Haberimiz hoşunuza gitmedi diye bizi hedef gösterdiğiniz paylaşımınızda tıpkı Sayın Kılıçdaroğlu gibi masumiyet karinesini hiçe sayıyor, itirafçı ifadesini doğru kabul ediyorsunuz.
Ama hangi itirafçının hangi ifadesini doğru kabul edeceğinizi de işinize geldiği gibi seçiyorsunuz.
Misal sizin hakkınızda lüks rezidans kiranızın nasıl ödendiği dahil çok sayıda iddia içeren itirafçı ifadesi var. Onu ne yapalım?
Unutmayın, devran hep döner, hep öyle oldu! @alihaydarfirat
Murat Ağırel Adalar Belediyesi'ndeki yuh dedirten tutuklamaları anlatıyor:
- Bir garson, çocuklarına yapılan bot-mont yardımına karşılık çalıştığı lokantadan bir şişe içki hediye etmek istiyor. Telefonda buna "emanet" diyor.Yardım yapılan gariban bir adama, "emanet" dediği şeyden dolayı rüşvet suçlaması yükleniyor. Ve bu kişi şu anda tutuklu.
- Bir kadının evinin önüne, inşaatından artan demirler konmuş. Zabıta diyor ki: "Buraya işgaliye cezası keseriz, kaldırmazsanız her gün ödemek zorunda kalırsınız." Gülperi hanım 2 gün daha süre istiyor ve demirler kaldırılmıyor.
Savcılık orada gizli bir şeyler olduğunu düşünüyor... ve Fırat Durak'a isnat edilen suç ne biliyor musunuz? Bu demiri kaldırmamak kaydıyla 300 bin lira rüşvet aldığı iddia ediliyor. 300 bin lira.
Peki eğer demirleri Gülperi Hanım kaldırmasaydı, belediyenin keseceği ceza ne kadardı? 3.700 lira...
- Kreş borcu 73 bin liraya gelmiş bir personel, yeğeni için indirim isteyebilir miyiz diye soruyor. Cevap: "Bu hukuki değil, yapamayız." İndirim yapılmıyor, borcun tamamı ödeniyor. Ortada ne bir indirim var, ne bir kamu zararı. Peki soruşturmada bu ne diye geçiyor biliyor musunuz? Kamu zararı.
Şair, yazar Ataol Behramoğlu'ndan Kemal Kılıçdaroğlu'na:
"Son seçimde cumhurbaşkanı adayı olmaması gerektiğini bu sütunda birkaç kez yazdım.
Buna karşın yine tıpış tıpış gidip elbette lehinde oy kullandık ve yazık ki yine kaybettik.
Anketlerde açık ara önde görünen adaylardan biri seçime girse, bugün belki bambaşka bir Türkiye’de olurduk. Yazık ki olmadı.
Şimdi bulunduğumuz içler acısı durum Kılıçdaroğlu’nu üzmüyor mu?
Görünen o ki üzmüyor.
Dün adalet için yüzlerce kilometre yürüyen siyasetçi, bugün o günkünden daha açık olarak AKP yandaşı olduğu görülen bir yargıyı alkışlıyor.
Butlan kararını siyasi bulmadığını söylüyor. İBB davası denen zulüm süreci hakkında bir eleştirisi yok.
Hatta açıkça dile getirmese de bu adaletsizlikleri, yıllarca genel başkanlığını yaptığı partisine bu yıkıcı saldırıları, pek sevdiği “arınma”nın gereği olarak gördüğü anlaşılıyor...
Sözcü televizyonundaki tavrına ve söylediklerine yapılan eleştirileri tekrar etmeyeceğim.
Ben, yazının girişinde sözünü ettiğim TV programındakiyle taban tabana zıt bir Kılıçdaroğlu gördüm.
Sükûnetini yine korumaya çalışsa da zaman zaman patlamamak için kendini zor tuttuğu görülüyor, fırsat yakaladığını düşündüğü yerlerde sözü gereksizce uzatıyor, kendisine yöneltilen soruyu soruyla yanıtlamak gibi sıradan polemik yöntemlerini sıklıkla kullanıyor, genel merkeze polis saldırısının onun isteğiyle yapıldığını gösteren belgeli kanıtları görmezden gelmeye çalışıyor, zaman zaman (benzetme hoş görülsün) kükreyen fare örneğini anımsatırcasına sesini yükselterek sözüm ona Erdoğan’a yükleniyordu.
