmaya girdiniz. Biz savaşacağız ve Hürmüz Boğazı’nda Amerika’nın boğazını bırakmayacağız."
Fakat onlara asıl vaadedilen azap, Kıyâmet Günü gerçekleşecektir! Ve Kıyâmet Gününün azâbı, dünyadakinden çok daha korkunç ve çok daha acıdır!
Kamer suresi 46
Hayır! Şimdi küstahça böbürlenen bu topluluk, Allah yolunda çarpışan mücahitlerin karşısında müthiş bir bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.
Kamer suresi 45
Şimdi söyleyin, ey bu zamanın insanları! Sizin devrinizdeki kâfirler, geçmişte helâk edilen bu inkârcılardan daha mı iyi? Onlar cezalarını çekerken, siz kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz? Yoksa kutsal kitaplarda, size özel dokunulmazlık teminatı mı var?
Kamer suresi 43
ABD’yle Diplomasi Neden Çözüm Olamaz?
Musa ve Firavun arasındaki mücadelede şu önemli bir sorudur: Hz. Musa İsrailoğulları’nı da alıp Mısır’dan gitmek istiyordu. Sadece başka bir diyarda başka bir hayat kurmak istiyordu. Aslında bu istek, Mısır için bir “sorun olmaktan çıkma” anlamına da gelebilirdi.
Fakat Firavun neden Musa ve İsrailoğullarını bırakmak istememiş; onların peşinden Kızıldeniz'e kadar gelmişti?
Kur’an’ın buna verdiği cevap egemen düzenin sorunu salt bir "iş gücü sorunu" ya da "etnik mesele" olarak görmediğini anlatır: "Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Mûsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?"
Hz. Musa ve kavmini suçladıkları şeye bakar mısınız: “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak”.
Peki ama neden? Köleleştirilmiş bir toplumun, Mısır’ı terk edip başka diyarlara gitmesi onları neden bu kadar kaygılandırıyordu? Bozulmasından endişe ettikleri bu “düzen” neydi? Firavun kimdi?
Dikkat ediyor musunuz, Musa’yı sadece Firavun’u terketmekle değil, Firavun’un tanrılarını da terk etmekle suçluyorlardı.
Bu “ileri gelenler” (Kur’an bunlara “mele” ismini veriyor) sorunun özünü ve ileride olabilecekleri gerçekten iyi görmüşlerdi.
Firavun her şeyden önce antik Mısır’daki kavramsal/teolojik/mistik sistemin bir simgesiydi. O şahsını değil, bir sistemi, düzeni, inancı temsil ediyordu ve “Horus’un Gözü” olarak tanımlanıyordu. Horus antik Mısır’ın “koruyucu ulusal Tanrı’sıydı”. Firavunlar’ın Horus’un gözüyle gördüğüne ve yeryüzündeki “düzeni” onların koruduğuna inanılırdı. Daha açık bir ifadeyle, meşruiyetlerini mitolojik tanrılardan alıyorlar; “Tanrı-Kral” olarak hüküm sürüyorlardı. Bu hükümranlığın arkasında “Maat Doktrini” vardı. Mısır inancına göre Maat “düzen ve denge” anlamına geliyordu. Sadece toplumsal düzeni değil, kozmik düzeni de kapsayan bir inançtı. Yeryüzünde çıkacak bir “kaos” Firavun’un bu düzeni sağladığına dair inancın da sarsılması anlamına geliyordu.
Bu arada Firavun (eski Mısır dilinde Per aa) kelimesinin “Büyük ev” (Per: ev, aa: büyük)anlamına gelen bir sıfat olduğunu da hatırlatalım. Buradaki “ev” Tanrıların ruhlarının kendisinde ikamet ettiği Firavun’un bedenini ifade ettiği gibi, Firavun’un yönetim işlerinin merkezi olan “büyük ev”i de ifade eder. Nitekim Firavun kendisi, ailesi, yakınları, bürokratları ve üst düzey devlet görevlileri bu “büyük ev”de (yönetim sarayı, günümüzdeki Beyaz Saray gibi bir şey) otururlardı. Musa, işte bu “eve” yani düzenin, otoritenin, yeryüzü hükümranlığının simgesine karşı çıkıyordu.
Musa’nın Mısır’dan ayrılması, “ayrılabilmesi” sadece Mısır’ın değil, Mısır’da kurulan ama bütün yeryüzünü kapsayan politik ve kozmolojik inancın da “terkedilebilir” olduğunu göstermesi açısından tehlikeliydi.
Firavun’un hükmünün geçersiz olduğu -çölün ortası da olsa- bir yer olabilir miydi? Mısır halkının hafızasında bu yer etmez miydi? Mısır halkı ne düşünürdü? Mistik ve mitolojik temellere dayanan bu düzen kökünden sarsılmaz mıydı?
Bu bir “düzen” sorunuydu: Öyle ki, Firavun Musa’nın gitmesine rıza gösterse de “müesses nizam” buna razı olmazdı.
