Türkiye'de en yanlış bilinen temel görüşlerden biri de Türk milliyetçiliğinin, 2'nci dünya savaşı kurulan çift kutuplu dünya düzeninden dolayı ABD kapitalizm'ine entegre edildiği, bu yüzden Komünizmle mücadeleyi esas aldığı görüşüdür.
Türk milliyetçiliğinin anti-komünist duruşunu sadece 1945 sonrası Amerikan etkisine bağlamak, koca bir yüzyıllık (1860-1945) Kuzey Türklüğü mücadelesini ve bu mücadelenin Türkiye'ye taşınan mirasını inkar etmektir.
Türk milliyetçiliğinin komünizmle mücadelesi, 1945'ten çok önce 1917 Ekim devrimiyle başlamıştı.
Rus Çarlığı, nüfusunun yaklaşık yüzde 11'ini oluşturan Orta Asya Türklüğüne karşı 1860'lardan itibaren Panslavizm politikası gereği etnik ve kültürel saldırılar başlatmıştı.
Bu sistematik saldırılar sonucu Yusuf Akçura, Gaspıralı İsmail Bey, Hüseyinzade Ali Bey, Ahmet Agayef, Zeki Velidi Togan gibi Rus Türkçülüğünün ve müslümanlığının önde gelen isimleri hayatlarının büyük bir kısmını Rus Çarlığı'na karşı mücadeleyle geçirdiler. Elbette bu isimlere sahip çıkabilecek tek devlet Osmanlı devletiydi ve hepsi Osmanlı devletine sığındılar.
Bu isimler, İngilizlerle birlikte Rus Çarlığı'na muhalif sovyet liderleri ve Ekim 1917 Sovyet Rus devrimini doğal olarak desteklediler çünkü Sovyet Rusya hakimiyeti altında Rusya Türkleri olarak siyasi hukuki ve kültürel haklarına kavuşacaklarına inanmışlardı.
Ancak öyle olmadı...
Sovyet Rusya'da yönetimi ele geçiren Bolşevikler, Çarlık Rusya'yı aratmayacak Türkmen zulüm ve soykırımına başladılar.
Bu hayalkırıklığı ile birlikte Sovyet Rusya'ya bağlı Orta Asya Türklüğü, Sovyet Rusya'ya karşı daha 1920'lerden itibaren Çarlık Rusya'sına olduğu gibi büyük bir mücadele başlattılar.
Bütün bu realitelere rağmen Türkiye'ye sığınan bu isimler hiç bir zaman, İngiliz ve (Nazi) Almanya emperyalizmine de alet olmadılar.
3 Mayıs 1944 Turancılık davası'ndan hemen önce Sabahaddin Ali ile Hüseyin Nihal Atsız davası, Türk milliyetçiliğinin, 2'nci dünya savaşı'ndan çok önce Sovyet Rusya'nın Türkiye'deki yıkıcı ve bölücü faaaliyetlerine karşı pozisyon almaya başladığını ispat ediyor.
3 Mayıs 1944 olayları, devletin milliyetçiliği bir enstrüman olarak kullanma çabası ile milliyetçiliğin kendi özerk ajandası arasındaki çatışmayı simgeler.
2'nci dünya savaşından sonra oluşan çift kutuplu dünya düzeni, bu realitenin, Türk milliyetçiliğinin, ABD emperyalizmi güdümünde olduğunu, bu yüzden Komünizmle mücadeleyi esas aldığını gösteriyor gibi görünse de gerçek başkadır.
Hüseyin Nihal Atsız'ın düşünce ve fikir oluşumunda en önemli isim hocası Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'dı ancak Togan'ın milliyetçilik anlayışıyla Atsız'ın milliyetçilik anlayışında 2 önemli fark vardır.
1- Nihal Atsız'ın milliyetçilik anlayışında ırk, dil ve emel birliği esasken Togan'ın milliyetçilik anlayışında dil esastır. Togan'a göre Türkçe konuşan herkes Türk kabul edilebilir.
2- Atsız'ın bütün Türkçülük yani Turancılık anlayışına karşı Togan, Atsız gibi Türk Birliği'ni savunmakla birlikte Turancılığın pek gerçekçi olmadığını, Türk milletlerinin ittihadını, yani pantürkizm'i aynı devlet çatısı altında değil, Avrupa Birliği veya Sovyet Rusya benzeri bir federasyon çatısı altında olması gerektiğini savunur.
“Kontrollü Milliyetçilik”
Adem TAŞKAYA
Türkiye’deki bütün partilerle yana yana gelebilen milliyetçi partilerin kendileri kalarak yan yana gelememeleri planan bir şeydir.
Bu gerçekleşirse tüm planlar çöp oluyor o yüzden bu enerji farklı kaplara akıtılıp işlevsiz hale getirildi.
Milletini sevmeyen milliyetçilikler!
12 Eylül 1980 darbesinden sonra kapatılan MHP yerine merhum Alpaslan Türkeş’in talimatıyla 7 Temmuz 1983
tarihinde Muhafazakar Parti (MP) kurulmuştu.
Muhafazakar Parti kurucuları MGK tarafından veto yiyince 12 Eylül döneminde 1980-1983 yılları arasında Çanakkale’den Danışma Kurulu üyeliği yapan Mehmet Pamak Muhafazakar Parti genel başkanı yapıldı.
Aslen Van Erciş'li olan Mehmet Pamak'ın ailesi 1930'larda hükümetin asimilasyon politikası sonucu nüfus mübadelesiyle Çanakkale'ye sürgün edilmiş.
1984 yılında Pamak yerine eski MHP milletvekili İsmail Hakkı Yılanlıoğlu Muhafazakar Parti genel başkanı oldu.
1985 yılında ise MP Kongresinde partinin adı Milli Çalışma Partisi olarak değiştirildi ve genel başkanlığa Ahmet Koç getirildi.
19 Nisan 1987 tarihinde yapılan MÇP Kongresi’nde ise Milli Görüş Hareketine yakın isimlerden
Abdülkerim Doğru MÇP genel başkanı seçildi.
MSP Kars (1974-1980) milletvekili olarak 2 dönem TBMM’de yer alan, 1974 yılında CHP-MSP Koalisyon Hükümetinde ve 1975-1977 yılları arasında 1’nci Milliyetçi Cephe Koalisyon Hükümetinde
Sanayi ve Teknoloji Bakanı olarak görev yapan, 1977 yılında MSP’den ayrılıp Nizam Partisi’ni kuran
Abdülkerim Doğru, tek aday olarak girdiği ve 239 delegeden 141’inin katıldığı Kongrede 140
delegenin oyunu alarak MÇP’nin yeni genel başkanı oldu.