Selahattin Demirtaş’ın yıllarca hapiste kalmasına yol açan dokunulmazlığın kaldırılması kararından ötürü pişmanlık duymadığını söylemesi, onu hapishanede defalarca ziyaret ettiğini söyleyerek kendini aklamaya çalışması, ölümüne neden olduğu birinin mezarını ziyaret etmekle sorumluluktan kurtulmuş olunacağını sanmak kadar tuhaf ve duygusuzcaydı.
Sayın Kılıçdaroğlu! Önemli olan bugün, şu anda ne yapmakta olduğunuzdur.
Yükselen CHP ve halk muhalefeti karşısında paniğe kapılan iktidar ve destek aldığı dış güçler, bu yükselişi durdurmak için her türlü kötülüğü yapıyor.
Ülkenin kalbur üstü aydınlarından sokaktaki sıradan yurttaşa kadar milyonlarca insanımızın apaçık gördüğü bu gerçeği siz ve yandaşlarınız görmüyor musunuz?
Nasıl görmezsiniz?
Son TV programında, “Ülkeyi bu duruma kim getirdi, Erdoğan değil mi?” diye kükrüyordunuz.
Ülkeyi getirildiği bu durumdan, arındırma masalıyla CHP oylarını yüzde üçlere, beşlere düşürerek Erdoğan’a bir seçim daha kazandırarak mı kurtaracaksınız?
Yol henüz tükenmemişken CHP’nin seçilmiş genel başkanıyla el ele vererek partinizi ve muhalefeti daha da yükseltin ya da ısrarınızdan vazgeçerek ülkemizin demokrasi ve bağımsızlık tarihine adınızın kara harflerle yazılmasına engel olun.
Bilinçli bütün yurttaşlar, bütün vatanseverler sizden bunu bekliyor.
@rihsaneliacik Rüşvet konusunda hepimiz duyarlıyız İhsan bey. Siz yorumlarınızda delillerden söz ediyorsunuz, haksızlık ediyorsunuz. Şimdiye kadar sadece atılan iftiraları ve tehditle alınmış tanık beyanlarını gördük.
@rihsaneliacik İnançlı adamsın, yalan söyleme, günahtır. Dava aç, aklan diyor, iyi de yapılan suç duyuruları işleme bile konulmuyor, dava kısmına gelinmiyor yani efendi! Delile bak diyorsun, şimdiye kadar sadece yalancı tanıkları gördük. Safi kötülüksünüz, Allah sizi bildiği gibi yapsın.
@rihsaneliacik İhsan bey, bu davanın siyasi olduğunu görmezden geliyorsunuz, şimdiye kadar olan mahkeme duruşmalarında sadece aileleri ile tehdit edilmiş yalancı tanıkları gördük. Aylardan beri sadece yapılan zulüme tanık oluyoruz. Gerçekten yazık, sizin vicdanlı olduğunuzu sanırdım.
@cahit_berkay Troller doluşmuş! Ulan partiye bu tacizcileri de, hırsız yolsuzları da KK doldurdu. İnsanların umutlarını kırdınız, hain işbirlikçiler. Allah hepinizin belasını versin şerefsizler.
Timur Soykan: İlk defa biz Türkiye’ye bunu duyurduk. Dedik ki bu olayın arkasında ne olabilir? Ne olabilir yani? Çok karmaşık bir hikaye.
Şimdi arkadaşlar İBB davasında bir tane parayı yakalayamadılar ya yolsuzlukla ilgili yani hiçbir delil yok para yoksa delil yok zaten. Milyar dolar bunlar yolsuzluk yaptı diyorsunuz para nerede? Buharlaşmaz ki para yani ya da böyle yakılmaz ki bir yerde bulursunuz onu.