*
Pek çok kişi ABD’nin askeri ve ekonomik gücünü merkeze alırken, ABD’deki müesses nizamın dayandığı mistik kökeni unutur: “Manifest destiny”
Apaçık yazgı; kader, takdir-i ilahi gibi anlamlara gelen bu inanç ilk kez John O’Sullivan tarafından ABD’nin kurulmasından birkaç yıl sonra kavramsallaştırılmıştı. 1839’da yazdığı bir yazıda şöyle demişti O’Sullivan: "Hakikatin aydınlatıcı ışığından uzak kalmış dünya halklarına karşı bu kutsanmış görev için Amerika seçilmiştir.” 1845’te ise şöyle demişti: Her yıl sayıları milyonlarla artan insanlarımızın özgürce gelişebilmesi için kıtanın her tarafına yayılmamız alnımıza yazılan bir takdiri ilahidir (manifest destiny)..."
Senatör Beveridge de 1900’de senatoda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Ve bütün öteki ırklar arasından Tanrı, dünyayı yeniden diriltip düzene kavuştursun diye Amerikan ulusunu seçti.”
ABD başkanları yeryüzünü yönetmenin kendi tercihleri olmadığına, bunun bir “kader” olduğuna inanmışlardı. ABD 1898 yılında Hawaii'yi topraklarına kattığında Başkan William McKinley "apaçık kader." demişti. 26. Başkan Theodore Roosevelt de "Dünyanın Amerikanlaşması bizim kaderimizdir." diyordu.
Başkan Kennedy ise şöyle diyecekti: “Amerikalılar istediklerinden değil, kader böyle istediği için dünya özgürlük kalelerinin nöbetçisidirler." Aynı Kennedy 20 Ocak 1961'de ise şunu söylemişti: "...Tanrıdan bizi korumasını ve bize yardımcı olmasını dileyelim ama unutmayalım ki yeryüzünde Tanrı'nın yapacağı işi yapmakla biz görevliyiz."
John Kennedy’nin kardeşi ve Adalet Bakanı Robert Kennedy de bu inancın kozmik ve ruhani boyutuna vurgu yapıyordu: "Gezegenimizin manevi yönetiminde hakkımız vardır."
Meşhur edebiyatçı Herman Melville de (1819-1891) “manifest destiny” hakkında "açık ve net" yazmıştır: "Ve biz Amerikalılar, apayrı bir ulusuz; zamanımızın İsrailiyiz; dünya özgürlüklerinin temel direğini biz tutuyoruz."
Kızılderililerin topraklarını ele geçirirken, Meksika işgal edilirken, deniz ticaret yolları kontrol altına alınırken, Filipinler ve Hawaii işgal edilirken ve Latin Amerika'ya askeri müdahalelerde bulunulurken hep bu inanç temel alınmıştı.
*
ABD’deki müesses nizamın ruhu “manifest destiny” inancıdır. Bu konuşulabilecek, müzakere dilebilecek bir mesele değildir. Bunu ya kabul edersiniz ya da etmezsiniz. ABD’nin gücünü kabul ederseniz onun gazabından “güvende” olursunuz. Ancak bu düzenin dışına çıkarsanız ABD tarafından cezalandırılırsınız.
İran bu açıdan büyük bir sorundur. Fakat sorun nükleer silah üretmiş ya da üretecek olması değildir. Onun suçu ABD liderliğindeki dünya düzenine itiraz etmiş olmasıdır. Yeryüzünde “bozgunculuk” çıkarıyor olmasıdır. Üstelik bu bozgunculuğun yayılma ihtimali vardır. Cezası kesindir ve kesilmiştir: Bu rejimin yıkılması gerekir. Hem de öyle bir yıkılmalıdır ki, bütün bir dünyaya ibret olmalı; adeta manifest destiny’e karşı çıktıkları için çarpılmalıdırlar.
ABD’yle diplomasiden meden uman her kim varsa bunlar ya tarih bilmiyorlardır ya da gönüllerinde ABD’ye itaat etme eğilimi vardır. Bu, Carter’la, Reagan’la ya da Trump’la ilgili bir mesele değildir. Bir başkanın İran’ı kendi haline bırakmak isteyeceğini varsaysak bile “müesses nizam” buna izin vermeyecektir.
ABD ile İran arasında kurulan “masa” geçici bir duraktır. Bu savaşta son sözü silahlar söyleyecektir. İran istediği kadar taviz versin bundan kaçamaz. ABD başkanının arzuladığı o “sihirli sözü” söylemedikçe bundan kurtulamazlar.
O sihirli söz “nükleer silah üretmeyeceğim” sözü değildir. Trump bilmiyor mu bu sözü İran’lı yetkililerin defalarca söylediğini? Ayetullah Hamaney’in bunu “haram” kıldığını bilmiyor mu? Hatta ABD “üret” dese yine üretmeyeceklerini bilmiyor mu? Onların duymak istediği sihirli söz şudur: “İşittik ve itaat ettik!”. Bunu söyledikten sonra “nükleer silah” da üretse sorun olmaz.
Sözün özü şudur: Musa Firavun’a gider, onunla konuşur ama ona itaat etmez, Firavun da Musa’ya “Tamam o zaman istediğin yere gidebilirsin!” demez.
Bu şahısların hikayesi değildir, karakterlerin hikayesidir ve öykünün sonu yine değişmeyecektir.