100 MÇP delegesi, MÇP Kongresine katılmayarak Abdülkerim Doğru’nun MÇP genel başkanlığını
protesto etti.
Abdülkerim Doğru’nun MÇP genel başkanı seçildiği Kongreyi, siyasi yasaklı olan Alpaslan Türkeş,
Nakşi-Halidi Şeyh Mustafa Bağışlayıcı ile birlikte izledi.
1983-84 yılları arasında Muhafazakar Parti genel başkanlığı yapan Mehmet Pamak ise 1986 yılında Seyyid Kutub'un Yoldaki İşaretler kitabından etkilenerek ülkücülükten feragat edip İslami görüşü benimsedi.
Mehmet Pamak son olarak 1991 yılında MazlumDer'in kurucuları arasında yer aldı ve ilk genel başkanı oldu.
Mehmet Pamak, MHP ve Ülkücü hareketin ilk dönemlerinde öne çıkan, Alparslan Türkeş'in yanında yer almış önemli isim.
📌Ercişli Kürdüm.
📌İki dedemde Kemalizme itiraz ediyorlar. 1933 yılında Çanakkale’ye sürgün ediliyorlar.
📌Zilan katliamında bir çok yakınımız katlediliyor.
📌Lan kuyruklu Kürt, nerde senin kuyruğun.
PKK, silahlı gücü HPG üzerinden yine Türkiye'yi tehdit etti!
"Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da en küçük bir tereddüt yaşamadan, büyük bir irade ve kararlılıkla hareket edeceğiz. Önderliğimizin ve halkımızın özgürlüğünü sağlama hedefinden bir an olsun sapmayacağız."
Yıllardır bu ülkenin hafızasıyla, aklıyla alay ediliyor. En tepedeki isimlerden tabana kadar herkes biliyor ki, FETÖ’nün devlete sızmasının, palazlanmasının arkasında siyasi bir irade, siyasi kararlar ve göz yummalar vardı.
Bugün çıkıp o dönemin siyasi sorumlularından, imza sahiplerinden hesap sormayanlar, işin siyasi ayağını karanlıkta bırakanlar, hangi hakla Özgür Özel’i veya bir başka muhalifi FETÖ’cülükle itham edebiliyor?
Özgür Özel’i siyaseten asla tasvip etmiyorum. O, benim gözümde sadece İmamoğlu’nun emir eri ve özel kalemidir…
FETÖ konusunda kendi mahallenizdeki siyasi sorumluları koruyup kollayacaksınız, Meclis’te bu işin siyasi ayağı araştırılsın diye verilen tüm önergeleri ellerinizi kaldırarak reddedeceksiniz, sonra köşeye sıkışınca muhalefete "FETÖ" çamuru atacaksınız.
Toplum artık bu ikiyüzlülüğü yemiyor. FETÖ’nün siyasi ayağını ortaya çıkarmayanların, başkalarına çamur atma hakkı yoktur…
Kılıçdaroğlu, Özgür Özel’in FETÖ’cü olduğunu 10 yıl sonra mı keşfetmiş?
İşinize gelmeyen herkesi FETÖ’cü yapmak bir gelenektir.
Biraz adil dövüşün…
2014 yılında bir hesap daha açmışım. Kader işte, buldum. Bana kendi hesabını vermeyi teklif edenlerden tut, arayan soran tüm zor gün dostu vatansever büyük ve küçüklerim; asla yalnız yürümeyeceğiz.
Ne Mutlu Türk'üm Diyene 🇹🇷
BAŞBUĞ ATATÜRK VE BATICILIK...
Son dönemde özellikle sosyal medyada kendilerini araştırmacı, gazeteci, yazar, yakın tarih uzmanı, kıdemli analizci gibi kavramlarla tanımlayan nevzuhur birtakım insanlar tarihi hakikatleri çarpıtan içerikleri üretmeye başladı.
Başbuğ Atatürk ve Türk milliyetçiliği alerjisi ve nefreti yüksek olan bu kesimlerin istismar ettiği konuların başında Cumhuriyetin batıcı devrimleri geliyor.
Aynı kesimler Atatürk’ün bu devrimleri, batı ile ittifak yaparak İslam dinine düşmanlığından yaptığını dile getirip hem Atatürk’e iftira atıp hem de tarihi gerçekleri bile isteye yanlış yorumluyorlar!
Bu topraklarda batıcılık akımı Cumhuriyetle başlamadığı, Osmanlı son döneminde Tanzimat Fermanıyla başladığı gibi, Tanzimat’tan Cumhuriyete kadar olan tüm siyasi aktörler 2’nci Abdülhamid de dahil batıcılığı modernleşme olarak algıladılar.
Atatürk’ün de batıcılığı, Sultan 2’nci Mahmud gibi, Sultan Abdülaziz gibi, Mustafa Reşit Paşa ve Midhat Paşa gibi, İTC iktidarı gibi, sekülerleşme ihtiyacından değil modernleşme kaygılarından kaynaklanıyordu.
Atatürk de batıcılığı sekülerleşme olarak değil modernleşme olarak algılıyordu.
Kaldı ki, Atatürk’ün batıcılığının en büyük motivasyonu da Osmanlı modernleşmesi değil, Mustafa Celaleddin Paşa’nın ortaya attığı Turco-Aryanizm kuramıydı.
1848 Macaristan devriminden kaçıp Osmanlı devletine sığınan isimlerden biri olan Konstantin Borzecky, Osmanlı devleti uyruğuna geçtiği gibi Müslüman olup Mustafa Celaleddin Paşa adını almıştı.
Mirliva yani Tuğgeneral rütbesinde bir komutan olan Mustafa Celaleddin Paşa aynı zamanda filolog yani dilbilimciydi.
Mustafa Celaleddin Paşa dilbilimi konusunda yaptığı çalışmaları toplayarak 1869 yılında Fransızca olarak Eski ve Modern Türkler adlı çalışmayı neşretti.
Sultan Abdülaziz’e ithaf edilen bu çalışmada Mustafa Celaleddin Paşa Latince ve Türkçe benzer kelimelerden yola çıkarak Turco Aryanizm kuramını ortaya attı.
Mustafa Celaleddin Paşa’ya göre Türkler aslında çok gelişmiş medeni bir milletti. Tarih öncesinde çok büyük devletler ve medeniyetler kurmuşlar ancak siyasi toplumsal ve doğa olayları sonucu varlıklarını kaybetmişlerdi.