Şimdi bunun olmadığına bazıları da ikna olmuş demişler ki ya bu para olmalı yani demişler ve Erhan Karaal'ı kaçırmışlar.
Meğer bundan kaçırılmış adam. Adamı alıp götürmüşler kafasını kapatmışlar. En son bir yere götürmüşler, bir yere kapatmışlar adamı.
Ve adama sürekli şunu söylemişler.
"Sen Kültür AŞ’desin sizde 300 kilo altın varmış, 300 kilo altını ver…"
Arkadaşlar iddianame boş olunca efsaneler de böyle büyüyor o ülkedeki yeraltı dünyası da bunları gerçek zannediyor."
Bugün, 3 yıldır devam eden Salacak Sahili’nde uğradığım saldırıyla ilgili davanın duruşması vardı.
Duruşmaya fiziken katılma talebim uygun görülmedi ve cezaevinden SEGBİS aracılığıyla katılmamın yeterli olduğuna karar verildi. Hiçbir sanığın katılmadığı duruşmaya, Marmara Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan SEGBİS üzerinden katıldım.
Bir kamu görevlisinin görevini yapmasını engellemek amacıyla saldıran, yaralayan ve linç etmeye çalışan kişiler bugün özgürce hayatlarına devam ediyor, kamu alanlarında ticaretlerini sürdürüyor. Ben ise kamu görevimi yaptığım için tutukluyum.
Sonucun ne olduğunu merak edenler olacaktır. Dosya için Aralık ayına yeni bir duruşma günü verildi. Böylece dava dördüncü yılına doğru ilerliyor.
“Toplantı, son anda iptal edildi.
Bakanlık gerekçe olarak “patronları masaya oturmaya ikna edemiyorum” dedi.
Şimdi öğretmenler diyor ki ey Milli Eğitim Bakanı, sen daha üç tane patronu bir masaya oturtamıyorsun, sen öğretmenini 20 bin TL, 25 bin TL’lik maaşlarla çalışmaktan kurtaramıyorun, ne diye o koltukta oturuyorsun?”
@eyupkadirinan En azından genç kızımızın dediklerini anlayabilmişsin. Bu gençlerin neden böyle konuştuklarına da biraz kafa yorsan, liyakatin ön planda olacağı bir dünya için çabalarsınız. Sahte diploma konusunda ise 10 diplomalı bakan yardımcısı vardı, ona bakın derim.
Robert koleji, Boğaziçi üni mezunu, üst düzeyde yöneticilik, Uefa ve FIFA da en tepede yöneticilik, uluslararası alanda saygı gören kültürlü başkanlardan, okuma yazması bile doğru olmayan ilkokul terk kabadayı başkana geçersen, kıçının üzerinde düşer evine dönersin.
#İBBDavası'nda 54.Gün
"5 yaşındaki kızım aylar sonra ilk kez yanıma gelecekti.
Sabah Eskişehir'e sevk edildim."
Kültür A.Ş Plan ve Organizasyon müdürü #BarışKılıç beyanda bulunuyor.
"Televizyonsuz, gazetesiz, kantin kapalı, dış dünyadan tamamen kopuk şekilde geçen on iki günün ardından Metris Cezaevi'nden Silivri 4 No’lu Cezaevi’ne sevk edildim.
Orada 68 kişilik bir koğuşta kaldık.
Yaklaşık bir ay sonra koğuşlarımız ayrıldı.
Tutuklu koğuşundan alınarak hükümlü koğuşuna verildim.
Cezaevindeki en büyük sıkıntılardan biri de sürekli koğuş değiştirilmesidir.
Zaten ilk gittiğinizde yatacak yer bulmak bile zordur.
Zamanla insan bir düzen kuruyor.
Bir yer edinmeye çalışıyor.
İnsanlarla tanışıyor, sohbet ediyor.
Yer yatağından kurtulup biraz daha düzenli bir yaşam kurmaya çalışıyor.
Tam buna alışırken yeniden başka bir koğuşa gönderiliyorsunuz.
Ve her şeye baştan başlamak zorunda kalıyorsunuz.
Bu süreçlerde insanlar yalnızca hukuki değil, sosyal ve psikolojik olarak da farklı sınavlardan geçiyor.