Üstelik Türkler, Orta Asyalı değil Avrupalı bir kavimdi. Osmanlı devleti, Yavuz Sultan Selim döneminde Mısır Seferiyle Hilafeti aldıktan sonra Türkler hızlı bir şekilde İslamlaşma sürecine girmiş ve Arap Kültürünün etkisinde kalmıştı.
Bunun sonucunda da Türkler Türk kültür ve uygarlığından uzaklaşmıştı. Eğer Türk toplumu eskiden olduğu gibi laikleşirse yeniden Türk kültür ve uygarlığını ortaya çıkarabilir, eskiden olduğu gibi yeniden güçlü bir medeniyet olabilirdi.
Devrinin diğer önemli aydınları gibi Atatürk de Mustafa Celaleddin Paşa’nın bu eserini okumuş, tahlil etmiş ve ciddi olarak Paşa’nın iddialarını araştırmıştı.
Atatürk’ün Mustafa Celaleddin Paşa’nın tezine ne kadar inandığı bilinmez ama Türklerin İslamiyeti kabul etmesinden önce de uygar ve gelişmiş bir toplum olduğuna inandığı için Türk tarihine ve kültürüne her zaman sahip çıktı.
Türklerin batı merkezli bir medeniyet olma fikri de Atatürk’ü ciddi olarak etkilemişti. Atatürk bu yüzden batının kültürüne değil ancak medeniyetine ciddi olarak talip oldu. Bu açıdan Atatürk hiçbir zaman batıcı olmadı ama her zaman batılı oldu.
Son dönemdeki sosyal medyada yakın tarih analizi adı altında yapılan zırvaların zırvacıların iddia ettiği gibi Atatürk batıcılığın kaynağında selefleri gibi modernleşme ideali ve arzusu vardı ve Osmanlı Modernleşmesi Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı devleti idaresine hakim unsur olmuştu.
Sayın Başbuğ,
Açılım hakkında neden konuşmuyorsun Paşa?
Kendi döneminde Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir askerin, görev süresi boyunca ne ordusunu ne de altındaki subayları malum yapıların kumpaslarından koruyamadığı ortadayken, bugün kalkıp bir siyasi parti liderine "güzelleme" yapması abesle iştigaldir.
Özgür Özel FETÖ'cü değildir katılıyorum lakin TSK'ya komutanlık yapmış bir askerin 2. Açılım sürecinde susması kabul edilemez.
Açılım konusunda konuşmuyorsanız, güncel siyasi tartışmalara girmeyin...
Silivri günlerinden kalan şahsi dostluklar veya vefa borçları, milletin hafızasını silmeye yetmez. Eğer Türkiye’de kimin ne olduğunu tartışacaksak; bu millet, devletin en kozmik odalarına girilirken, şerefli Türk subayları tasfiye edilirken sessiz kalanların veya süreci yönetemeyenlerin bugün siyasi polemiklerde "kefillik" rolüne soyunmasını kabul etmez.
Siyaset, emekli olduktan sonra eski defterler üzerinden güncel polemiklere can simidi atma yeri değildir. Siz gidin, kendi döneminizin muhasebesini yapın, kitaplarınızı yazın ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin adını siyasi koruma kalkanı hamlelerinize alet etmeyin!
İyi Parti'den vekil olamadınız, CHP şimdi garanti...
Tebrikler...
Bugüne kadar sözleriyle, davranışlarıyla ve yaptıklarıyla kendisini açıkça ortaya koyan, Silivri’deki ilk günlerimden beri tanıdığım Sayın Özgür Özel, eğer Türkiye’de birileri FETÖ’cülükle suçlanacaksa akla gelebilecek en son isimlerden biridir
SİYASETTE ÜÇLÜ İTTİFAKLAR VE DEĞİŞİM RÜZGARI: JÖN TÜRKLERDEN GÜNÜMÜZ CHP’SİNE...
CHP’deki mutlak butlan krizi gündemdeki yerini korurken, CHP Manisa milletvekili Özgür Özel liderliğindeki paralel CHP’nin protestoları da tüm hızıyla devam ediyor.
Yeni CHP adı verilen kanadın ilerleyen dönemde nasıl tavır alacağı bilinmezken, yenilikçilerin bir an evvel CHP ile yollarını ayırıp yeni bir siyasi parti kurması gerektiğini söyleyen de var, yenilikçi kanadın CHP’nin kurumsal kimliğinden ayrılmayıp CHP içinde kalmaları gerektiğini, anamuhalefeti bölmemesi gerektiğini ve CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu ile uzlaşmaları gerektiğini söyleyen de…
Ankara BBB Mansur Yavaş’ın da Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel ikilisinin yanında yer almasıyla CHP içindeki muhalif hareketin liderliğini üstlenen trio belli oldu.
İlginçtir, Türk siyasi tarihinde buna benzer trio hareketleri daha öncede ortaya çıkmıştı.
2’nci Meşrutiyet ortamında Sultan 2’nci Abdülhamid’e karşı İTC hareketine Enver-Talat-Cemal Paşa üçlüsü liderlik etmişti.
28 Şubat sürecinde RP genel başkanı Necmettin Erbakan’a karşı yenilikçi hareketine Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü liderlik etmişti.
Şimdi de CHP içindeki CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı başlatılan muhalif harekete İmamoğlu-Özel-Yavaş üçlüsü liderlik edecek…
Türk siyasi tarihinde buna benzer başka bir trio hareketi de çeyrek asır evvel DSP içinde yaşanmıştı. DSP genel başkanı ve Bülent Ecevit’e bayrak açan Hüsamettin Özkan, İsmail Cem ve Kemal Derviş triosu, DSP’den istifa edip Yeni Türkiye Partisi (YTP) isimli bir parti kurmuştu.
YTP, 3 Kasım 2002 milletvekili seçimlerinde sandığa gömüldükten yaklaşık 2 yıl sonra 2004 yılında CHP’ye katılarak 2 yıllık siyasi hayatına veda etti.
YTP’nin kısa ve ilginç hayatına tekrar göz atalım…
12 Eylül 1980 darbesinden sonra kapatılan CHP, 1992 yılında Deniz Baykal liderliğindeki bir grup SHP milletvekili tarafından yeniden açılmıştı.
1990’lı yıllara “solda birlik” söylemi damgasını vurunca 1995 yılında SHP, CHP çatısı altında CHP ile birleşmişti.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra müstakil hareket eden Bülent Ecevit ise CHP’ye katılmayıp DSP olarak siyasi hayatına devam etmişti.
28 Şubat sürecinden itibaren askeri vesayetin Türk siyasetinde kendini iyice hissettirmesinden rahatsız olan sermaye yanlısı küreselci gruplar ise bu dönemde askeri vesayetten kurtulmak için siyasi dizayn çalışmalarına başlamıştı.
Küreselcilerin favori adayı ANAP lideri Mesut Yılmaz’dı ancak Türkbank skandalı patlayınca ve Yılmaz’ın DYP lideri Çiller ile rekabete girişip merkez sağın parçalanmasını sağlamasıyla Yılmaz’ın siyasi itibarı da gerilemişti.
Sermaye yanlısı siyasi dizayncıların bu atmosferde yeni favori ismi DSP’nin iki numarası Hüsamettin Özkan oldu ancak ne var ki, DSP genel başkanı Bülent Ecevit, Özkan için büyük bir engel teşkil ediyordu.
Küreselciler bu handikapı aşmak için DSP’yi tek başına iktidara getirdikten sonra Bülent Ecevit’i devirip yerine Özkan’ı geçirip, Özkan’ın DSP genel başkanı ve Başbakan olarak siyaset kurumunun askeri vesayetten kurtulmasını tasarladılar.
Planın ilk aşaması 1999 yılının Şubat ayında ABD’nin PKK lideri Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmesiyle tamamlandı. Böylece “APO’yu yakalayan Başbakan” olarak Bülent Ecevit’in milletvekili seçimleri öncesi önü açıldı.
28 Nisan 1999 milletvekili seçimlerinden DSP birinci parti olarak çıktı ama tek başına hükümet kuracak çoğunluğa erişemedi ve DSP-ANAP-MHP liderliğinde ANASOL-D Koalisyon Hükümeti kuruldu.
1999-2002 yılları arasında iktidarda kalan ANASOL-D Koalisyon Hükümeti döneminde çıkarılan Rahşan affı, CB Ahmet Necdet Sezer ile hükümetin arasındaki görüş ayrılıkları, MGK toplantısında Sezer’in anayasa kitapçığı fırlatmasıyla başlayan ekonomik kriz, Öcalan’ın yakalanmasına rağmen idamının tecil edilmesi ve son olarak Ecevit’in şüpheli bir şekilde aniden sağlık durumunun bozulmasıyla DSP’nin ve Ecevit’in 1999 yılında yakaladığı kredi tükendi.
DSP genel başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit’i devirip yerine Hüsamettin Özkan’ı geçirmek için DSP içindeki muhalif harekete Ecevit geçit vermedi ve koltuğunu bırakmadı.
Sonuç olarak 2002 yılının ortalarında milletvekili seçimlerine 5 ay gibi kısa bir süre kala Hüsamettin Özkan ve İsmail Cem liderliğindeki 61 DSP milletvekili, 10 gün içindeki DSP’den istida edip 8 Temmuz 2002 tarihinde Yeni Türkiye Partisi’ni kurdular.
Özkan ve Cem ikilisine Kemal Derviş’in de katılacağı uzun süre konuşuldu ama ithal ekonomi bakanı Derviş, aynı dönemde kurulan AK Parti’nin toplumdaki karşılığını önceden öngörmüş olacak ki, YTP’ye katılmadı ve CHP’ye katılmayı tercih etti.
3 Kasım 2002 milletvekili seçimleri AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesiyle sonuçlanırken, DSP gibi YTP de sandığa gömüldü. Ana muhalefetin liderliği ise 1999 yılında meclis dışında kalan CHP ve Deniz Baykal üstlendi.
Hüsamettin Özkan ve İsmail Cem’in liderliğini yaptığı YTP 3 Kasım 2002 milletvekili seçimlerinde yüzde 1,15 oy ile sandığa gömüldü. Kısa süre sonra İsmail Cem de sağlık problemleriyle nedeniyle siyasetten ayrılınca YTP’nin sonu göründü ve 24 Ekim 2004 tarihinde düzenlediği olağanüstü kongreyle CHP’ye katılma kararı aldı.
CHP içindeki İmamoğlu-Özel-Yavaş liderliğindeki muhalif hareketin nasıl bir siyasi pozisyon alacağı, CHP’den ayrılıp ayrılmayacakları, ayrıldıkları takdirde yeni oluşumun sandıkta nasıl karşılık bulacağı henüz bilinmiyor ama eğer ilk seçimlerde bir varlık gösteremezlerse siyasi partiler çöplüğünde yerlerini alacaklarını tahmin etmek de zor değil….
FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'in Onursal Genel Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın (GYV) Başkan Yardımcısı Erkam Tufan Aytav ile Genel Sekreteri Salih Yaylacı'nın bylock yazışmalarında;
Fetöcülerin Soma Maden kazasıyla ilgili özel olarak bir gündem çalışması yaptığı ve kamuoyunu şekillendirmek üzere Özgür Özel üzerinden hareket etmeyi görüştükleri; Özgür Özel ile yakın temasları oldukları anlaşılmıştı.
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü;
"Ya ben ya Bülent"
İsmet İnönü:
Eğer kurultayı 20'nci kurultayın delegeleri ile yapmazsanız, yeni delege seçip yaparsanız AYM ye gider şikayet eder kurultayı kapattırırım.
1963'te yurda dönen bu kadro, siyaset yapmak için bir çatı arayışına girdi. O dönemde zaten var olan 1958'de kurulan CKMP ye kitleler halinde katıldılar. Türkeş ve arkadaşları kısa sürede partide ağırlık kazandı. Alparslan Türkeş, 1965 yılında CKMP'nin Genel Başkanı oldu. Muzaffer Özdağ da partinin genel sekreter yardımcılığı gibi kritik görevlerinde bulundu ve ideolojik yapısını şekillendirdi.
Sonuca bakalım!!!
Türkeş ile Özdağ, Türkiye'ye döndü.
Madanoğlu ve Doğan Avcıoğlu'nun kuracağı "Devrim Konseyi" ellerinde patladı...
Cemal Madanoğlu, Alparslan Türkeş ve Muzaffer Özdağ, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesini beraber yapan Milli Birlik Komitesi'nin (MBK) üyeleriydi.
Hatta Madanoğlu komitenin fiili lideri, Türkeş ise ihtilalin bildirisini radyoda okuyan kudretli ismiydi.
Ancak darbeden kısa süre sonra komite içinde büyük bir kavga çıktı.
Türkeş ve Özdağ'ın grubu (14'ler), seçimlerin hemen yapılmamasını, ordunun yönetimde kalıp köklü milliyetçi ve sosyal reformlar yapmasını savunuyordu. Madanoğlu grubu da bu sebeplerden biri olarak Türkeş ekibini tasfiye etmek istedi.