Yanlış hatırlamıyorsam Nisan ayıydı.
Yeni Şafak gazetesinde fotoğrafımı manşetten yayımlamışlardı.
Hakkımda çeşitli haberler yapılmıştı.
Sonuçta cezaevindeki insanlar da televizyonlardan ve gazetelerden bu haberleri görüyor.
Bir süre sonra yanınıza gelip:
“Sen burada ne yapıyorsun? Gazetede senin hakkında böyle yazıyor.” demeye başlıyorlar.
Daha yargılama sürerken insanlar kamuoyu önünde hedef hâline getiriliyor.
Cezaevinde de bunun etkilerini yaşıyorsunuz.
🔺️Bir anlamda gayriresmî yargılamalara da maruz kalıyorsunuz.
Tanımadığım insanlar, tanımadığım suç örgütleri, hiç bilmediğim dosyalar ve kişilerle aynı ortamda yaşamak zorunda kaldım.
Bu süreçte eşim çocukları yanıma getiremiyordu.
Uzmanlar, küçük yaştaki çocukların cezaevinde bu ortamı görmesinin travmatik etkiler yaratabileceğini söylemişlerdi.
Bu nedenle uzun süre çocuklarımı göremedim.
İki ay geçti.
Üç ay geçti.
Yanlış hatırlamıyorsam Haziran ayındaydı.
Bayram öncesinde eşim:
🔺️“Bu kez çocukları getireceğim” dedi.
Ben de büyük bir heyecanla bekliyordum.
🔺️Kızımın sesini duyduğumda bile boğazım düğümleniyordu.
🔴 Tam Kurban Bayramı öncesinde bana:
“Sabah hazırlanacaksın” dediler.
“Nereye gidiyorum?” diye sordum.
“Bilmiyoruz, sabah öğrenirsin” dediler.
Eşyalarımı topladım.
🔺️Sabah beni Eskişehir Cezaevi’ne sevk ettiler.
Elif Atayman gibi aynı cezaevi aracıyla aynı koşullarda Eskişehir’e götürüldüm.
Ve hayatımın on aylık hücre dönemi böyle başladı.
🔺️Ailemden yaklaşık 450 kilometre uzaktaydım.
Görüş günlerimiz pazartesi sabahıydı.
Bu şu anlama geliyordu:
Ailem beni görebilmek için gece saat 02.00’de İstanbul’dan yola çıkmak zorundaydı.
Eşim, çocuklarım, annem, babam...
Hepsi gecenin bir yarısında yola çıkıyordu.
Ben onların geleceğini düşünerek heyecanlanıyordum.
Ama aynı zamanda büyük bir endişe de yaşıyordum.
Acaba yolda başlarına bir şey gelecek mi?
Kaza yapacaklar mı?
Babam altmış yaşını geçmişti.
Annem de öyle.
Eşim çocuklarla birlikte yollara düşüyordu.
Bir taraftan onları göreceğim için seviniyor, diğer taraftan yol boyunca başlarına bir şey gelmesinden korkuyordum.
Bu kaygıyla günler geçiriyordum.
Kızımı aylarca göremedim.
İstanbul’dayken bayram görüşü de yapamamıştık.
Aylar sonra ilk kez görebilecektim.
Eşim gelecek, babam gelecek. Ben de görüş alanına çıkmak için demir kapılardan geçiyorum.
Eşime doğru yöneldim, sarılacağım.
Şimdi burada bunları anlatırken bile zorlanıyorum.
Az önce de fark etmişsinizdir, ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.
Kızıma sarıldım. Kızım o zamanlar beş yaşlarındaydı. Sonuçta bir çocuk.
Bir baktım, bana sarılmış; bir yandan da gözyaşlarını siliyor. Ağladığını bana göstermemeye çalışıyor.
Hangi psikolojideydi bilmiyorum ama beni üzmemek için çabalıyordu.
Babası üzülmesin diye duygularını belli etmemeye çalışıyordu.
Ağladığını hissettirmemeye çalışıyordu.