Sonuçta Madanoğlu grubu galip geldi ve 13 Kasım 1960'ta Türkeş, Muzaffer Özdağ ve diğer 12 subay tutuklanıp yurt dışına sürgüne gönderildi. Yani Madanoğlu ile Türkeş / Özdağ arasında 1960'tan kalma çok büyük bir hesaplaşma vardı!
Sürgünden dönünce Alparslan Türkeş ve Muzaffer Özdağ sivil siyasete girerek milliyetçi çizgideki MHP'yi (o dönemki adıyla CKMP) kurdular.
1970'lerin başında Cemal Madanoğlu ve Doğan Avcıoğlu liderliğindeki sol cunta "9 Martçılar" gizli faaliyetler yürütürken, Türkeş ve Özdağ bu durumdan son derece rahatsızdı. Çünkü kurulmak istenen "Baas tipi sol diktatörlük", onların tamamen karşısında olduğu komünist/sosyalist bloka hizmet edecekti.
Avcıoğlu'na göre Türkiye'deki parlamenter sistem ve sandık demokrasisiyle "gelişmekte olan bir ülkenin kalkınması imkansızdı" çünkü halk ağaların, şeyhlerin ve sermayenin kontrolündeydi. Çözüm, ordu içindeki "ilerici/sol" subayların liderliğinde bir askeri müdahale yapmak, parlamentoyu kapatmak ve tepeden inme bir "Milli Demokratik Devrim" bir nevi Türkiye usulü Baas rejimi kurmaktı.
Bu fikir ordu içindeki bazı üst düzey subaylar ve radikal genç subaylar arasında karşılık buldu. Cuntanın sivil lideri Doğan Avcıoğlu, askeri lideri ise eski kalkınma planlarına ve ordu hiyerarşisine yakınlığıyla bilinen emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu oldu.
Darbe gerçekleşince;
-Süleyman Demirel hükümeti devrilecek.
-Parlamento feshedilecek.
-Cemal Madanoğlu, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk gibi isimlerin yer alacağı bir "Devrim Konseyi" kurulacak.
-Sosyalist yönelimli, devletçi, anti-emperyalist yeni bir düzen inşa edilecekti.
Cuntanın hesaba katmadığı çok büyük bir detay vardı.
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), bu oluşumu başından beri adım adım izliyordu. En önemlisi, cuntanın sivil kanadının (Avcıoğlu ve ekibinin) en yakınındaki isimlerden biri olan iktisatçı Mahir Kaynak, aslında bir MİT ajanıydı.
Mahir Kaynak, ceketinin cebine gizlediği bir ses kayıt cihazıyla cuntanın tüm gizli toplantılarını, kimlerin destek verdiğini, operasyon planlarını saniye saniye kaydetti. Bu kayıtlar dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın masasına konuldu.
9 Mart cuntası tamamen gizli bir operasyon yürüttüğünü sanarken, milliyetçi cephe sızan bilgilere çoktan ulaşmıştı!
Albay Alparslan Türkeş, ordu içindeki sol cuntanın varlığını hem dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'e hem de askeri komuta kademesine açıkça ihbar etti. Hatta Türkeş, anılarında ve sonraki beyanlarında, orduyu bir sol darbeden korumak için devlet organlarını uyardıklarını açıkça belirtmiştir.
Kurmay Yüzbaşı Muzaffer Özdağ, ordunun iç yapısını, istihbarat ağlarını ve cunta faaliyetlerini çok iyi bilen bir subaydı. Dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu ve Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ile yakın temasları vardı. Özdağ, ordu içindeki sol cuntanın hareketliliğine dair topladığı kritik bilgileri ve analizleri devletin zirvesine aktaran kilit isimlerden biri oldu.
9 Mart 1971'de Madanoğlu'nun planladığı sol askeri darbenin MİT ve Genelkurmay tarafından çökertilmesinde, Türkeş ve Özdağ'ın sağladığı istihbarat desteği, siyasi uyarılar ve ordu içindeki milliyetçi subayları konsolide etme güçleri çok büyük rol oynadı.
Eğer 9 Mart cuntası başarılı olsaydı, Madanoğlu ve Doğan Avcıoğlu'nun kuracağı "Devrim Konseyi"nin ilk hapsedeceği ve tasfiye edeceği isimlerin başında Alparslan Türkeş ve Muzaffer Özdağ gelecekti.
12 Mart Muhtırası'nın ardından ordu içindeki tüm "9 Martçılar" hızla tasfiye edildi.
Cemal Madanoğlu, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk gibi isimler gözaltına alındı, meşhur Ziverbey Köşkü'nde sorgulandılar ve yargılandılar.
Ancak daha sonra delil yetersizliğinden (MİT'in ses kayıtlarının hukuki delil sayılıp sayılmayacağı tartışmaları arasında) beraat ettiler...
CHP'NİN NEDEN BU DURUMA DÜŞTÜĞÜ GERÇEĞİ ve HIRSIN KURUMSAL MALİYETİ ÜZERİNE...
Son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim...
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), yakın dönemde tarihinin en ağır kurumsal krizlerinden birini tecrübe etmiştir.
Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığını bir "asıl hedef", CHP Genel Başkanlığı'nı ise bir "B planı sigortası" olarak görmesi ve Özgür Özel dönemi boyunca sergilediği "eş başkanlık" performansı, partiyi yapısal olarak kırılganlaştırdı ve nihayetinde yargı eliyle gerçekleşen o "mutlak butlan" hukuken hiç doğmamış sayılma krizine zemin hazırladı!
Özgür Özel yönetiminin hukuken sakatlanarak "mutlak butlan" ile malul hale gelmesi ve partinin polis zoruyla tahliye edilerek eski yönetime devredilmesi, salt bir yargı müdahalesi olarak okunamaz. Bu krizin arkasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun kişisel siyasi ajandası, Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile parti liderliği arasında kurduğu çift katmanlı strateji ve Özgür Özel ile giriştiği "fiili defacto eş başkanlık" grişimi yatmaktadır.
Ekrem İmamoğlu’nun 2023 genel seçimleri sonrasında başlattığı "Değişim" hareketinin temel motivasyonu, partiyi dönüştürmek kadar kendi Cumhurbaşkanlığı adaylığının önündeki kurumsal engelleri kaldırmaktı.
Ancak İmamoğlu siyasetinin en belirgin handikapı, risk yönetimini partinin kurumsal kimliğini riske atarak yapması oldu. İmamoğlu için CHP Genel Başkanlığı, sadece Cumhurbaşkanlığı adaylığına giden yolda bir sıçrama tahtası değil, aynı zamanda olası bir seçim kaybında sığınabileceği ve siyasi kariyerini tahkim edebileceği mutlak bir "B planı" olarak tasarlandı.
Bu durum İmamoğlu'nun tüm enerjisini ve kaynaklarını parti içi delege dengelerine ve genel merkez yönetimine aktarmasına neden oldu. Adaylık garantisi almak ile partiyi tamamen kontrol etme arzusu arasındaki bu denge arayışı, CHP’yi asli görevi olan iktidar alternatifi üretme zemininden kopararak, bir aktörün geleceğini güvence altına alma mekanizmasına dönüştürdü!
Kurultay zaferinin ardından Özgür Özel’in genel başkanlık koltuğuna oturması, CHP’de geleneksel kurumsal hiyerarşinin yıkıldığı yeni bir dönemi başlattı.
İmamoğlu, partisinin tüzüğünde ve Türk siyaset geleneğinde DEM hariç yeri olmayan bir "fiili eş başkanlık" modeli dayattı. Aday belirleme süreçlerinden genel merkez kadrolarının şekillendirilmesine kadar her aşamada ağırlığını koyan İmamoğlu, "belediye başkanı" sıfatının sınırlarını aşarak partiyi Özgür Özel ile birlikte yönetmeye kalkıştı.
Bu durum iki büyük siyasi hata doğurdu...
Seçmen ve parti tabanı nezdinde asıl kararı kimin verdiği sorusu meşruiyet krizine yol açtı. Genel başkanın otoritesinin gölgelenmesi, partinin kurumsal bağışıklık sistemini zayıflattı ve İmamoğlu, gücü tek elde toplamak isterken sorumluluğu da üzerine çekti. Belediye imkanları ile parti siyaseti arasındaki çizginin flulaşması, hem kamuoyu vicdanında soru işaretleri yarattı hem de iktidar blokunun hukuki ve idari denetim mekanizmalarını partinin üzerine çekmesine neden oldu.
Siyasette aşırı hırs, aktörleri uzun vadeli hukuki ve kurumsal riskleri görmekten alıkoyan bir körlük yaratır. İmamoğlu ve ekibinin kurultay sürecini hızlıca neticelendirmek, delege yapısını alelacele kontrol altına almak ve parti içi muhalefeti, Kılıçdaroğlu ve ekibini tamamen tasfiye etmek için attığı bazı usulsüz adımlar, kurumsal bir çöküşün fitilini ateşledi...
İmamoğlu’nun partiyi arkadan yönetme hırsıyla tüzük, delege ve kurultay süreçlerinde hukuki sınırları zorlaması veya göz ardı etmesi, muhalif kanada devasa bir hukuki cephane verdi.
Kurultay süreçlerindeki bu usul sakatlıkları yargıya taşındığında, mahkemenin Özel yönetimini düşürmesi ve partiyi mutlak butlan'a çevirmesi, İmamoğlu’nun yarattığı o de facto çift başlı yönetim modelinin doğal bir sonucuydu. İmamoğlu’nun hırsı, partiyi hukukun en sert gri alanlarına itmiş ve savunmasız bırakmıştır.
Ekrem İmamoğlu, kitleleri peşinden sürükleme potansiyeli olan bir lider figürü olsa da, yakın dönem stratejisiyle kurumsal siyasette hırsın nasıl bir yıkıma yol açabileceğinin ders kitabı örneğini sunmuştur.
"Seçimi kaybedersem partinin başına geçerim" garantisiyle hareket etmek, partiyi bir liderin şahsi sigorta poliçesi haline getirmektir.
Bu anlayışla işletilen "Özel-İmamoğlu Eş Başkanlığı", CHP’nin kurumsal ciddiyetini yok etmiş, hukuki açıkları büyütmüş ve partiyi mutlak butlanın getirdiği o ağır tahliye operasyonuyla karşı karşıya bırakmıştır.
Sonuç olarak bir siyasi hareketin başarısı, aktörlerin kendi geleceklerini partinin geleceğinin önüne koymadığı müddetçe mümkündür.
İmamoğlu’nun kişisel hırsı, rakibi olan diğer milliyetçi ve merkez partilere büyük fırsatlar sunarken, CHP’yi ise kendi yarattığı hukuki bir enkazın altında bırakmıştır.
CHP'deki "Mutlak Butlan" kriziyle sarsılan seçmen kitlesi ağırlıklı olarak seküler/merkez çizgide. Bu seçmen, muhafazakar milliyetçi blok taraflarına zaten gitmez!
Seküler milliyetçi partiler ise kendi aralarında parçalı oldukları, güçlü bir liderlik veya "ülkeyi yönetme iddiası" ortaya koyamadıkları için CHP'den kopan kitleye güvenli bir liman hissi veremiyorlar.
Türk milliyetçisi partilerin en büyük handikapı, siyasetlerini genellikle "tehditler ve reaksiyonlar" üzerine kurmalarıdır.
Milliyetçi partiler, "Ekonomiyi nasıl düzelteceğiz?", "Yargı krizini nasıl çözeceğiz?", "Liyakati nasıl getireceğiz?" sorularına net, somut ve kadrolaşmış programlar sunmak yerine, hala kimin ne kadar yerli/milli olduğunu tartışmayı tercih ediyor, geçmişin üzerinde tepiniyorlar.
Seçmen, CHP'ye kızsa bile, cebindeki yangını çözecek makroekonomik bir programı milliyetçi partilerde göremediği için gri alanda kararsızda bekliyor.
Umarım milliyetçi partiler bunu fırsata çeviriler...
Türk Milliyetçiliğinin 3 Dönemi
Tanzimat döneminde başlayıp bugünlere gelen Türk milliyetçiliğini tarih boyunca anahatlarıyla 3 dönem olarak incelemek mümkündür.
Bu dönemleri muhafazakar pantürkist (1865-1918), seküler minimalist (1919-1945) ve muhafazakar minimalist (1946-...) olarak adlandırabiliriz.
1'nci dönem; Turancılık
Türk milliyetçiliği bu topraklarda Tanzimat dönemindei İngiliz-Rus rekabetinin bir sonucu olarak Turancı yani Pantürkist olarak doğdu.
Rus Çarlığının bu dönemde başlattığı Panslavizm akımına karşı İngiltere, Rusya'nın bu politikasını baltalamak için Rusya müslümanlarını uyandırmak için oryantalistler vasıtasıyla harekete geçti.