"Baba, unutma sen de bizim ailemizdensin"
Cumhuriyet Halk Partisi Yurt Dışı Birlik Başkanları 16 Haziran 2026 tarihinde Kemal Kılıçdaroğlu tarafından gönderilen mektuba cevaben ortak şu açıklamayı yaptı:
“Bugün artık sessiz kalma günü değildir.
Öncelikle, bizlere "Değerli Yol Arkadaşlarım" hitabıyla mektuba başlamak için; baba ocağımıza polis ile, gaz bombası ile, plastik mermi ile, cop ile girmemek gerekiyordu. Dolayısıyla, Kemal Kılıçdaroğlu ile "yol arkadaşı" olmayı reddettiğimizi açıkça belirtmek isteriz. Zira bizler için "yol arkadaşlığı” yukarıda saydıklarımız yukarıda saydıklarımız ile asla bağdaşmamaktadır.
Ayrıca, seçilmiş milletvekillerini partiden uzaklaştırma çalışması, örgüt emekçilerini disiplin süreçleriyle karşı karşıya bırakması ve parti içerisinde yeni ayrışmalar yaratması; söz ile eylem arasındaki derin çelişkiyi bir kes daha gözler önüne sermektedir.
Bizim için "yol arkadaşlığı" bir hitap şekli değildir.
Yol arkadaşlığı; zor zamanda örgütün iradesine saygı duymaktır.
Yol arkadaşlığı; milyonlarca CHP'linin emeğine sahip çıkmaktır.
Yol arkadaşlığı; halkın umudunu büyütmektir.
Cumhuriyet Halk Partisi, hiç kimsenin kişisel kariyer planlarının, geçmiş hesaplaşmalarının veya koltuk mücadelelerinin aracı değildir.
Cumhuriyet Halk Partisi; Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün mirası olarak, iki milyonu aşan üyesiyle, milyonlarca seçmeniyle halkın partisidir.
Bu büyük çınarın geleceği; kapalı kapılar ardında alınan hukuksuz kararlarla değil, örgütün ve üyelerin iradesiyle belirlenir.
Bugün herkes kendisine şu soruyu sormalıdır:
Bizim yol arkadaşımız kimdir?
Yıllarca CHP'yi iktidara taşımakta başarısız olmasına rağmen, gerek Türkiye'de gerekse uluslararası alanda evveliyatı olmayan, "Mutlak Butlan" kararı ile Cumhuriyet Halk Partisi'ni maruz bırakan mı?
Yoksa CHP'yi Türkiye'nin birinci partisi haline getiren, halkın umudunu yeniden ayağa kaldıran, meydanlarda milyonları buluşturan değişim iradesi mi?
Bizim cevabımız nettir.
Bizler, halkın desteğini büyütenlerin yanındayız.
Bizler, örgüt iradesinin yanındayız.
Bizler, değişimin yanındayız.
Bizler, Seçilmiş Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel'in yanındayız.
Bizler, Cumhurbaşkanı Adayımız Sayın Ekrem İmamoğlu'nun yanındayız.
Bugün mesele yalnızca bir genel başkanlık tartışması değildir.
Bugün mesele; Cumhuriyet Halk Partisi'nin geleceğinin hangi anlayış tarafından şekillendirileceği meselesidir.
Bu nedenle, yurt dışındaki tüm birlik başkanları, örgüt temsilcileri ve parti emekçileri olarak duruşumuzu açıkça ortaya koymayı önemsiyoruz.
Çünkü sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik de bir tercihtir. Sessizlik de bir taraftır.
Tarih, bu dönemde kimlerin örgüt iradesinin yanında durduğunu, kimlerin değişime sahip çıktığını ve kimlerin sessiz kalmayı tercih ettiğini mutlaka yazacaktır.
Biz tercihimizi yaptık.
Atatürk'ün kurduğu partinin geleceğinin yanındayız.
Demokrasinin yanındayız.
Örgüt iradesinin yanındayız.
Sayın Özgür Özel'in yanındayız.
Sayın Ekrem İmamoğlu'nun yanındayız.
Tarihin doğru tarafında duran tüm yol arkadaşlarımıza selam olsun.“