İngiliz intelijensitasına bağlı Guignes, Cahun, Vambery gibi oryantalistlerin Hun ve Tatar tarihine yönelik eserleri, Orta Asya Müslümanlarına Türk milliyetçiliği aşılamak için yazılmıştı.
Bu çalışmalar tercüme edildi ve daha sonra Orta Asya kökenli Yusuf Akçura, Ahmet Agayef, Hüseyinzade Ali, İsmail Gaspıralı gibi Türk milliyetçileri ile Osmanlı devletinin aydınları tarafından büyük ilgi ile karşılandı.
Böylece Türk milliyetçiliği teorik ve kültürel olarak Anadolu topraklarında muhafazakar ve pantürkist bir karakterde doğmuş oldu.
Aynı zamanda meşrutiyetçi çizgiye sahip Türk milliyetçiliği bu yüzden Sultan 2'nci Abdülhamid'in iktidar döneminde (1876-1909) bir ilerleme sağlayamadı ancak ikinci meşrutiyet ortamında ve İTC iktidarı döneminde Balkan Savaşlarıyla birlikte Osmanlıcılık, Şerif Hüseyin İsyanıyla birlikte İslamcılık görüşleri iflas edince İTC iktidarının ikinci yarısında Osmanlı devletinin resmi politikası olarak siyasi sahaya çıkmış oldu.
1'nci Dünya Savaşının bitiren ve 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi İTC iktidarının sonunu getirdiği gibi Turancılık ideolojisinin de çöküşüne neden oldu.
2'nci Dönem; Atatürkçülük
Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi isimler İTC'nin tarihi hatalarından ders çıkararak Turancılıktan vazgeçip Misak-ı Milli'yi benimsediler ve Atatürkçülüğün teorisyenleri arasında yer aldılar.
Yusuf Akçura, Turancılığı emperyalist Türkçülük, Misak-ı Milli'yi ise demokratik Türkçülük olarak tarif etti.
Eski bir İttihatçı olan Mustafa Kemal Atatürk de çağının diğer aydınları gibi oryantalistlerin eserlerini okumuştu ama Konstantin Borzecky'nin 1869 yılında Fransızca olarak neşrettiği Eski ve Modern Türkler isimli eseri Atatürk'ün en çok etkilendiği eser oldu.
Borzecky bu eserinde Türklerin tarih öncesinde çok büyük medeniyetler kurduğunu, aslen Orta Asya kökenli değil Avrupalı bir kavim olduğunu, Türklerin İslam'ın etkisiyle Arap kültürünün etkisine girdiğini, köklerine döndüğü takdirde yeniden büyük bir uygarlık olabileceğini dile getirip Turco Aryanizm kuramını teorize etti.
Borzecky'nin Seküler Nasyonalist fikirleri Atatürkçülüğün temelini oluşturdu.
Atatürk'ün 1923-1938 yılları arasında gerçekleştirdiği veya gerçekleştirmeye çalıştığı bir çok devrimin temelinde Borzecky'nin bu teorisin izleri vardı.
Türklerin Avrupalı laik ve uygar bir kavim olduğu fikri, Anadolu sosyolojisi tarafından karşılık görmeyince seküler nasyonalist fikirler Atatürk'ün ölümüyle birlikte tarihe karıştı.
3'ncü Dönem; Anadoluculuk
Anadoluculuk, 1919'da Turancılığa karşı Misak-ı Milli'yi savunmak için Memleketçilik adıyla ortaya çıkmış bir fikir akımıydı. Ancak Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yapılan seküler devrimler, Anadoluculuk fikrinin muhafazakar yapısı nedeniyle Atatürkçülüğün seküler anlayışı ile karşı karşıya geldi.
Anadolucular Türk milliyetçiliğinin istinat noktası meselesine coğrafyayı da ekleyerek Türk milliyetçiliğinin milad tarihi olarak Türklerin Anadolu'ya giriş tarihi olan 1071 Malazgirt Savaşı'nı milad kabul ettiler.
Özellikle Mükrimin Halil Yınanç, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu'nun Anadoluculuk fikirleri bir kuşak sonra Remzi Oğuz Arık ve Nurettin Topçu ile birlikte teorize edildi ve Anadoluculuk, Türk Milliyetçiliğinin ikinci dünya savaşından sonra hakim milliyetçilik anlayışı oldu.
1950-1952 yılları arasında faaliyet gösteren Türk Milliyetçiler Derneği, Anadoluculuk fikriyatının en köklü çatı kuruluşu oldu ve daha sonra birçok milliyetçi ve muhafazakar çizgideki STK'ya öncü oldu.
Türk milliyetçiliğinin başbuğu Alpaslan Türkeş de 1969 Adana Kongresi'nden sonra Anadoluculuk akımını benimsedi.
Sonuç olarak temelde aynı detaylarda farklı bu üç milliyetçilik anlayışı içinde Anadolu sosyolojisine en uygun olan Anadolucu muhafazakar milliyetçilik, 70 yıldır hakim milliyetçilik anlayışı olarak varlığını sürdürmektedir.
MUTLAK BUTLAN MI, İDEOLOJİK BUHRAN MI?
CHP'ye yönelik mutlak butlan kararından sonra CHP'nin içi karıştığı gibi, ana muhalefet bloğu da çöktü!
Siyasi tabloya bakılırsa CB Erdoğan, 15 Temmuz'dan sonraki en rahat ikinci seçim dönemine girecek gibi görünüyor.
CHP'nin şu an içinde bulunduğu kriz, Türk siyaseti için yeni birşey değil. Türk siyaset tarihine ve CHP tarihine bakıldığında buna benzer birçok siyasi krizlerin yaşandığı görülebilir.
Mesela iş adamı Nuri Demirağ, kurucusu ve genel başkanı olduğu Milli Kalkınma Partisi'nden, 1946 yılında partinin diğer kurucusu Cevat Rıfat Atilhan, 1947 yılında ise parti genel sekreteri Vahid Çadırcıoğlu tarafından iki defa ihraç edilmiş, bu iki vaka sonrası yargı kararıyla partisine geri dönmüştü.
CHP'nin tarihinde ise birçok kriz yaşanmış, Cumhuriyetin en köklü partisi bu krizleri atlatıp yoluna devam etmişti.
Her ne kadar mutlak butlak kararı genel başkanlık koltuğu için verilmiş bir karar gibi görülse de, CHP'deki asıl kriz sebebinin ideolojik sebeplerden kaynaklandığını söylemek mümkün. Dolayısıyla CHP'deki krizi ideolojik olarak tahlil etmek daha sağlıklı görünmektedir.
Peki CHP'nin tarihindeki ideolojik bunalımlar nedir, birlikte bakalım...
CHP'nin idelojik ilk krizi Cumhuriyetin kuruluşundan 1 yıl sonra 17 Kasım 1924 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'nin kurulmasıyla yaşandı.
Milli Mücadeleyi Atatürk ile birlikte gerçekleştiren yol arkadaşları, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte karar mekanizmalarından tasfiye edildiklerini fark edince CHP ve Atatürk ile yollarını ayırıp 1924'de TCF'yi kurdular.
1925 yılında yaşanan Şeyh Said İsyanına karşı çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunuyla TCF'de kapatılınca aynı isimler bağımsız olarak siyasi hayatlarına devam ettiler.
1926 İzmir Suikastı davasında yargılanıp beraat eden bu isimler, 1927 yılı itibariyle mebusluk süreleri dolunca bir daha aday olmadılar ve siyasi arenadan tasfiye edilmiş oldular.
CHP içindeki ikinci ideolojik kriz de bölünmeyle sonuçlandı ve CHP'nin liberal kanadına mensup 4 isim, Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuad Köprülü ve Adnan Menderes, CHP ile yollarını ayırıp 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti'yi kurdular.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra CHP'nin içi yeniden karışmaya başladı.
Kıbrıs meselesi nedeniyle CHP genel başkanı İsmet İnönü'nin ABD ile ilişkileri gerilince İnönü, "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır" tarihi sözüyle CHP'nin yeni ideolojik merkezini Ortanın Solu olarak belirledi ve Bülent Ecevit'in önünü açtı.
CHP içindeki Ortanın Solu yaklaşımına da tepki geldi ve Turhan Feyzioğlu ve Emin Paksüt liderliğindeki bir grup CHP milletvekili "Ortanın Solu Moskova Yolu" sözleriyle CHP'den istifa edip 1967 yılında Güven Partisi'ni kurdu.
12 Mart 1971 Muhtırası da CHP'de yeni bir krize sebep oldu.
CHP genel başkanı İsmet İnönü ile CHP genel sekreteri Bülent Ecevit, 12 Mart muhtırası ve Ortanın Solu konusunda karşı karşıya geldi.
CHP lideri İnönü Ortanın Solu yaklaşımının CHP'nin 6 Umde sınırlarını aştığını ve hedefinden saptığını söylererek Ecevit'e cephe aldı ama 1972'deki tüzük kurultayı'nda Ortanın Solu CHP genel programı olarak kabul edilince İnönü genel başkanlıktan istifa etmek zorunda laldı ve CHP genel başkanlığına Bülent Ecevit Seçildi.
İlginçtir İsmet İnönü, CHP içinde önünü açtığı Ecevit ile karşı karşıya gelirken, yarım asır sonra da Kılıçdaroğlu CHP içinde önünü açtığı İmamoğlu ile karşı karşıya geldi.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra diğer bütün partiler gibi CHP'de kapatıldı.
12 Eylül sonrası yeniden siyasi faaliyetler başlayınca aynı ekolden gelenler Halkçı Parti ve Sosyal Demokrasi Partisini kurarken Bülent Ecevit müstakil olarak hareket edip Demokratik Sol Parti'yi kurdu.
1986 yılında HP ile SDP , Sosyal Demokrat Halkçı Parti SHP adı altında birleşti.
1992 yılında 12 Eylül öncesi parti isimlerinin yeniden kullanılması için yasal düzenleme yapılınca Deniz Baykal liderliğinde bir grup eski CHP'li CHP'yi yeniden kurdu.
1990'lı yıllara solda birlik söylemleri damgasını vurdu ve 1995 yılında SHP ile CHP, CHP çatısı altında birleşirken DSP ve Ecevit bu ittifaka katılmadı.
3 Kasım 2002 seçimleriyle CHP ve Baykal meclise ana muhalefet partisi olarak geri dönerken DSP ve Ecevit'in siyasi hayatı hazin bir sonla bitti.
2007 yılından itibaren CHP ve Deniz Baykal'ın askerin yanında yer alması ise toplumda olumsuz tepkilere neden oldu.
2010 yılında bir FETÖ kumpasıyla Deniz Baykal CHP genel başkanlığından uzaklaştırılınca Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin yeni genel başkanı oldu.
Bürokratik camiadan gelen Kılıçdaroğlu, CHP'nin tek başına siyasi aktör olduğu sürece iktidar ortağı olamayacağının farkındaydı bu yüzden siyasi partnerler aramak için harekete geçti.
Kılıçdaroğlu'na bu konuda destek MHP lideri Bahçeli'den geldi ve CHP MHP ittifakı 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde somutlaştı ancak ortak çatı aday Ekmeleddin İhsanoğlu AK Parti genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a mağlup olunca CHP MHP ittifakı da uzun sürmedi.
15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra MHP lideri Bahçeli, Erdoğan ile birleşip Cumhur ittifakını kurunca Kılıçdaroğlu yine yalnız kalmış oldu.
CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun imdadına MHP'den ayrılan Akşener ve arkadaşları yetişti.
2017'de İYİ Parti kurulunca CHP lideri, İYİ Parti'nin mecliste grup kurabilmesi için 20 CHP milletvekilini İYİ Parti'ye transfer ederek ilk adımı attı.
CHP, İYİ Parti işbirliği de 2019 yılında Millet İttifakı adıyla somutlaştı.
Bu sürecin kilit ismi de İBB başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu oldu.
İmamoğlu'nun İBB başkanlığını unutup CB adaylığı peşine düşmesi ise Kılıçdaroğlu ile Akşener arasında krize neden oldu.
Kılıçdaroğlu 6'lı masaya kendi adaylığını dayatırken, Akşener'in ise Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu isminde ısrar etmesi krize neden oldu.
Sonuç olarak 14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini AK Parti genel başkanı seçilince hem Kılıçdaroğlu'nun hem Akşener'in siyasi kariyeri sona erdi.
Ekim 2023'teki CHP kurultayında Ekrem İmamoğlu'nun deskteklediği Özgür Özel CHP genel başkanı seçildi ancak şaibeli kurultay sürecinin yargıya taşınmasıyla mahkeme Mayıs 2026'da CHP kurultayının usulsüz olduğuna hükmedip Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığını iade etti.
Son tahlilde bu karar sonrası CHP içinde Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel yanlılarının, CHP'den istifa edip yeni bir parti kuracağı kulislerde en çok konuşulan konular arasında yer alıyor.